Laboratuvardan Sofraya: Yapay Et Çağı mı Başlıyor?
Alternatif protein yatırımları hızla büyürken, yapay et çevresel bir çözüm olarak sunuluyor. Ancak büyük sermayenin fonladığı biyoteknoloji projeleri, kırmızı et alerjisi vakalarındaki artış ve bu iki olgu arasında bağlantı kuran iddialar etrafındaki tartışmalar da giderek derinleşiyor.
Beş yıl önce bitki bazlı gıdalar piyasaya sürüldüğünde büyük ses getirmişti. ABD merkezli bitki bazlı vejetaryen burger ve sosis üreticisi Beyond Meat, McDonald’s için McPlant ürününü üretmeye başlarken, rakibi Impossible Foods ise Burger King için etsiz Whopper’ı piyasaya sürmüştü. Fırın zinciri Greggs, büyük ilgi gören Quorn bazlı vegan sosisli ruloyu satışa çıkarırken, bu büyük pastadan pay almak isteyen Nestlé de yapay et bazlı burger serisini tanıtmıştı.
Bitki bazlı et alternatifleri; soya, bezelye veya buğday gluteni gibi yüksek proteinli bitkisel kaynaklar kullanılarak etin tat ve dokusunu taklit ediyor. Bu ürünler yaygınlaştıkça restoran menülerine girmeye, sadece vejetaryen ya da vegan ürünler sunan restoranlar da şehir merkezlerinde hızla görünürlük kazanmaya başladı.
Çevre dostu ve sürdürülebilir bir alternatif olarak piyasaya sürülen yapay et; hayvan refahını öncelediği, geleneksel et üretimine kıyasla daha düşük sera gazı salımı ve daha az su tüketimiyle üretildiği, ayrıca daha az kalori, daha düşük doymuş yağ oranı ve daha yüksek lif içeriğine sahip olduğu gerekçeleriyle pazarlanıyor.
Bezos Neden Yapay Et Sektörüne Yatırım Yapıyor?
Son yıllarda küresel ölçekte yapay et ve alternatif protein teknolojilerine yapılan yatırımlar dikkat çekici bir hızla arttı. Özellikle iklim değişikliği, sürdürülebilirlik ve gıda güvenliği gerekçeleriyle desteklenen bu dönüşümün öncüleri arasında dünyanın en zengin isimlerinden bazıları da yer alıyor. Bu alana yatırım yapan en dikkat çekici isimlerden biri Amazon’un kurucusu Jeff Bezos.
Bezos’un iklim girişimlerinin merkezinde Bezos Earth Fund yer alıyor. Bu fon, gıda ve tarım sistemlerini dönüştürmeyi, sığırlardan kaynaklanan metan salımını azaltmayı ve geleneksel ete alternatif çözümleri desteklemeyi hedefliyor. Fonun özellikle alternatif proteinler, yapay et ve bitki bazlı et üzerine araştırmalara kaynak ayırdığı biliniyor. Ayrıca “sürdürülebilir protein” alanında araştırma merkezleri kurulmasını da finanse ediyor. Bezos Earth Fund, sürdürülebilir alternatif proteinler geliştirmek ve tüketici seçeneklerini artırmak için 100 milyon dolarlık bir fon taahhüt etti; bu tutar, fonun gıda sistemini dönüştürmeye yönelik toplam 1 milyar dolarlık taahhüdünün bir bölümünü oluşturuyor. Bu kapsamda Imperial College London’da Bezos Centre for Sustainable Protein ve North Carolina State University’de Sustainable Protein Research Hub açıldı. Bezos Earth Fund iki merkeze de ayrı ayrı 30 milyon dolar destek sağlandı.
Bezos bir yandan “iklim duyarlılığı gerekçesiyle” gıda sistemlerini daha sürdürülebilir hâle getirmeyi amaçlayan projeleri desteklerken, diğer yandan kurucusu olduğu Amazon, küresel sera gazı emisyonlarını besleyen ekonomik yapının önemli aktörlerinden biri olmayı sürdürüyor. Şirketin devasa lojistik ağı ve yoğun enerji tüketimi, onu çevresel etkileri nedeniyle eleştirilerin odağında tutmaya devam ediyor. Dahası, yalnızca ticari faaliyetleri değil, İsrail ordusuna hizmet veren Nimbus Projesi gibi teknolojik ortaklıkları da büyük teknoloji şirketlerinin iklim politikaları ve etik sorumluluklarına ilişkin tartışmaları derinleştiriyor. Özellikle İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri operasyonların yol açtığı geniş ölçekli yıkımın ciddi bir çevresel tahribat ürettiğine dair bulgular dikkate alındığında, bu tür ortaklıklar Bezos’un iklim duyarlılığı söylemiyle sürdürülebilir gıda sektörüne yaptığı yatırımların tutarlılığı konusunda soru işaretleri doğuruyor.
Bill Gates: “Çoğu İnsan Kendi İsteğiyle Et Yemekten Vazgeçmeyecek”
Bill Gates de alternatif protein ve sürdürülebilir gıda sistemleri alanında en öne çıkan yatırımcılardan biri. Gates, bitki bazlı eti ve yapay eti sık sık geleceğin gıdası olarak tanımlıyor; ayrıca sera gazı salımını azaltmak için zengin ülkelerin sentetik sığır eti gibi alternatiflere yönelmesi gerektiğini savunuyor. Bu görüşünü yalnızca sözle değil, yatırımlarıyla da destekliyor.
Gates, burgerden tavuk nugget alternatiflerine kadar uzanan bitki bazlı ürünler geliştiren Beyond Meat ve Impossible Foods gibi şirketlerin yanı sıra, hayvan hücrelerinden laboratuvar ortamında et üreten gıda teknolojisi şirketi Upside Foods gibi girişimlere yatırımlar yaptı. Bunun yanında karbon nötr süt ürünleri sunmayı hedefleyen Neutral Foods’a da finansal destek sağladı. Gates Vakfı ise Good Food Institute gibi alternatif proteinler üzerine çalışan kuruluşlara hibe verdi. Bu yatırımlar, Gates’in gıda alanında daha düşük emisyonlu ve daha teknolojik çözümleri teşvik eden yaklaşımını gösteriyor. Ancak burada da, bu girişimlerin ne kadarının gerçekten yapısal dönüşüm sağladığı, ne kadarının ise büyük sermayenin yeni pazarlar yaratma stratejisi olduğu sorusu ortaya çıkıyor.
Gates, et tüketimini azaltmaya yönelik vejetaryenlik ve veganlık gibi yöntemlerin iyi seçenekler olduğunu, ancak çoğu insanın kendiliğinden et yemekten vazgeçmeyeceğini belirtiyor. Bu yüzden, et tüketimini azaltmak ve hayvancılığın çevresel etkisini düşürmek için alternatif et ürünlerinin gerekli olduğunu savunan Gates, “Birçok Amerikalı ömrü boyunca burger yemeye devam edecek. Bu yüzden, bunu hem çok daha pahalı olmayan hem de (lezzet olarak) daha kötü olmayan bir şekilde üretmenin yolunu bulmamız gerekiyor.” diyor. İklim değişikliği üzerine yazdığı kitabı tanıtmak için 2021 yılında MIT Technology Review Sunday’ye verdiği röportajda tüm zengin ülkelerin yüzde 100 sentetik sığır etine yönelmesi gerektiğini savunarak, ” Tat farkına alışabilirsiniz; ayrıca zamanla tadını daha da iyi hale getireceklerini iddia ediyorlar.” açıklamasında bulunmuştu.
“En yoksul 80 ülkenin sentetik sığır eti yiyeceğini sanmıyorum” diyen Gates’in kurucusu olduğu Bill ve Melinda Gates Vakfı, Afrika’da da genetik yöntemlerle inek başına düşen emisyonu azaltmaya odaklanan çalışmalarıyla öne çıkıyor. Vakıf, Sahra Altı Afrika’da hayvancılık gelişimini destekleyen geniş tarımsal programlar finanse ediyor; bu yatırımlar özellikle hayvan hastalıklarının önlenmesi, genetik ve yem üretimi gibi alanlara yoğunlaşıyor. Vakfın açıklamalarına göre bu çalışmalar, küçük ölçekli çiftçilerin ve göçebe hayvancılıkla uğraşan toplulukların gıda güvenliğini ve hane gelirini artırmayı hedefliyor.
Kırmızı Et Alerjisi: Alfa-Gal Sendromu
Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC), 2023 yılında yayınladığı bir basın açıklamasıyla, 2010 ile 2022 yılları arasında yaklaşık 450 bin Amerikalının alfa-gal sendromuna yakalanmış olabileceğini duyurdu. Alfa-gal sendromu, bazı kene türlerinin ısırması sonucunda ortaya çıkan bir kırmızı et alerjisi olarak biliniyor. ABD’de bu sendromla en sık ilişkilendirilen tür ise Amblyomma americanum adlı kene.
Kırmızı et alerjisine ilişkin ilk vakalar 2000’li yılların başında kayda geçti. Ancak 2009 yılında biri ABD’de, diğeri Avustralya’da çalışan iki ayrı araştırma grubu, bu sıra dışı vakalar ile kene ısırıkları arasındaki bağlantıya dikkat çeken bilimsel çalışmalar yayımladı. Alfa-gal, insanlar ve bazı büyük maymunlar dışında çoğu memelinin hücrelerinde bulunan bir molekül. Son yıllarda yapılan araştırmalar da bu molekülün, sendromla ilişkilendirilen bazı kene türlerinin tükürüğünde bulunduğunu ortaya koydu.
Mevcut bilimsel hipoteze göre, kenenin tükürüğünde bulunan ve henüz tam olarak tespit edilemeyen bazı bileşenler, ısırılan kişinin bağışıklık sistemini alfa-gal molekülüne karşı aşırı duyarlı hâle getiriyor. Böylece alfa-gal molekülü daha sonra tekrar vücuda girdiğinde alerjik reaksiyon ortaya çıkıyor. Bu alerji yalnızca kırmızı et tüketildiğinde görülüyor; tavuk veya hindi yenildiğinde ise ortaya çıkmıyor. Bunun nedeni, tavuk ve hindinin memeli hayvanlar olmaması ve alfa-gal molekülünü taşımamaları. Hastalık; kurdeşen ve mide bulantısından ağır anafilaksiye, hatta bazı durumlarda ölüme kadar uzanabilen ciddi sonuçlara yol açabiliyor.
ABD’de son zamanlarda çiftliklere kutular içinde kene bırakıldığına dair iddialar sıkça gündeme geliyor. Geleneksel medya bu iddiaları çoğunlukla komplo teorisi olarak değerlendirip reddetse de, sosyal medya platformlarındaki paylaşımlar farklı bir tablo sunuyor. Çok sayıda sosyal medya kullanıcısı çektikleri videolar ve yaptıkları paylaşımlarda yaşadıkları bölgelerde ve çiftliklerinde son yıllarda kene sayısının belirgin biçimde arttığını, buna paralel olarak alfa-gal sendromunun da daha sık duyulmaya başladığını dile getiriyor. Bu iddiaları doğrulayan resmî veriler bulunmasa da, konu çevrimiçi platformlarda tartışılmaya devam ediyor.
Gates Vakfı, Oxitec ve Genetik Kene Projesi
Tartışmaları besleyen unsurlardan biri de Bill & Melinda Gates Vakfı ile İngiliz biyoteknoloji şirketi Oxitec arasında kurulan iş birliği oldu. Oxitec, 24 Mayıs 2023’te yaptığı bir basın açıklamasıyla sığırlara zarar veren “Asya mavi kenesi” (Rhipicephalus microplus) ile mücadele etmek amacıyla genetik temelli biyolojik bir kontrol programı başlattığını duyurdu. Şirket, kimyasal ilaçlara alternatif oluşturacak ve çevreye daha az zarar verecek “Friendly™” adlı bir biyolojik çözüm geliştirmeyi hedeflediğini açıkladı. Projenin İskoçya’daki Roslin Institute ile iş birliği içinde yürütüleceği de belirtildi.
Oxitec ayrıca Bill & Melinda Gates Vakfı’nın programa 4,8 milyon dolar destek sağladığını duyurdu. Şirket, bu fon sayesinde Roslin Institute ile birlikte kene kontrolüne yönelik çözümü geliştirmeye başlayacaklarını açıkladı. Programın temel amacı, Rhipicephalus microplus türünün üremesini kontrol altına almak ve sığırlara taşıdığı hastalıkların yayılmasını azaltmak.
CDC’nin alfa-gal sendromuna ilişkin verileri ile Gates Vakfı’nın bu projeye verdiği desteği birbiriyle ilişkilendiren bazı çevreler, kırmızı et alerjisinin yaygınlaşmasının arkasında bu tür çalışmaların olabileceğini öne sürdü. Buna karşı çıkanlar ise CDC’nin sözünü ettiği vakaların büyük bölümünün Oxitec’in üzerinde çalıştığı Rhipicephalus microplus ile değil, farklı bir tür olan Amblyomma americanum ile bağlantılı olduğuna dikkat çekiyor. Bununla birlikte CDC, alfa-gal sendromuna yalnızca tek bir kene türünün yol açtığını söylemiyor; başka türlerin de benzer etkiler oluşturabileceği ihtimalini açık bırakıyor.
Geleneksel Hayvancılığa Dönüş Çözüm Olabilir mi?
Gates, 2018 yılında o dönem Twitter olarak bilinen X platformunda yaptığı bir paylaşımda şu ifadeyi kullanıyordu: “Dünyadaki tüm sığırlar bir araya gelip kendi ülkelerini kursa, sera gazı emisyonlarında dünyanın üçüncü büyük ülkesi olurdu.” Bu benzetme hayvancılığın iklim krizi üzerindeki etkisine dair uzun süredir devam eden tartışmaların özünü yansıtıyor. Ancak gerçekten de sorunun kaynağı hayvancılığın kendisi mi, yoksa bugün egemen olan üretim biçimleri mi?
Hayvancılığın sera gazı salımları üzerindeki etkisine dair araştırmalar farklı sonuçlar ortaya koyuyor. Mevcut tahminler, küresel emisyonların yaklaşık yüzde 10 ila 20’sinin hayvancılıktan kaynaklandığını gösteriyor. Buna rağmen çalışmaların büyük bölümü, sektörü iklim değişikliğine yol açan temel etkenlerden biri olarak değerlendiriyor.
Bazı araştırmalar ise söz konusu verilerin nasıl üretildiği ve hangi hayvancılık modellerini temel aldığı sorusuna dikkat çekiyor. Avrupa Araştırma Konseyi (ERC) tarafından desteklenen ve 13 kurumun katılımıyla yürütülen PASTRES projesinin 2021 tarihli raporu, hayvancılık ile iklim değişikliği arasındaki ilişkiyi üretim yöntemleri üzerinden yeniden ele alıyor. Rapora göre, hayvancılığın neden olduğu sera gazı emisyonlarına ilişkin veriler büyük ölçüde gelişmiş ülkelerde yaygın olan endüstriyel hayvancılık modeline dayanıyor; bu nedenle ortaya çıkan genel tablo tüm hayvancılık biçimlerini eşit ölçüde temsil etmiyor. Raporda ayrıca, fosil yakıt kullanımı ve endüstriyel yem üretimine bağımlılığı nedeniyle endüstriyel hayvancılığın en yüksek karbon emisyonuna sahip üretim sistemi olduğu vurgulanıyor.
Buna karşılık rapor, çevresel etkileri görece daha düşük olan geleneksel (ekstansif) hayvancılık ile pastoral (göçebe) hayvancılığın iklim ve gıda tartışmalarında yeterince dikkate alınmadığına dikkat çekiyor. Özellikle kurak ve yarı kurak bölgelerde uygulanan geleneksel hayvancılığın, doğru yönetildiğinde ekosistem üzerinde olumlu etkiler oluşturabileceği belirtiliyor. Otobur hayvanların bitkisel lifleri sindirerek toprağı besleyen gübre üretmesi, yüzeydeki sert tabakayı kırarak suyun toprağa nüfuzunu kolaylaştırması ve bitki-toprak döngüsünü desteklemesi bu katkılar arasında sayılıyor. Dönüşümlü otlatma (rotational grazing) gibi yöntemlerin ise toprağın karbon tutma kapasitesini artırabileceği ve bu yolla hayvancılıktan kaynaklanan emisyonların dengelenmesine katkı sağlayabileceği ifade ediliyor.
Raporda, bu yönleriyle geleneksel hayvancılığın iklim değişikliğiyle mücadele ve gıda güvenliği açısından potansiyel bir çözüm unsuru olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulanıyor. Aynı zamanda, geçimini hayvancılıkla sağlayan milyonlarca insanın ve göçebe çoban topluluklarının da bu tartışmalara daha fazla dahil edilmesi gerektiği belirtiliyor.
Bitkisel et üretimi ise raporda kısa vadede endüstriyel hayvancılığın yol açtığı çevresel sorunları azaltabilecek bir alternatif olarak ele alınıyor. Ancak bu sektörün yaygınlaşması durumunda oluşacak üretim modellerinin çevresel etkilerinin henüz öngörülemediği ve uzun vadede insan sağlığı üzerindeki sonuçlarının daha fazla bilimsel araştırma gerektirdiği ifade ediliyor. Beslenme uzmanlarının görüşlerine yer verilen değerlendirmelerde, insanların çoğunun omnivor beslenme yapısına sahip olduğu, bazı besin öğelerini bitkisel, bazılarını ise hayvansal kaynaklardan daha etkin şekilde karşıladığı belirtiliyor.
Genel çerçevede rapor, hem çevresel sürdürülebilirlik hem de insan sağlığı açısından, doğa ile uyumlu yöntemlerle üretilmiş bitkisel ve hayvansal gıdaları içeren dengeli bir beslenme modelinin önemine işaret ediyor. Bu bağlamda, yalnızca yeni teknolojik çözümlere odaklanmak yerine, geleneksel ve sürdürülebilir hayvancılık yöntemlerinin de politika ve teşviklerle yeniden değerlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor. (P)