Almanya’da AfD’nin Olası İktidarı Türk Diasporasını Nasıl Etkiler?
AfD'nin yükselişi artık geçici bir protesto dalgası değil. Almanya'nın siyasi merkezindeki aşınma, aşırı sağın iktidar ihtimalini her geçen gün daha gerçekçi hâle getiriyor. Peki bu dönüşüm, Almanya'daki Türk diasporası, Avrupa Birliği ve Alman demokrasisinin geleceği açısından ne anlama geliyor?
Almanya’da popülist-milliyetçi Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin yükselişi durdurulamıyor. Parti, son yıllarda olduğu gibi bugün de seçmen desteğini artırmayı sürdürüyor. Mayıs ve Haziran 2026’da yayımlanan kamuoyu yoklamalarına göre AfD’nin oy oranı yüzde 26 ile yüzde 29 arasında değişiyor. Allensbach Enstitüsü‘nün 11 Mayıs 2026 tarihli araştırmasında parti yüzde 26 seviyesinde görünürken, INSA’nın 9 Haziran 2026 tarihli anketinde bu oran yüzde 29’a kadar yükselmiş durumda.
Aynı kamuoyu yoklamaları, iktidardaki büyük koalisyon partilerinin AfD’nin gerisinde kaldığını gösteriyor. Hristiyan Birlik partilerinin (CDU/CSU) oy oranı yüzde 21 ila 25 bandında seyrederken, koalisyonun küçük ortağı SPD’nin desteği yüzde 12’lerde kalıyor. Muhalefetteki Yeşillerin oy oranı ise yüzde 14 bandında bulunuyor.
AfD İçin Sıradaki Adım İktidar mı?
Koalisyon partileri içinde yaşanan görüş ayrılıkları, hükûmete yönelik toplumsal hoşnutsuzluk ve ekonomik gidişata ilişkin artan memnuniyetsizlik dikkate alındığında, AfD’nin kısa vadede kamuoyu yoklamalarındaki lider konumunu koruyacağını öngörmek yanlış olmayacaktır. Mevcut koalisyon hükûmetinin yasama dönemini tamamlayıp tamamlayamayacağı ise belirsizliğini koruyor. Bir önceki hükûmette olduğu gibi, Şansölye Friedrich Merz hükûmetinin de dağılması, muhtemelen AfD’nin elini güçlendirecektir.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde, AfD’nin bir sonraki yasama döneminde hükûmette yer alması bugün her zamankinden daha olası görünmektedir. Bu ihtimal, yalnızca Alman siyaseti açısından değil, Avrupa Birliği’nin geleceği ve Almanya’daki göçmen toplulukların konumu bakımından da önemli sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Bu iki hususa ilerleyen bölümlerde yeniden değineceğim.
6 Eylül’de Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılacak eyalet parlamentosu seçimleri, Almanya’daki siyasi dengeler açısından önemli bir test niteliği taşıyor. Bu seçimlerin sonuçları, yalnızca eyalet siyaseti bakımından değil, aynı zamanda AfD’nin gelecekteki konumu ve federal düzeydeki iktidar olma potansiyeli hakkında da önemli ipuçları sunacaktır. Son kamuoyu yoklamalarına göre AfD, bu eyalette yüzde 42’lik oy oranıyla açık ara birinci parti konumunda.
Buna karşılık Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) yüzde 24, Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) yüzde 6, Yeşiller yüzde 4 ve Hür Demokrat Parti (FDP) yüzde 3 seviyesinde seyrediyor. Böylece bu dört partinin toplam oy oranı yüzde 37’de kalırken, AfD’nin tek başına bu partilerin toplam desteğini dahi geride bırakıyor olmasını siyasal yorumcular ve siyasetçiler kaygı verici buluyor.
Bu tablodan dolayı AfD’nin bu eyalette iktidara gelmesi artık oldukça güçlü bir olasılık olarak değerlendirilmeli. Belirsiz olan husus, partinin hükûmeti tek başına mı kuracağı yoksa bir koalisyon ortağıyla mı iktidara geleceği. Ancak her iki senaryoda da AfD’nin eyalet siyasetinde belirleyici aktör konumuna yükseleceği açık.
Olası AfD Zaferinin Avrupa’ya Etkisi
Bu durum yalnızca Almanya demokrasisi açısından değil, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin geleceği bakımından da ciddi bir sınama, hatta bir meydan okuma anlamına geliyor. AfD, Avrupa entegrasyonuna ve Avrupa Birliği’ne eleştirel, zaman zaman da kuşkucu bir perspektiften yaklaşıyor. Bu nedenle partinin Almanya’nın herhangi bir eyaletinde iktidara gelmesi, etkileri ülke sınırlarını aşacak siyasi sonuçlar doğurabilir.
İtalya’da sağ popülist hükûmetin iktidara gelmesinin ardından, Almanya’da da AfD’nin yönetim sorumluluğu üstlenmesi, Avrupa’nın farklı ülkelerindeki popülist-milliyetçi ve radikal sağ partiler için önemli bir referans noktası oluşturacaktır. Böyle bir gelişme, ideolojik açıdan birbirine yakın siyasi aktörler arasındaki ulusötesi ağları güçlendirebilir ve Avrupa şüpheciliğine yeni bir ivme kazandırabilir.
Bunun yanı sıra, AfD’nin güç kazanması Almanya’ya yönelik bazı tarihsel ve siyasi kuşkuları da yeniden gündeme taşıyabilir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Almanya’nın savunma harcamalarını artırması ve silahlı kuvvetlerini güçlendirmesi, Polonya ve Baltık ülkeleri gibi bazı devletlerde olumlu karşılanırken, Avrupa’nın diğer bazı kesimlerinde daha temkinli değerlendirmelere yol açıyor. Almanya’da milliyetçi ve Avrupa şüphecisi bir partinin güçlenmesi, bu tür endişe ve kuşkuların daha da belirgin hâle gelmesine neden olabilir.
AfD dış politikada Avrupa entegrasyonuna karşı ulusal bağımsızlığı savunuyor. Hatta bu parti içinde AB’den çıkışı, yani Brexit’e gönderme ile bir Dexit’i savunan gruplar dahi mevcut. Rusya ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesi, NATO’nun Avrupa savunması ile sınırlandırılması, Ukrayna’ya askeri desteği sorgulayıcı yaklaşımlar da AfD’nin içinde dolaşımda. Parti uluslararası organizasyonlara ve çok taraflılığa kuşkucu yaklaşıyor, Çin ile ilişkileri ekonomi ağırlıklı ve ulusal çıkarlar temelli yürütmek niyetinde. AfD’nin Ortadoğu politikası ise İsrail yanlısı ve İsrail devletinin yaşam hakkından yana.
Yangın Duvarı (Brandmauer) Ne Kadar Mantıklı?
Almanya’da AfD’nin siyasi sistemden dışlanması ve parti etrafında bir “yangın duvarı” (Brandmauer) oluşturulması yönünde geniş bir siyasi konsensüs vardı. Ancak son dönemde bu yaklaşımın sorgulanmaya başlandığı, “dışlamanın çözüm olmadığı” yönündeki görüşlerin giderek daha fazla dile getirildiği görülüyor. Bu çerçevede, kamuoyunun bir bölümünde AfD’nin özellikle Saksonya-Anhalt gibi eyaletlerde iktidar sorumluluğu üstlenmesinin, partinin performansının doğrudan görülmesi açısından bir “sınama” işlevi görebileceği yönünde bir beklenti oluşmuş durumda. Bu yaklaşım, AfD’nin yönetim deneyimi üzerinden seçmen algısının değişebileceği ve partinin politikalarına dair daha somut değerlendirmeler yapılabileceği varsayımına dayanıyor.
Bu partiye karşı oluşturulan duvar siyaseti ve üyelerinin dışlanmasına dayalı strateji sürdürülebilir olmaktan hızla çıkıyor. Ancak burada temel şu soru cevapsız kalmaya devam ediyor: İktidar sorumluluğu AfD’yi zaman içinde daha pragmatik ve merkeze yakın bir siyasi çizgiye mi yöneltir, yoksa tam tersine mevcut söylemlerini pekiştirerek daha da radikalleşmeye mi yöneltir? Radikal milliyetçi ve radikal sağ söylemin toplum içinde daha geniş bir karşılık bulmasına zemin hazırlar mı? Bu meselede kesin bir öngörü sunmak mümkün değil. Ancak her iki olasılığın da Almanya’nın geleceği açısından belirleyici sonuçlar doğuracağını söylemek pekâlâ mümkün.
Almanya’daki Türk Diasporası Nasıl Etkilenir?
Ancak bu gelişmelerin en doğrudan hissedileceği kesimlerden biri, Almanya’daki göçmen toplulukları ve özellikle de Türk diasporası olacaktır. Zira AfD kısıtlayıcı bir göç politikasından yana, geri dönüş anlaşmalarına ivme kazandırmayı vaat ediyor, AB mülteci koruma sistemini eleştiriyor, İslami organizasyonların daha sıkı denetlenmesini ve antisemitizm ile daha etkili mücadele edilmesini savunuyor.
AfD’nin güç kazanması ve federal düzlemde iktidara ortak olması göç, vatandaşlık, din ve vicdan özgürlüğü gibi alanlarda bugüne kadar elde edilmiş kazanımların sorgulanmasına ya da aşınmasına yönelik tartışmaları da beraberinde getirebilir. Federal ve eyalet düzeyinde siyasi ağırlığın sağa kayması, göçmen kökenli ve Türk asıllı milletvekillerinin siyasi hareket alanını da daraltma potansiyeli taşımaktadır.
Bu çerçevede, Almanya’daki Türk diasporası açısından da önemli bir demokratik sınama ortaya çıkmaktadır. Geçmiş yıllarda elde edilen hakların korunabilmesi ve temsil gücünün sürdürülebilmesi için, Türk kökenli Alman vatandaşlarının demokratik katılım ve vatandaşlık bilinciyle hareket ederek seçim süreçlerine aktif biçimde katılmaları kritik önem taşımaktadır. Bu katılım, yalnızca bireysel kazanımların korunması açısından değil, aynı zamanda Almanya’nın demokratik çoğulculuğunun ve toplumsal istikrarının sürdürülebilmesi bakımından da belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu nedenle Türk diasporası içinde siyasi diyaloğun geliştirilmesi elzemdir.
Türkiye’deki otoriterleşme eğilimlerine, demokrasinin baskılanmasına ve meşru siyasi alanın daraltılmasına Türk diasporası içinden ve sosyal medya üzerinden verilen destek, hem Almanya’daki Türk toplumunun daha da parçalı bir yapıya bürünmesine yol açacak hem de ırkçılığa ve aşırı sağa karşı toplumsal mobilizasyonu zayıflatacaktır.
Sonuç olarak, AfD’nin Saksonya-Anhalt seçimlerinden güçlenerek çıkması, sonrasında hükûmet kurması, bu eyaletin ötesinde Almanya’daki siyasi iklimi belirgin biçimde etkileyecektir. Parti, göç ve kimlik politikalarındaki yaklaşımı nedeniyle Türkiye’ye ve Almanya’daki Türk kökenli nüfusa mesafeli bir siyasi çizgi izlemektedir.
Milliyetçi popülizm ve aşırı sağ eğilimlerle mücadele, siyasi ve toplumsal düzeyde daha karmaşık ve zor bir hâl alabilir. Bu durum hem güvenlik politikaları hem de toplumsal uyum tartışmaları açısından yeni gerilim alanları yaratacaktır. AfD’nin bir eyalette de olsa iktidara gelmesi, uluslararası kamuoyunda ve AB düzeyinde Almanya’ya yönelik siyasi algıyı olumsuz etkileyecektir. Bu durumun, Almanya’nın dış politik ilişkilerine, Avrupa içindeki konumuna, hatta iktisadi gelişmesine dahi dolaylı-dolaysız olumsuz yansımaları olacaktır. Bu olası gelişmelerin üzerinde dikkatle durmak, senaryolar ve olası çıkış yollarını tartışmak her zamankinden daha önemlidir.