Berlin Seçimlerinin Öne Çıkan İsmi Elif Eralp Kimdir?
Berlin seçimlerine iki gün kala anketlerde yüzde 22 ile ilk sırada ölçülen Sol Partinin başbakan adayı Elif Eralp, yarışın öne çıkan isimlerinden biri. Türkiye’den Almanya’ya sığınan bir ailenin çocuğu olarak aktivizmden eyalet siyasetine uzanan Eralp; kiracı hakları, göçmenlerin siyasal katılımı ve Filistin dayanışması konularındaki tutumuyla Berlin için nasıl bir siyasi çizgi öneriyor?
Berlin, 20 Eylül 2026’da yapılacak Eyalet Meclisi seçimlerine yaklaşırken parçalı siyasi tablo, yükselen AfD, derinleşen konut krizi ve göç ile güvenlik tartışmaları kentin seçim gündemini belirliyor. Sol Partinin (Die Linke) eyalet statüsünde başkenti yönetmesi için aday gösterdiği Elif Eralp de bu yarışta sosyal adalet, kiracı hakları, göçmenlerin siyasal katılımı ve ayrımcılıkla mücadeleyi öne çıkaran bir programla seçmenin karşısına çıkıyor. 2021’den bu yana Berlin Eyalet Meclisinde görev yapan Eralp’in adaylığı, hem Sol Partinin kentte yeniden güç kazanma arayışını hem de Berlin’in çokkültürlü toplumsal yapısının siyasette nasıl temsil edileceğine ilişkin tartışmaları görünür hâle getiriyor.
Bu seçimleri önceki yıllardan ayıran unsurlardan biri de seçmen yaşının düşürülmesi: Berlin’de 16 ve 17 yaşındakiler ilk kez Eyalet Meclisi seçimlerinde oy kullanabilecek. Böylece genç seçmenlerin konut, eğitim, iklim, ayrımcılık ve toplumsal katılım gibi başlıklardaki tercihleri de seçim sonucunda daha belirgin bir rol oynayacak. Peki Elif Eralp kimdir? Hangi siyasi çizgiden geliyor ve Berlin için nasıl bir program öneriyor?
Mülteci Bir Ailenin Çocuğu Olarak Dünyaya Gelen Elif Eralp
Elif Eralp’in siyasi kariyeri, çocukluk yıllarındaki aktivizminden Berlin siyasetinin merkezine uzanan istikrarlı bir yükseliş hikâyesi olarak okunabilir. 1980 askeri darbesinin ardından Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan sol görüşlü ve sendikacı bir ailenin çocuğu olarak 1981’de dünyaya geldi.
Annesi Eralp’e sekiz aylık hamileyken Münih’e ulaşan aile, burada Uluslararası Af Örgütünün (Amnesty International) desteğiyle sığınma başvurusunda bulundu. Almanya’ya iltica eden bir ailenin çocuğu olarak büyüyen Eralp, ailesinin geçmişinin adalet, eşitlik ve devlet şiddeti gibi kavramlarla erken yaşta tanışmasına ve siyasal reflekslerinin şekillenmesine zemin hazırladığını ifade ediyor.
Henüz 10 yaşındayken çevre koruma afişleri dağıtarak başladığı aktivizm süreci, gençlik yıllarında nükleer karşıtı protestolar ve ırkçılık karşıtı yürüyüşlerle devam etti. Eralp’a göre bu dönem, onun için yalnızca politik bilinçlenme değil, aynı zamanda örgütlenme pratiği kazandığı bir “sokak okulu” işlevi gördü.
Hamburg’da hukuk eğitimi alarak avukatlık unvanını kazandı. Bu eğitim, siyasal söylemini güçlü bir hukuki zeminle buluşturdu. Anayasa hukuku, kira hukuku ve ayrımcılık davalarına ilişkin geliştirdiği argümanlar, bu altyapının izlerini taşıyor.
Aktivizmden Kurumsal Siyasete Geçiş ve Berlin Meclisindeki Yükselişi
Eralp’in profesyonel siyaset sahnesine geçişi 2010 yılında Sol Parti Federal Meclis Grubu bünyesinde hukuk politikası danışmanı olarak göreve başlamasıyla oldu. Bu görev için Berlin’e taşındı; yasa yapım süreçlerini, meclis mekanizmalarını ve federal-eyalet yetki sınırlarını yakından tanıma imkânı buldu.
Sol Partiye (Die Linke) resmî üyeliği ise 2017 yılında gerçekleşti. Bu kararı, neoliberal ekonomi politikalarına ve yükselen aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif Partisine (AfD) karşı daha güçlü bir siyasal alternatif inşa etme iradesiyle açıkladı. Kısa sürede parti içinde yükseldi: 2018’de Berlin eyaletinin yönetim kurulu üyeliğine, 2024’te Meclis Grubu Başkanvekilliğine, 2025’te ise Eyalet Başkanvekilliğine getirildi.
2019 yılının ortalarında Eralp, eyalet yönetim kurulundaki meslektaşları Hamze Bytyci, Ferat Koçak ve Belma Bekos ile birlikte, parti içindeki ırkçılık deneyimi olan üyelerin sürece daha güçlü katılımını savunan ülke çapındaki Links*Kanax oluşumunu kurdu. Tipik Alman görünümüne sahip olmayan, göç kökenli insanlara takılan “kanak / kanax” adına atıf yapan bu oluşum, parti içerisinde ayrımcılığa maruz kalan kişiler için gönüllü bir ayrımcılıkla mücadele birimi kurulmasını sağladı. Aynı süreçte Eralp, partide göç geçmişi olan daha fazla insanın nasıl örgütlenebileceği ve onlara nasıl ulaşılabileceği konusunda stratejiler ile konseptler geliştiren bir Çeşitlilik Komisyonu kurulması için de aktif çaba gösterdi.
2021’de Berlin Eyalet Meclisine seçilmesi, Eralp’in yasama siyasetindeki görünürlüğünü hızla artırdı. Adaylığının ardındaki temel motivasyonlardan biri olarak 2020’de Hanau’da gerçekleşen aşırı sağcı terör saldırılarını gösteren Eralp, faşizm ve ayrımcılık karşıtı politikalarının siyasi öneminin artmasıyla birlikte bu süreci adaylığının en büyük gerekçelerinden biri olarak tanımladı.
Konut Krizindeki Berlin’de Kira Üst Sınırı Tartışması
Berlin’de hanelerin yaklaşık yüzde 85’inin kiracı olması, ilan kiralarının 2014’ten bu yana neredeyse iki katına çıkması ve kentin 2040’a kadar yaklaşık 211 bin yeni konuta ihtiyaç duyması, Eralp’in kira politikasının neden karşılık bulduğunu açıklayan güçlü veriler.
Eralp, Kentsel Gelişim Komisyonu Başkanlığı görevini üstlenerek Berlin’in en yakıcı meselesi olan konut krizinin merkezine yerleşti. Aynı zamanda partisinin göç, katılım ve ayrımcılık karşıtlığı politikalarının resmi sözcülüğünü yürüttü. Ayrıca hukukçu kimliğiyle özellikle kira üst sınırı (Mietendeckel) gibi tartışmalı düzenlemelerde partinin önde gelen stratejistlerinden biri olarak öne çıktı.
Son yıllarda Berlin’de kira fiyatlarının hızla artması, kent siyasetinin ana gündem maddesi hâline geldi. 2020’de yürürlüğe giren ve kamuoyunda “Mietendeckel” olarak bilinen kira üst sınırı düzenlemesi, kiraları beş yıl boyunca dondurmayı ve aşırı artışları geri çekmeyi hedefliyordu. Ancak 2021’de Federal Anayasa Mahkemesi, eyaletin bu konuda yetkili olmadığına hükmederek yasayı iptal etti.
Bu kararın ardından Eylül 2021’de yapılan “Deutsche Wohnen & Co. enteignen” referandumunda seçmenlerin yüzde 59,1’i, 3 binden fazla konuta sahip şirketlerin mülklerinin kamulaştırılması yönünde oy kullandı. Ancak halk oylamasında çıkan karar hayata geçirilmedi. Eralp, bu durumu yalnızca siyasi bir başarısızlık değil, “doğrudan demokrasiye vurulmuş bir darbe” olarak tanımladı. Meclis kürsüsünde ve seçim kampanyasında, seçmen iradesinin dikkate alınmadığını savundu ve mevcut Belediye Başkanı Kai Wegner’i (CDU) emlak lobilerine yakın durmakla eleştirdi.
Kariyer Zirvesi: Sol Partinin Oy Birliğiyle Seçtiği Berlin Adayı
Ekim 2025’te Sol Parti Berlin eyalet yönetimi, Elif Eralp’i oy birliğiyle 20 Eylül 2026’da gerçekleşecek olan Berlin Eyalet Seçimleri için belediye başkanı adayı (Spitzenkandidatin) ilan etti. Bu adaylık, hem parti içi konumunu hem de Berlin siyasetindeki ağırlığını tescilleyen tarihsel bir eşik olarak yorumlandı.
Kararı açıklayan parti yönetimi Eralp’i “kentin sorunlarını en iyi bilen ve sesi kısılmışların sesi olan” bir figür olarak tanımlarken, stratejik hedeflerini de açık biçimde ortaya koydu: Berlin’i “Kırmızı Metropol” ve “Dayanışma Şehri” kimliğine yaklaştırmak ve CDU-SPD eksenli yönetime karşı güçlü bir sosyal muhalefet kurmak.
Göç kökenlilerin yoğun olduğu Kreuzberg’de bulunan meclis ofisi, onun siyasi tarzını simgeleyen mekânsal bir tercih olarak görülüyor. Saha çalışmalarına, mahalle forumlarına ve sokak eylemlerine bizzat katılması, “halkla iç içe siyasetçi” imajını pekiştiriyor.
Eralp’in seçim kampanyası yalnızca vaat listesi değil, Berlin’in sosyal yapısını dönüştürmeyi hedefleyen bir program olarak sunuluyor. Konut politikası bunun merkezinde yer alıyor. “Berlin Artık Satılık Değil!” sloganıyla, 3 binden fazla konuta sahip büyük emlak şirketlerinin elindeki yaklaşık 220 bin konutun kamulaştırılmasını savunuyor. Yeni bir kira üst sınırı modeli ve inşaat projelerinde yüzde 50 sosyal konut kotası öneriyor.
Ulaşım politikalarında 29 avroluk aylık biletin kalıcılaştırılması ve uzun vadede ücretsiz toplu taşıma hedefleniyor. Arabasız mahalleler ve “Kreuzberg modeli” adlı planla genişletilmiş yeşil kamusal alanların tesis edilmesi hedefleniyor. Çalışma hayatında kamu sektöründe maaş kaybı olmaksızın 30 saatlik iş haftası pilot uygulaması planlanıyor. Eğitimde dezavantajlı mahallelere özel bütçe ve personel sözü veriliyor.
Göç ve Türkiye Kökenli Seçmenler Açısından Eralp’in Adaylığı
Türkiye kökenli bir siyasetçi olarak Eralp, göç konusunu yalnızca entegrasyon başlığı altında ele almıyor. Kurumsal ırkçılıkla mücadele, siyasal katılımın artırılması, eğitimde fırsat eşitliği ve kamu kurumlarında ayrımcılığın önlenmesi gibi alanları merkeze koyuyor.
Onun yaklaşımında göçmenler, uyum politikalarının nesnesi değil; kentin kurucu toplumsal unsurlarından biri. Çifte vatandaşlık, yerel yönetimlerde temsiliyet ve vatandaş olmayan göçmenlere yerel seçim hakkı gibi öneriler, özellikle Türkiye kökenli Berlinliler açısından dikkat çekiyor.
Gazze, Filistin Dayanışması ve Polis Şiddeti Tartışmalarına Yaklaşımı
Eralp’in adaylık sürecinde en fazla görünürlük kazandığı başlıklardan biri ise Berlin’deki Filistin destekçisi kitlesel protestolar ve Gazze dayanışması oldu. Berlin, son yıllarda bu eylemlerin hem yoğunlaştığı hem de sert polis müdahaleleriyle gündeme geldiği Avrupa başkentlerinden biri.
Berlin, son yıllarda Filistin’le dayanışma eylemlerinin hem yoğunlaştığı hem de sert güvenlik müdahaleleriyle gündeme geldiği Avrupa başkentlerinden biri. Gösteri yasakları, polis müdahaleleri, gözaltılar ve ifade özgürlüğü tartışmaları, kentin siyasal iklimini belirleyen temel gerilim hatlarından birine dönüştü.
Eralp bu süreçte Filistin’le dayanışma hakkını ifade özgürlüğü ve demokratik protesto hakkı çerçevesinde savunan, polis müdahalelerini ise orantısız bulan siyasetçiler arasında yer aldı. Ona göre Berlin’de gösterilerde polis tarafından uygulanan şiddet, gözaltı pratikleri ve bazı sembollerin kriminalize edilmesi, onun tarafından eleştirilen başlıca uygulamalar arasında. Eralp, kamu düzeni ile protesto hakkı arasında kurulması gereken dengenin Berlin’de zaman zaman güvenlik lehine aşırı kaydırıldığını savunuyor.
“Berlin’i Yönetmek İsteyen Herkes, Arap-Filistinli Toplumuna Adil Davranmak Zorunda”
Gazze konusundaki söylemi, insani kriz, sivil kayıplar ve ateşkes çağrıları etrafında şekilleniyor. Bu pozisyon, Almanya siyasetinde hem destek hem eleştiri, hatta antisemitzm ithamları üreten bir hat oluşturuyor. Berlin ile Batı Şeria’daki Filistin şehri Ramallah arasında kardeş şehir ilişkisi kurulmasını savunan Eralp, Tagesspiegel’e verdiği bir röportajda Berlin’in Avrupa’nın en büyük Filistin topluluklarından birine ev sahipliği yaptığını hatırlatarak şu ifadeleri kullandı:
“Gazze’deki savaşın, Filistin halkı ve İsrail toplumu üzerinde ölçülemez acılara yol açan o korkunç iki yılının ardından; Kırmızı Belediye Sarayı’ndaki sorumlu bir siyaset, şehrimizdeki her iki topluma karşı da adil olmalı ve her iki tarafa da empatiyle yaklaşmalı. Berlin’i yönetmek isteyen herkes, Yahudi-İsrail toplumuna olduğu kadar Arap-Filistinli toplumuna da adil davranmak zorundadır.”
Gazze dayanışması Berlin’in demografik yapısı, güçlü protesto geleneği ve polis müdahaleleri nedeniyle yerel seçim gündemine doğrudan girmiş durumda. Partiler arasında üç hat oluşmuş görünüyor: Güvenlik öncelikli yaklaşım, orta yolcu yaklaşım ve hak ve özgürlük vurgulu yaklaşım. Eralp bu üçüncü hattın en görünür temsilcilerinden biri. Bu durum onu göçmen gençler, aktivist ağlar ve dayanışma hareketleri açısından mobilize edici bir figüre dönüştürürken, güvenlik odaklı seçmenlerde karşı tepki de üretebiliyor.
Berlin’de Güç Dengeleri ve Koalisyon Matematiği
Elif Eralp’in adaylığını anlamlandırabilmek için Berlin yerel siyasetinin kendine özgü güç dengelerini ve seçim sistemini doğru okumak gerekiyor. Berlin, Almanya’daki klasik eyalet siyasetinden belirgin biçimde ayrışan bir yapıya sahip. Siyasi tablo daha parçalı; ideolojik hatlar ise daha keskin. Belediye başkanlığı makamı doğrudan halk oyuyla değil, eyalet parlamentosundaki çoğunluk dengeleri üzerinden belirleniyor. Bu nedenle seçimler yalnızca oy oranı yarışı değil; aynı zamanda bir koalisyon matematiği ve güç pazarlığı süreci anlamına geliyor.
Eralp aday gösterildiğinde başlıca rakibinin görevdeki Eyalet Başbakanı Kai Wegner olması bekleniyordu. Ancak Wegner’in Temmuz 2026’da yeniden adaylıktan çekilmesinin ardından CDU yarışa Maliye Senatörü Stefan Evers’le girdi. Sol Partinin yükselişinde yalnızca kendi kampanyası değil, CDU-SPD yönetimine yönelik memnuniyetsizlik ve rakip partilerde yaşanan sorunlar da rol oynadı. Böylece seçim, Eralp ile Evers’in başını çektiği yakın yarışa dönüşürken; Yeşiller Werner Graf, SPD Steffen Krach ve AfD Kristin Brinker’le seçmenin karşısına çıktı.
SPD, CDU, Yeşiller ve Sol Parti kentin ana siyasi aktörleri. Konut krizi, artan kiralar, güvenlik tartışmaları, göç ve iklim politikaları seçmen davranışını belirleyen temel başlıklar arasında yer alıyor. CDU’nun güvenlik ve düzen vurgulu söylemi özellikle merkez ve muhafazakâr seçmen gruplarında karşılık buluyor. Sol Parti ve Yeşiller ise sosyal adalet, kent hakkı ve kamucu belediyecilik eksenli bir çizgi izliyor. SPD ise iki blok arasında denge kurmaya çalışan, zaman zaman her iki yöne de açılabilen bir pozisyonda konumlanıyor.
Sol Partinin Berlin’de görece güçlü bir toplumsal karşılığa sahip olmasının arkasında tarihsel ve sosyolojik bir arka plan bulunuyor. Kentin sosyal konut geleneği, özellikle Doğu Berlin’den miras kalan kamucu belediyecilik anlayışı, uzun yıllardır aktif olan kiracı hareketleri ve sendikal örgütlülük bu tabanın temel dayanaklarını oluşturuyor. Buna göçmen mahallelerinde gelişen yerel dayanışma ağları ve mahalle inisiyatifleri de eklendiğinde, parti yalnızca ideolojik bir zemine değil, aynı zamanda örgütsel ve toplumsal bir altyapıya yaslanıyor. Bu yapı, Sol Parti’yi Berlin’de sosyal adalet tartışmalarının doğal aktörlerinden biri hâline getiriyor.
Sol Partinin İçerisinde Bulunduğu İkilem ve Eralp’in Konumu
Sol Parti, Berlin’de uzun süredir yönetim sorumluluğu ile muhalefet kimliği arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Hükûmet ortağı olduğu dönemlerde koalisyon uzlaşmaları, bütçe sınırları ve idari uygulanabilirlik öne çıkarken, muhalefette daha radikal ve sistem eleştirisine dayalı bir dil benimsiyor. Parti içindeki temel tartışmalardan biri de iktidara gelebilmek için hangi taleplerden taviz verilebileceği ve bu uzlaşmaların partinin siyasi çizgisini ne ölçüde değiştireceği etrafında şekilleniyor.
Ukrayna ve Filistin meseleleri bu ayrışmayı daha da görünür hâle getirdi. Partinin geleneksel kanadı, Almanya’nın dış politika çizgisine, silah sevkiyatlarına ve İsrail’e verilen koşulsuz desteğe daha sert biçimde karşı çıkıyor. Diğer kanat ise aynı eleştirileri korumakla birlikte, antisemitizm, İsrail’in var olma hakkı ve uluslararası hukuk gibi başlıklarda daha temkinli bir söylem kurulmasını savunuyor. Bu görüş ayrılıkları Berlin teşkilatında da parti içi tartışmalara yol açıyor.
Elif Eralp, bu tabloda toplumsal hareketlerle, göçmenlerle ve mahalle inisiyatifleriyle yakın ilişki kuran hareketçi kanadın öne çıkan isimlerinden biri. Bununla birlikte özellikle İsrail ve Filistin konusunda farklı yönlere işaret eden açıklamaları, Eralp’in siyasi çizgisini zaman zaman tartışmalı hâle getiriyor. Eralp, eylül başında Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar iddiasıyla yakalama kararı çıkardığı Benjamin Netanyahu’nun tutuklanmasını ve uluslararası hukuk önünde hesap vermesini savundu.
Öte yandan Eralp, antisemitizmin yalnızca sağa özgü olmadığını, toplumun genelinde olduğu gibi sol içinde de bulunduğunu söyledi. Sol Partinin Aşağı Saksonya teşkilatının İsrail’i “soykırımcı devlet” olarak tanımlayan kararını da eleştirdi. Eralp’e göre bu karar, 7 Ekim saldırılarını dışarıda bırakıyor ve Siyonizmin birçok Yahudi için güven içinde yaşama hakkıyla taşıdığı bağı göz ardı ediyordu. Böylece Eralp, bir yandan İsrail hükûmetine ve Netanyahu’ya yönelik sert bir tutum alırken, diğer yandan kendi partisindeki bazı İsrail karşıtı söylemlerle arasına mesafe koyuyor. Bu iki yönlü yaklaşım, onun hem parti içindeki Filistin dayanışması çizgisiyle hem de antisemitizm konusunda daha hassas bir dil talep eden kesimlerle aynı anda ilişki kurmaya çalıştığını, fakat bu arayışın söyleminde belirgin bir gerilim yarattığını gösteriyor.
20 Eylül’de Sandığa Gidecek Berlin’de Yön Arayışı
Berlin’de 20 Eylül 2026’da yapılacak Eyalet Meclisi seçimlerine iki gün kala açıklanan anketler, kentteki siyasi dengelerin 2023 seçimlerine kıyasla önemli ölçüde değiştiğini gösteriyor. 17 Eylül’de yayımlanan ZDF Politbarometer araştırmasında Sol Parti yüzde 22 ile ilk sırada yer alırken, onu yüzde 20 ile CDU ve yüzde 18 ile AfD izliyor. Yeşiller yüzde 15, SPD yüzde 12, BSW ise yüzde 4 seviyesinde ölçülüyor. FDP de güncel araştırmalarda yüzde 5’lik seçim barajının altında kalıyor.
Bu tablo, özellikle Sol Partideki yükseliş ve geleneksel merkez partilerdeki gerilemeyle dikkat çekiyor. Sol Parti, 2023’te tekrarlanan Berlin seçimlerinde aldığı yüzde 12,2’lik desteği yaklaşık on puan artırmış görünüyor. Aynı dönemde AfD’nin oy oranı yüzde 9,1’den yaklaşık yüzde 18’e yükselirken, 2023 seçimlerini yüzde 28,2 ile açık ara birinci tamamlayan CDU yüzde 20’ye, yüzde 18,4 oy alan SPD ise yüzde 12’ye gerilemiş durumda.
Son araştırmalar, genel eğilim konusunda benzer bir tablo ortaya koysa da partiler arasındaki küçük farklarda ayrışıyor. Bazı anketlerde Sol Parti CDU’nun bir veya iki puan önünde yer alırken, bazılarında iki parti başa baş ölçülüyor. Bu nedenle temel belirsizlik, Sol Partinin seçimi birinci tamamlayıp tamamlayamayacağı ve yüzde 4-5 bandında seyreden BSW’nin seçim barajını geçip geçemeyeceği üzerinde yoğunlaşıyor.
Değişen tablo, seçim sonrasında kurulabilecek koalisyonları da daha belirsiz hâle getiriyor. Seçimden bir ay önceki anketler üzerinden bakıldığında tek başına hiçbir iki partili ittifakın rahat bir çoğunluğa ulaşması beklenmiyor. Bu nedenle Sol Parti, Yeşiller ve SPD’den oluşabilecek üçlü bir sol koalisyonun yanı sıra CDU, Yeşiller ve SPD gibi farklı üçlü kombinasyonlar da seçim sonrası hesapların parçası hâline geliyor. AfD’nin yüksek oy oranına rağmen diğer büyük partilerin partiyle koalisyon kurmaya mesafeli yaklaşması ise hükümet kurma seçeneklerini daha da sınırlandırıyor.
Bu koşullarda Eralp’in adaylığı, yalnızca Sol Partinin seçimdeki performansı açısından değil, seçim sonrasında Berlin’de oluşabilecek yeni güç dengeleri bakımından da önem kazanıyor. Mart ayında partisi CDU, SPD ve Yeşillerle birbirine yakın oranlarda ölçülürken, ağustos sonunda yayımlanan bazı anketlerde Sol Partinin ilk sıraya yükselmesi Eralp’i teorik bir başbakan adayından, seçim sonrası koalisyon görüşmelerinde belirleyici rol üstlenebilecek bir aktöre dönüştürüyor. Yine de anketlerin yalnızca seçim öncesindeki anlık eğilimleri gösterdiği ve sonuçlar arasındaki farkların yarışın hâlâ açık olduğunu ortaya koyduğu göz önünde bulundurulmalı.
Berlin’de konut krizi, yükselen kiralar, güvenlik, göç ve toplumsal eşitsizlik gibi başlıklar seçmen davranışını belirlemeye devam ederken, 20 Eylül seçimi aynı zamanda kentin önümüzdeki yıllarda hangi siyasi ittifak tarafından ve hangi önceliklerle yönetileceğini belirleyecek. Eralp ve Sol Parti açısından seçim, yalnızca oy oranını artırma mücadelesi değil; uzun süredir muhalefette savunulan sosyal ve kamucu politikaların yeniden hükûmet programına taşınıp taşınamayacağına ilişkin bir sınav niteliği taşıyor.