Ankara Zirvesi: NATO Dağılmadı Ama Eski NATO da Kalmadı
Ankara’daki NATO Zirvesi, savunma harcamaları, Ukrayna’ya destek ve ittifakın geleceği başlıklarında önemli kararların alındığı bir toplantı oldu. Zirvede ABD ile Avrupalı müttefikler arasındaki görüş ayrılıkları öne çıkarken, Avrupa’nın savunma sorumluluğunu artırma arayışı ve Türkiye’nin NATO içindeki stratejik konumu da gündeme geldi.
Ankara’da 7-8 Temmuz’da düzenlenen NATO Zirvesi, ittifakın yalnızca savunma harcamalarını artırdığı bir toplantı olmadı. Zirve, ABD’nin Avrupa güvenliğindeki rolünün yeniden tartışmaya açıldığı, Donald Trump’ın müttefiklerine yönelik sert çıkışlarının ittifak içi dengeleri sarstığı, Ukrayna’ya desteğin daha fazla Avrupa ve Kanada’nın omuzlarına yüklendiği ve Türkiye’nin NATO içindeki stratejik konumunu öne çıkardığı bir dönemeç olarak kayda geçti. Resmî gündemde savunma yatırımları, sanayi üretimi ve Ukrayna’ya destek öne çıkıyordu; ancak Ankara’daki toplantı kısa sürede daha geniş bir transatlantik gerilim sahnesine dönüştü.
Trump’ın İran, İspanya ve Grönland Çıkışları Zirveye Damga Vurdu
Ankara Zirvesi öncesinde Avrupalı liderlerin beklentisi, savunma harcamalarındaki artış ve yeni tedarik anlaşmalarıyla Donald Trump’ın bir ölçüde yatıştırılabileceği yönündeydi. Fakat zirvenin ilk saatlerinde bu beklenti boşa çıktı. Trump, NATO müttefiklerini İran savaşında ABD’ye yeterince destek vermemekle suçladı, İspanya’yı hedef aldı ve Madrid’le ticari ilişkileri kesme tehdidinde bulundu. İspanya’ya yönelik bu çıkış, yalnızca savunma harcamalarıyla ilgili değildi; Washington, Madrid’in İran’a yönelik Amerikan operasyonları sırasında Morón ve Rota üslerinin kullanımını kolaylaştırmamasından da rahatsızdı.
Trump’ın öfkesinin ilk nedeni, savunma harcamalarıydı. ABD Başkanı, NATO üyelerinin 2035’e kadar gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 5’ini savunma ve güvenlik harcamalarına ayırmasını istiyor. Bu hedefin yüzde 3,5’i doğrudan askerî harcamalara, yüzde 1,5’i ise daha geniş güvenlik yatırımlarına ayrılıyor. İspanya ise bu hedefin gerçekçi olmadığını, ittifak içindeki yükümlülüklerini GSYH’nin yüzde 2,1’iyle yerine getirebileceğini savunuyor. Böylece Ankara’da tartışma, yalnızca kimin ne kadar harcayacağı meselesinden çıkıp, ABD’ye ne ölçüde siyasi destek verileceği sorusuna dönüştü.
Trump’ın çıkışları yalnızca İspanya’yla sınırlı kalmadı. ABD Başkanı, Danimarka’ya bağlı özerk bölge Grönland’ın “ABD tarafından kontrol edilmesi gerektiğini” yeniden savundu. Bu, NATO içinde bir müttefikin toprak bütünlüğünün başka bir müttefik tarafından tartışmaya açılması anlamına geldiği için özellikle hassas karşılanıyor. Danimarka ve Grönland yönetimleri, adanın satılık olmadığını bir kez daha vurgularken Avrupa Birliği de Grönland’ın geleceğine ilişkin kararların Grönlandlılara ve Danimarkalılara ait olduğunu hatırlattı.
Zirvenin dikkat çekici yanı, Trump’ın birkaç saat içinde tonunu değiştirmesiydi. Aynı günün sonunda Amerikan Başkanı, kapalı oturumlarda “çok sevgi” ve “çok birlik” gördüğünü söyledi. Kapalı liderler toplantısında ise ABD’nin NATO’da kalmak istediği mesajını verdi ve müttefiklerine “Sizinle kalmak istiyoruz.” dedi. Zirveyi takip eden muhabir ve uzmanlara göre Ankara’daki temel çelişki burada ortaya çıktı: Resmî metin birlik ve kolektif savunma vurgusu yaparken, zirvenin siyasi atmosferine müttefikler arası güvensizlik, ABD’nin tek taraflı çıkışları ve Avrupa’nın güvenlik kaygıları damga vurdu.
Avrupa Savunması: Yük Paylaşımından Yük Devralmaya
Ankara Zirvesi’nin en önemli başlıklarından biri, NATO’nun savunma harcamalarındaki artıştı. 2025 Lahey Zirvesi’nde kabul edilen yüzde 5 hedefi, Ankara’da yeniden ittifakın merkezî ölçütü hâline geldi. Bu hedef, Avrupa ülkeleri ve Kanada için yalnızca Trump yönetimini yatıştırmaya yönelik bir jest değil; Rusya tehdidi, Amerikan belirsizliği ve Ukrayna savaşının uzun vadeli sonuçları karşısında kendi güvenliklerini yeniden düşünme zorunluluğu anlamına geliyor.
Zirvenin sonuç bildirgesinde, Avrupalı müttefikler ve Kanada’nın 2025’te temel savunma ihtiyaçlarına yönelik yatırımlarını 139 milyar dolardan fazla artırdığı belirtildi. Ankara’da 50 milyar dolardan fazla yeni savunma tedarik anlaşması da açıklandı. Bu yatırımların yalnızca klasik askerî kapasiteyle sınırlı olmadığı; derin hassas vuruş, entegre hava ve füze savunması, insansız sistemler, ileri teknolojiler, istihbarat kabiliyetleri, yapay zekâ modelleri ve transatlantik savaş bulutu gibi alanları da kapsadığı vurgulandı.
Bu tablo, NATO içinde eski “yük paylaşımı” tartışmasının ötesine geçildiğini gösteriyor. Artık mesele, ABD’nin yükünün bir kısmını Avrupalıların paylaşmasından çok, Avrupa’nın kendi kıtasının konvansiyonel savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenmesi. Ankara öncesinde yapılan “NATO 3.0” tartışmaları da tam olarak bu dönüşüme işaret ediyor: Avrupa ve Kanada’nın daha fazla sorumluluk aldığı, ABD’nin ise stratejik ve küresel kabiliyetlerle destekleyici rol oynadığı harcamaların paylaşımı açısından daha dengeli ama aynı zamanda daha kırılgan bir ittifak.
Bu dönüşüm Avrupalılar için hem fırsat hem de risk anlamına geliyor. Fırsat, Avrupa savunma sanayisinin güçlenmesi ve ABD’ye bağımlılığın azaltılması. Risk ise bu geçişin plansız ve hızlı gerçekleşmesi. Avrupalıların artık Amerikan takviye birlikleri gelene kadar “mevzileri tutma” mantığıyla yetinemeyeceği; istihbarat, komuta, lojistik, uzun menzilli ateş ve hava savunması gibi alanlarda Amerikan kapasitesinin yerini alacak çözümler geliştirmesi gerektiği vurgulanıyor.

Kapanış değerlendirmesi oturumu: NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ve. ABD Başkanı Donald Trump | Fotoğraf: NATO
Ukrayna: NATO Üyeliği Yok, Derin Entegrasyon Var
Ankara Zirvesi’nde Ukrayna’nın NATO üyeliği konusunda yeni bir kapı açılmadı. Ancak Kiev’in Batı savunma mimarisine fiilen daha fazla entegre olduğu görüldü. Sonuç bildirgesinde Ukrayna’nın “transatlantik güvenliğe katkı sunduğu” ifade edildi ve müttefiklerin Ukrayna’nın özgürlüğüne, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne desteği tekrarlandı. Aynı metinde, 2026’da Ukrayna’ya askerî ekipman, yardım ve eğitim için 70 milyar avro taahhüt edildiği ve 2027’de de en az bu seviyede desteğin sürdürüleceği belirtildi.
Bu yardımın dikkat çekici tarafı, yükün giderek Avrupa ve Kanada’ya kayması. ABD, Ukrayna savaşında ittifakın vazgeçilmez askerî ve teknolojik aktörü olmaya devam ediyor; ancak doğrudan mali destek bakımından daha geri planda kalıyor. Avrupa ülkeleri ve Kanada, Kiev’e desteğin ana finansörü hâline gelirken, Amerikan savunma sanayisi bu destekten dolaylı biçimde yararlanmayı sürdürüyor.
Zirvede Ukrayna açısından en dikkat çekici gelişme Patriot sistemleriyle ilgiliydi. Trump, Ukrayna’ya Patriot füzelerinin lisanslı üretimine izni vermeyi vaat etti. Bu, Rusya’nın şehirleri ve altyapıyı hedef alan saldırıları karşısında hava savunması açığı yaşayan Kiev için sembolik olarak önemli bir adım. Ancak bu karar kısa vadede cephedeki dengeyi hemen değiştirecek bir çözüm değil. Patriot gibi gelişmiş sistemlerin üretimi pahalı, karmaşık ve zaman alan bir süreç. Bu nedenle kararın asıl anlamı, Ukrayna’nın yalnızca yardım alan bir ülke değil, Batı savunma sanayisinin üretim zincirine katılabilecek bir aktör olarak görülmeye başlanması.
Zelenskiy’nin Ankara’daki mesajı da bu yöndeydi: Ukrayna’nın, savaş tecrübesi, insansız hava araçları ve füze üretim kapasitesiyle NATO’ya yük değil, kapasite kazandıracak bir ülke olduğunu savundu. Ancak ABD’nin üyeliğe kapalı tutumu sürdüğü için Ukrayna, resmen ittifak dışında kalsa da fiilen Batı savunma düzeninin giderek daha merkezî bir parçası hâline geliyor.
Türkiye’nin Mesajı: Vazgeçilmez Müttefik Rolünü Yeniden Kurmak
Ankara Zirvesi, Türkiye açısından sembolik ve stratejik bir başarı olarak sunuldu. NATO’nun 32 üyesini temsil eden liderlerin Beştepe’de bir araya gelmesi, Ankara’ya yalnızca ev sahibi ülke statüsü kazandırmadı; Türkiye’nin ittifak içindeki jeopolitik önemini de yeniden görünür kıldı. Trump’ın zirveye Erdoğan’a duyduğu saygı nedeniyle geldiğini söylemesi, Ankara açısından diplomatik bir kazanım olarak okundu.
Son yıllarda Türkiye’nin NATO içindeki konumu sık sık tartışma konusu olmuştu: Rusya’dan S-400 alımı, Doğu Akdeniz’de Yunanistan’la gerilim, Suriye’deki askerî operasyonlar ve İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyelik süreçlerinde yürütülen pazarlıklar Ankara’ya yönelik güvensizliği artırmıştı. Ancak Rusya-Ukrayna savaşı, Karadeniz güvenliği, Orta Doğu’daki gerilimler, İran ve Hürmüz Boğazı gibi başlıklar Türkiye’nin jeostratejik önemini yeniden öne çıkardı. Türkiye bu nedenle zirveyi hem NATO’ya bağlılığını yeniden göstermek hem de savunma sanayisini Avrupa güvenlik mimarisine daha fazla entegre etmek için kullandı.
Bu bağlamda Erdoğan’ın temel taleplerinden biri, müttefiklerin Türkiye’ye yönelik savunma sanayisi kısıtlamalarını kaldırması oldu. Ankara, savunma sanayisi alanındaki kısıtlamaların kaldırılmasını ve Türkiye’nin bazı Avrupa merkezli savunma girişimlerine dahil edilmesini istiyor. Özellikle AB’nin ortak savunma alımlarını güçlendirmeyi amaçlayan mekanizmalarında dışarıda bırakılmak istemiyor. Buna karşılık Avrupa tarafında Türkiye’nin dış politika çizgisine yönelik güvensizlik sürüyor.
Zirvenin Türkiye açısından iç siyasi boyutu da var. Erdoğan, Ankara’da gerçekleşen buluşmayı Türkiye’nin uluslararası ağırlığının göstergesi olarak sunabilir. Ancak aynı tablo muhalefet açısından farklı okunuyor: Türkiye’nin NATO için artan stratejik öneminin, ülkedeki demokratik gerilemenin Batılı müttefikler tarafından görmezden gelinmesine yol açabileceği endişesi dile getiriliyor.
NATO Ayakta Ama Daha Kırılgan
Ankara Zirvesi, NATO’nun dağılmadığını ama eski biçimiyle de devam etmediğini gösterdi. Sonuç bildirgesinde müttefikler, Washington Antlaşması’nın 5. maddesine, yani “bir üyeye saldırı tüm üyelere saldırıdır” ilkesine bağlılıklarını yeniden teyit etti. Bildirgede Rusya, Avrupa-Atlantik güvenliği açısından uzun vadeli tehdit olarak tanımlandı; İran’ın nükleer silah edinmemesi gerektiği vurgulandı ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne saygı çağrısı yapıldı.
Fakat bu birlik dili, zirvede açığa çıkan fay hatlarını ortadan kaldırmıyor. ABD’nin Avrupa’daki askerî varlığını azaltma ihtimali, Trump’ın müttefiklere karşı ticaret ve güvenlik alanlarını birbirine bağlayan baskıcı üslubu, Grönland gibi egemenlik meselelerini gündeme getirmesi ve İran savaşında müttefiklerden hizalanma talep etmesi, transatlantik ilişkinin yapısal olarak değiştiğini gösteriyor.
Avrupalılar açısından yeni gerçeklik açık: ABD hâlâ NATO’nun vazgeçilmez askerî omurgası, ancak artık tek güvence olarak görülemiyor. Bu nedenle savunma harcamalarındaki artış, yalnızca Trump’ı memnun etmeye yönelik bir jest değil; Rusya tehdidi, Amerikan belirsizliği ve Ukrayna savaşının uzun vadeli sonuçları karşısında Avrupa’nın kendi güvenliğini yeniden düşünme çabasının parçası.
Ankara’da ortaya çıkan tablo bu nedenle çelişkiliydi. Bir yanda daha fazla para, daha fazla silah alımı, Ukrayna’ya daha büyük destek ve 5. maddeye bağlılık vardı. Diğer yanda ise müttefikler arasında derin güvensizlik, ABD’nin tek taraflılığı ve Avrupa’nın hazırlıksız yakalanmamak için zamana karşı yarışı. NATO Ankara’dan ayakta çıktı; ancak zirve, ittifakın bundan sonra daha Avrupalı, daha pahalı, daha kırılgan ve daha belirsiz bir döneme girdiğini gösterdi.