Orta Doğu

“Yeni Düşman Arayışı”: İran’dan Sonra İsrail’in Hedefinde Hangi Ülkeler Var?

İsrailli liderlerin İran sonrası dönemde Türkiye merkezli bir “Sünni eksen” söylemini öne çıkarması, Tel Aviv’in yeni güvenlik anlatısını tartışmaya açıyor. Ankara, Kahire, Riyad ve İslamabad arasında koordineli bir askeri ittifaka dair somut kanıt bulunmazken, uzmanlar bu söylemin İsrail iç siyasetindeki tehdit üretimiyle bölgesel gerilimleri besleyebileceğine dikkat çekiyor.

“Yeni Düşman Arayışı”: İran’dan Sonra İsrail’in Hedefinde Hangi Ülkeler Var?
İsrail ordusuna ait Mark 3 tankı. | Fotoğraf: Elyasaf Jehuda - Shutterstock.

Geçtiğimiz yılın büyük bölümünde İsrailli yetkililer, İran’la savaşın ardından oluşan tabloyu özgüvenli, hatta neredeyse zafer kazanmış bir üslupla anlattı: Zayıflamış bir düşman, geriletilmiş bir nükleer program ve bölgesel vekil güçleri birer birer dağıtılmış bir İran. Ancak bu harekât henüz tamamen sona ermeden, Kudüs’te bu kez yeni bir tehdit tasviri yapılmaya başlanmıştı.

Üstelik bu yeni tehdit, daha önce neredeyse yalnızca Tahran için kullanılan ifadelerle tarif ediliyordu. Fakat bu kez hedefi tanımlamak daha zordu: Tek bir başkenti yoktu ve İran’dan farklı olarak, dünyanın en güçlü konvansiyonel ordularından bazılarına sahip devletlerden oluşuyordu.

Bu dil değişimi bilinçliydi ve en üst düzeyden geldi.

Netanyahu’nun Yerini Almaya Aday Naftali Bennett: “Türkiye, Yeni İran’dır”

17 Şubat’ta, İsrail’de yapılacak bir sonraki seçimde Benjamin Netanyahu’ya rakip olması beklenen eski Başbakan Naftali Bennett, Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı’nda yaptığı konuşmada “Türkiye yeni İran’dır.” dedi.

Bennett bununla da yetinmedi. Ankara’yı, “Suudi Arabistan’ı bize karşı çevirmeye ve nükleer Pakistan’la birlikte hasmane bir Sünni eksen kurmaya çalışmakla” suçladı. Beş gün sonra Netanyahu da aynı fikrin kendi versiyonunu ortaya koydu. Hindistan, Yunanistan ve Kıbrıs etrafında şekillenecek bir “ittifaklar altıgeni”nden söz ederek, İsrail’in halihazırda kırdığını söylediği Şii eksenin yanı sıra, ortaya çıkmakta olduğunu ileri sürdüğü Sünni bloka karşı da denge kurulması gerektiğini savundu.

Başka bir ifadeyle, iki İsrailli lider birkaç gün içinde aynı sonuca vardı: Ülkenin bir sonraki stratejik mücadelesi, İsrail ve ABD’nin yıllardır yalnızlaştırmaya hazırlandığı bir devlete karşı yürütülen İran kampanyasının tekrarı olmayacaktı. Aksine, bu mücadele daha dağınık, daha belirsiz ve sert güç ölçütlerinin çoğuna göre çok daha iyi silahlanmış bir yapıya karşı verilecekti.

İsrailli Siyasetçilerin Dilindeki Türkiye’nin Savunma Kapasitesi

Bu muhtemel eksenin varsayılan merkezi ve kâğıt üzerinde en güçlü üyesi Türkiye ile başlamak gerekir. Türkiye, NATO’nun ikinci büyük sürekli ordusuna sahip. Yaklaşık 355 bin aktif personeli bulunan ülkenin yıllık savunma bütçesi 27 milyar doların üzerinde. Aselsan, Roketsan, TUSAŞ ve insansız hava aracı üreticisi Baykar gibi şirketlerden oluşan yerli savunma sanayii, Türkiye’yi insansız hava aracı ihracatında dünya lideri konumuna taşıdı. Türkiye’nin küresel İHA pazarının yaklaşık yüzde 65’ini elinde tuttuğu tahmin ediliyor.

Türkiye’nin en yeni sistemi olan jet motorlu Kızılelma muharip insansız hava aracı, testler sırasında radar güdümlü bir füzeyle havadaki bir hedefi imha etti. Sistem, bu yıl Türk Silahlı Kuvvetlerine (TSK) teslim edilmek üzere seri üretim aşamasına geçiyor. Ankara’nın “Mavi Vatan” doktrini etrafında örgütlenen donanması ise hâlihazırda Doğu Akdeniz’in geniş kesimlerinde, İsrail’in deniz aşırı doğal gaz sahalarına çok uzak olmayan bölgelerde faaliyet gösteriyor.

Hedef Alınan Bir Diğer Ülke de Mısır

Bir diğer ülke Mısır. İsrailli yetkililerin zaman zaman hâlâ başvurduğu 1967 benzetmesi, yani İsrail uçaklarının Mısır hava kuvvetlerini birkaç saat içinde yerde imha ettiği savaş, bugünün askeri dengeleri karşısında artık geçerliliğini korumuyor.

2026 itibarıyla Mısır’ın yaklaşık 450 bin düzenli askeri ve 800 bin yedek personeli bulunuyor. Ülke, savunmaya yılda yaklaşık 12 milyar dolar harcıyor. Mısır ordusu Amerikan Abrams tankları, Fransız Rafale savaş uçakları, Rus Su-35’leri ve Alman yapımı denizaltılardan oluşan karma bir silah envanteri inşa etmiş durumda.

Nisan ayı sonunda Mısır ordusu, Sina’da “Badr 2026” adıyla büyük ölçekli bir gerçek mühimmat tatbikatı düzenledi. Devlet yanlısı yorumcular bu tatbikatı açıkça İsrail’e yönelik bir caydırıcılık mesajı olarak nitelendirdi. Netanyahu da bu değişimin farkında. Şubat ayında Knesset’in Dışişleri ve Savunma Komitesinin kapalı oturumunda “Mısır ordusu güçleniyor ve bunu izlememiz gerekiyor.” dedi.

Suudi Arabistan ve Pakistan Faktörü

Suudi Arabistan ise Typhoon ve F-15 savaş uçakları etrafında kurulmuş, daha küçük fakat kabiliyetli bir hava gücüyle bu tabloya ekleniyor. Riyad’ın güvenlik aygıtı da Washington ile Pekin arasındaki ilişkilerini sessiz biçimde çeşitlendiriyor.

Ancak İsrailli planlamacıları en fazla endişelendiren unsurun Pakistan olduğu belirtiliyor. Bu değerlendirme, konuyu ele alan yetkililer ve analistlerin aktarımlarına dayanıyor. Pakistan, işleyen bir nükleer cephaneliğe ve bu cephaneliği taşıyabilecek füzelere sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke. Ayrıca hava kuvvetleri yakın zamanda gerçek bir çatışmada sınandı. Pentagon, Çin’in Pakistan Hava Kuvvetlerine 36 adet J-10C savaş uçağı teslim ettiğini doğruladı. İslamabad ise bu uçakların, geçen yıl Hindistan’la yaşanan kısa savaş sırasında uzun menzilli PL-15 füzeleriyle aralarında en az bir Rafale’in de bulunduğu birkaç Hint savaş uçağını düşürdüğünü söylüyor.

İsrailli Siyasetçilerin Açıklamaları Sahici mi? Yoksa Siyaseten Söylemiş Laflar mı?

Bütün bunların koordineli bir tehdide dönüşüp dönüşmediği ise şimdilik açık bir soru. Üstelik bu konuda İsrail’in kendi güvenlik çevreleri içinde de görüş ayrılığı var. Ankara, Kahire, Riyad ve İslamabad’ı birbirine bağlayan bir karşılıklı savunma anlaşması yok. Dört hükûmetin askerî planlama konusunda eşgüdüm içinde hareket ettiğine dair bir kanıt da bulunmuyor.

Bennett’e kıyasla daha temkinli bir isim olan eski Savunma Bakanı Yoav Gallant, Türkiye için yalnızca “artık çevredeki bir ortak değil” ifadesini kullandı. Gallant’a göre Türkiye, kendisini büyük bir bölgesel güç olarak konumlandırıyor. Bu, yaklaşan bir çatışmadan ziyade bir hırs ve kapasite tarifiydi.

King’s College London’da güvenlik çalışmaları alanında çalışan Andreas Krieg ise Netanyahu’nun “ittifaklar altıgeni”n işleyen bir ittifaktan çok, hâlihazırda mevcut ilişkilerin yeniden markalanması olarak nitelendirdi. Chatham House’dan Yossi Mekelberg ve İsrail’in eski Washington Büyükelçisi Alon Pinkas da kamuoyuna yaptıkları değerlendirmelerde, hem Bennett’in hem de Netanyahu’nun dış tehdit algısını canlı tutmak için iç siyasi saiklere sahip olduğunu savundu. Onlara göre seçim takvimi ve koalisyon dengeleri bu söylemi besliyor. Ankara’yı ikinci bir Tahran gibi ele almak ise, tarif edilen düşmanı bizzat yaratma riskini taşıyor.

İsrail’in Önündeki Stratejik Risk

Analistlere göre İsrail’in şimdi tartması gereken stratejik risk tam da bu noktada ortaya çıkıyor. İran’ın İsrail’e düşmanlığı, açık bir ideolojik proje etrafında kırk yıl boyunca inşa edildi. Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan ise böyle ortak bir doktrine, müşterek bir komuta yapısına ya da birleşik bir stratejik hedefe sahip değil. Kahire ve Riyad söz konusu olduğunda, ayrıca İsrail’le uzun süredir devam eden barış anlaşmaları ve sessiz güvenlik düzenlemeleri bulunuyor. Bu iki hükümetin bunlardan vazgeçme niyetinde olduğuna dair bir işaret de yok.

Şu ana kadar bu ülkeleri birbirine yaklaştıran asıl unsur, bir yıl içinde bölgede altı ülkeyi vuran ve artık açıkça “yükselen radikal Sünni eksen”den söz eden bir İsrail karşısında duyulan endişe. Bu endişenin Bennett’in uyardığı türden bir ittifaka dönüşüp dönüşmeyeceği ise Ankara, Kahire, Riyad ya da İslamabad’da alınacak kararlardan çok, Kudüs’te alınmaya devam eden kararlara bağlı olabilir.

NOT: Bu yazı Middle East Monitor sayfasında analiz metni olarak yayımlanmıştır. Yazının İngilizce aslında buradan erişebilirsiniz. Makalelerdeki fikirler, yazarına aittir ve Perspektif’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.​​

Jasim Al-Azzawi

Jasim Al-Azzawi, MBC, Abu Dhabi TV ve Al Jazeera English gibi birçok medya kuruluşunda haber spikeri, program sunucusu ve yönetici yapımcı olarak çalıştı. Önemli çatışmaları haberleştirdi, dünya liderleriyle röportajlar yaptı ve medya dersleri verdi.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler