Kabinesinin İtirazlarına Rağmen Trump İran’a Savaş Açmayı Nasıl Tercih Etti?
ABD istihbaratının açık uyarılarına ve kabine içindeki itirazlara rağmen Donald Trump, bu değerlendirmeleri geri plana iterek İran’a karşı askerî müdahale kararı aldı. 11 Şubat’ta Beyaz Saray’da Benjamin Netanyahu ile yaptığı görüşme ve sonrasında dar bir kadroyla yürütülen kapalı sürece dair basına yansıyan yeni ayrıntılar, bu kararın nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor.
ABD’nin İran’a yönelik askerî operasyon kararı, kamuoyuna yansıyan resmî gerekçelerin ötesinde, haftalara yayılan yoğun tartışmaların, çelişkili istihbarat değerlendirmelerinin ve siyasi yönlendirmelerin ürünü olarak şekillendi. New York Times muhabirleri Jonathan Swan ve Maggie Haberman tarafından 7 Nisan’da yayımlanan kapsamlı bir araştırma, özellikle 11 Şubat’ta Benjamin Netanyahu ile Donald Trump arasında gerçekleşen kritik görüşmenin, bu sürecin dönüm noktası olduğunu ortaya koyuyor.
Söz konusu görüşme, yalnızca rutin bir diplomatik temas değil; ABD’nin İran’a karşı doğrudan savaşa dahil olmasının zeminini hazırlayan stratejik bir müdahale olarak değerlendiriliyor. İsrail tarafının sunduğu askerî ve politik senaryoların, Trump yönetimi içinde zaten var olan “şahin” eğilimlerle birleşerek karar alma sürecini hızlandırdığı görülüyor.
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Kapalı Kapılar Ardındaki Sunumu
11 Şubat sabahı Beyaz Saray’a gelen Netanyahu, kısa süre sonra doğrudan Beyaz Saray’ın Situation Room adlı askerî operasyonları görüşmek amacıyla kullanılan özel toplantı odasına geçerek ABD Başkanı ve dar bir danışman grubuna son derece gizli bir sunum yaptı. Bu toplantının dikkat çeken yönlerinden biri, kapsamının bilinçli olarak dar tutulması ve birçok üst düzey yetkilinin süreçten dışlanmasıydı.
Toplantıya ABD tarafından Donald Trump’ın yanı sıra Dışişleri Bakanı ve aynı zamanda ulusal güvenlik danışmanı görevini yürüten Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth, CIA Direktörü John Ratcliffe ve Genelkurmay Başkanı Dan Caine katıldı. Ayrıca Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles, Trump’ın damadı Jared Kushner ve İran’la yürütülen müzakerelerde rol alan özel temsilci Steve Witkoff da toplantıda yer aldı. Buna karşılık Başkan Yardımcısı JD Vance’in resmî bir ziyaret için yurt dışında olması nedeniyle toplantıya katılamadığı belirtildi.
Sunumda, İsrail istihbaratı Mossad’ın başındaki David Barnea ve askerî yetkililer de uzaktan bağlantıyla yer aldı. Netanyahu ve kurmaylarının sunduğu temel argüman açıktı: İran, hem askerî hem de siyasi açıdan zayıfladığı bir dönemdeydi ve doğru bir müdahaleyle yalnızca askerî kapasitesi değil, İran İslam Cumhuriyeti rejimin kendisi de çökertilebilirdi.
Netanyahu’nun sunumu dört temel iddiaya dayanıyordu:
- İran’ın balistik füze programı kısa sürede yok edilebilir
- Rejim ağır darbeler karşısında çözülmeye açık
- Ülke içinde yeniden kitlesel ayaklanmalar tetiklenebilir
- Dış destekle rejim değişikliği mümkün hale gelebilir
Bu çerçevede, sürgündeki muhalif figürlerin potansiyel liderler olarak sunulması ve özellikle eski Veliaht Prens Rıza Pehlevi gibi isimlerin gündeme getirilmesi, planın yalnızca askerî değil, doğrudan rejim mühendisliği içerdiğini gösteriyordu. Toplantıya katılan kaynaklara göre Trump’ın ilk tepkisi son derece olumluydu: “Kulağa iyi geliyor.” New York Times muhabirlerinin aktardığıa göre bu ilk tepki, toplantıda bulunan birçok isim tarafından, Trump’ın henüz detaylı bir değerlendirme sürecine girmeden Netanyahu’nun çerçevesine hızla angaje olduğunun işareti olarak yorumlandı.
Rejim Değişikliği Hedefini Gerçekçi Bulmayan Amerikan İstihbaratı Plana İtiraz Etti
Ancak ertesi gün yapılan ve yalnızca Amerikan yetkililerin katıldığı değerlendirme toplantısı, İsrail’in çizdiği tablonun ciddi biçimde sorgulandığını ortaya koydu. CIA Başkanı John Ratcliffe tarafından sunulan analiz, Netanyahu’nun planını dört aşamaya ayırdı: İran yönetiminin başındaki isimlerin hedef alınması, askerî kapasitenin yok edilmesi, iç ayaklanma ve rejim değişikliği.
CIA’nın değerlendirmesi kritik bir ayrım içeriyordu: İlk iki hedef (askerî yıkım ve liderliğin hedef alınması) mümkün olsa da son iki hedefin (ayaklanma ve rejim değişikliği) gerçeklikten kopuk olduğu. Ratcliffe, rejim değişikliği senaryosunu “farcical” (gülünç) olarak nitelendirirken, Marco Rubio bu değerlendirmeyi daha da sertleştirerek “Bu saçmalık.” ifadesini kullandı.
Benzer şekilde, Dan Caine, İsrail’in planlarını “abartılı ve eksik tasarlanmış” olarak tanımladı ve Washington’un bu tür “aşırı iyimser” senaryolara karşı dikkatli olması gerektiğini vurguladı. Ancak Trump, bu değerlendirmeyi kararının merkezine yerleştirmedi. Toplantıya katılanlara göre, rejim değişikliği ihtimaline ilişkin itirazlar dile getirildiğinde Trump’ın bu eleştirileri önemsemediğini gösteren bir cevap verdi: “Bu onların sorunu olur.”
Trump’ın bu cevapla İsraillileri mi yoksa İran halkını mı kastettiği toplantıdakiler tarafından anlaşılmadı. Ancak kimse meselesyi netleştirmek için yeniden söz almadı.
Beyaz Saray İçinde Bölünme: Savaş Yanlıları ve Savaşın Kazançlı Olmayacağını Düşünenler
Takip eden günlerde yapılan toplantılar, Trump yönetimi içinde belirgin bir ayrışmayı gün yüzüne çıkardı. En dikkat çekici muhalefet, Azerbaycan ziyareti nedeniyle toplantıya katılamamış olan Başkan Yardımcısı JD Vance’den geldi. Vance, İran’la geniş çaplı bir savaşın ABD kaynaklarını tüketeceğini, bölgesel istikrarsızlığı artıracağını ve iç politikada ciddi maliyetler yaratacağını belirtti. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılmasının ihtimalinin küresel enerji piyasaları açısından yıkıcı sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekti.
Buna rağmen Vance’in itirazları kararın yönünü değiştirmedi. Son toplantıda Trump’a doğrudan hitaben “Bunun kötü bir fikir olduğunu biliyorsun, ama yaparsan seni destekleyeceğim.” demesi, iç muhalefetin geldiği sınırı da ortaya koydu. Buna karşılık Savunma Bakanı Pete Hegseth operasyonun en güçlü destekçilerinden biri olarak öne çıktı. Hegseth’e göre İran’la hesaplaşma kaçınılmazdı ve geciktirilmesi yalnızca maliyeti artıracaktı. Dışişleri Bakanı Rubio ise ara bir pozisyon aldı: Rejim değişikliğine karşı çıktı ancak İran’ın askerî kapasitesinin hedef alınmasının mümkün ve gerekli olduğunu savundu.
Bu süreçte dikkat çeken bir diğer unsur, Trump’ın danışmanlarının büyük bölümünün açık bir karşı duruş sergilemekten kaçınması oldu. Birçok isim riskleri dile getirse de Trump’ın aldığı nihai karara karşı net bir direnç göstermedi. Toplantılara katılan bazı yetkililere göre Trump, risklere ilişkin değerlendirmeleri dinlese de çoğu zaman “duymak istediği kısmı” öne çıkarıyor, operasyonun hızlı ve düşük maliyetli olacağına işaret eden unsurları daha belirleyici kabul ediyordu.
Trump’ın yakın çevresinden bazı isimler de sürece dışarıdan müdahil olmaya çalıştığı da muhabirlerin eriştiği bilgilerden biri. Trump destekçisi ve muhafazakâr siyaset yorumcusu Tucker Carlson, savaşın başkanlığını riske atacağını söyleyerek Trump’ı uyarsa da, Trump’ın yanıtı kısa ve kendinden emindi: “Her zaman işler yoluna girer.”
Trump’ın Kararı Değişmedi: Savaşın Hızlı Biteceği Varsayımıyla Saldırdı
Tüm bu tartışmaların merkezinde, Trump’ın kişisel değerlendirmesi belirleyici oldu. Trump ile Netanyahu arasındaki yakın ilişki, araştırmaya göre iki liderin görev süreleri boyunca “süreklilik gösteren ve zaman zaman gerilimli olsa da stratejik düzeyde örtüşen bir hat” olarak öne çıktı. ABD istihbaratının uyarılarına rağmen Trump’ın sunumdaki iki temel varsayımı kabul etti: Savaşın kısa ve kontrollü olacağı inancı ve İran’ın sert bir karşılık veremeyeceği tahmini.
Trump, rejim değişikliği hedefini ise doğrudan benimsemese de bu ihtimali dışlamadı. Ona göre bu, “ya İsrail’in ya da İran halkının sorunu” olacaktı. Bu yaklaşım, askerî hedeflerle siyasi sonuçlar arasındaki sınırın bilinçli olarak muğlak bırakıldığını gösteriyor.
Şubat ayının son günlerinde ABD, İran’la yürütülen dolaylı müzakereler üzerinden yeni bir nükleer denetim anlaşması ihtimalini son kez test etti. Ancak İran’ın nükleer programına ilişkin taviz vermemesi, diplomatik seçeneğin zayıflamasına yol açtı. Bu noktada İsrail tarafı, İran rejiminin belirli bir zaman diliminde savunmasız olacağına dair yeni istihbarat sundu. Bu “fırsat penceresi”, askerî müdahale kararını hızlandıran kritik unsurlardan biri oldu.
26 Şubat’ta Situation Room’da yapılan son toplantıda tüm taraflar görüşlerini yineledi. Ancak sonuç değişmedi. Trump, toplantının sonunda şu ifadeyi kullandı: “Bunu yapmamız gerektiğini düşünüyorum.” Toplantıya katılan yetkililere göre bu karar, alternatif senaryoların sistematik biçimde elenmesinden çok, Trump’ın “hızlı ve belirleyici sonuç” beklentisine dayanan bir değerlendirme ile alındığını ve Netanyahu’nun sunumunun bir ikna sürecinden çok, Trump’ın zaten eğilimli olduğu bir kararı hızlandıran son adım olduğunu belirtiyor.
Trump, son onay için kendisine tanınan süre dolmadan, 28 Şubat’ta seyahat ettiği Air Force One uçağından gönderdiği kısa mesajla operasyonu başlattı: “Operation Epic Fury is approved. No aborts.” (Destansı Öfke Operasyonu onaylandı. İptal yok.)
Aceleyle Başlatılan Savaşa 15 Günlük Ara Verildi
Trump’ın İran’a yönelik savaş kararına dair ortaya çıkan yeni bilgiler, sürecin klasik bir “istihbarat temelli stratejik uzlaşı”dan ziyade, liderler arası şahsi yakınlık ve karar alma mekanizmasındaki yapısal boşluklar üzerinden şekillendiğini gösteriyor. Benjamin Netanyahu’nun sunduğu rejim değişikliği perspektifi, ABD istihbaratının açık itirazlarına rağmen tamamen dışlanmadı; aksine, daha dar askerî hedeflerle uyumlu hâle getirilerek karar sürecine dolaylı biçimde entegre edildi. Amerikan basınında yapılan değerlendirmelere göre bu tablo, Trump ile Netanyahu arasındaki uzun süredir devam eden politik uyumun, kurumsal değerlendirmelerin önüne geçtiğini ve kararın şekillenmesinde belirleyici bir çarpan etkisi yarattığını gösteriyor.
Karar alma sürecinde belirleyici olan bir diğer unsur ise kurumsal denge mekanizmalarının sınırlı işlemesi oldu. JD Vance dışında, dar kadrolu Trump yönetimi içindeki aktörlerin büyük bölümü riskleri kayda geçirmekle yetindi; ancak bu risklerin karar üzerinde bağlayıcı bir etkisi olmadı. Bu tablo, devlet kurumlarını işlevsizleştiren ve kurumlar arası karar alma prosedürlerini büyük ölçüde askıya alan Trump’ın ikinci döneminde giderek belirginleşen “merkezîleşmiş ve içgüdüsel” karar alma modelinin, özellikle yüksek riskli dış politika dosyalarında kurumsal filtreleri zayıflattığını ortaya koyuyor.
Bununla birlikte sahadaki savaş, şimdilik diplomatik bir çerçeveye evrilmiş durumda. 8 Nisan itibarıyla ABD ile İran arasında 15 günlük geçici bir ateşkes ilan edilirken, tarafların bu süreci kalıcı bir düzenlemeye dönüştürmek üzere İslamabad’da doğrudan temas kurması bekleniyor. Ancak bu gelişme, kararın stratejik tutarlılığına dair soru işaretlerini ortadan kaldırmıyor. Zira ateşkesin kırılganlığı; Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerin güvenliği, İran’ın nükleer programının geleceği, yaptırımların kapsamı ve İsrail’in bölgedeki paralel askerî faaliyetlerinin sürece dahil olup olmayacağı gibi çözülmemiş başlıklara bağlı.
Eski Dışişleri Bakanı Kerry: “Netanyahu Bizim de İran’a Saldırmamızı İstemişti”
Eski ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin (2013-2017) 10 Nisan’da verdiği katıldığı canlı yayında yaptığı açıklama, bu kararın yalnızca son haftalarda şekillenen bir süreç olmadığını ortaya koyan yeni bir veri oldu. Kerry’e göre Benjamin Netanyahu, İran’a yönelik askerî müdahale için yıllardır farklı ABD başkanlarını ikna etmeye çalıştı; ancak bu girişimler Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde karşılık bulmadı.
Kerry’nin ifadesiyle, Donald Trump bu çağrıya olumlu yanıt veren “tek ABD başkanı” oldu. Kerry, bu durumu Netanyahu’nun yıllardır sürdürdüğü askerî müdahale çağrılarının önceki yönetimler tarafından sistematik biçimde reddedildiğini, Trump’ın ise bu çizgiden ayrılan ilk isim olduğunu gösteren bir kırılma olarak değerlendiriyor. (P)