İklim Krizinin Yeni Pazarı: Güneşi Karartma Teknolojileri ve Atmosfer Kontrolü
Bill Gates gibi teknoloji milyarderlerinin de destek verdiği güneş jeomühendisliği, iklim krizine karşı küresel sıcaklık artışını frenleyebilecek hızlı bir müdahale seçeneği olarak sunulurken yeni bir yatırım alanına dönüşüyor. Ancak atmosferi değiştirmeyi hedefleyen bu girişimler; çevresel riskler, denetim boşluğu ve “yeni iklim sömürgeciliği” tartışmaları nedeniyle eleştiriliyor.
Bir zamanlar bilim kurgu olarak görülen, güneş ışığını yansıtan parçacıkları üst atmosfere salarak dünyayı soğutma fikri, bugün araştırmacılar tarafından ciddi biçimde tartışılan bir iklim müdahalesi seçeneğine dönüşmüş durumda. Stratosferik Aerosol Enjeksiyonu (SAI) adı verilen bu teknik, volkanik patlamaların geçici soğutma etkisini taklit ederek küresel ısınmayı dengelemeyi amaçlıyor. Güneş radyasyonu yönetimi (Solar Radiation Modification – SRM) ya da güneş jeomühendisliği olarak da bilinen bu yaklaşım, güneş ışığını uzaya geri yansıtarak gezegeni serinletmeyi hedefleyen çeşitli varsayımsal teknikleri kapsıyor. Bunlar arasında stratosfere sülfat parçacıkları salınması, okyanus üzerindeki bulutların tuzlu su aerosolleriyle beyazlatılması ve uzay aynaları gibi öneriler yer alıyor.
Bu konu, özellikle Bill Gates gibi milyarderlerin de finansal destek verdiği küçük bir grup önde gelen iklim bilimcinin hükûmetleri ve uluslararası kurumları daha fazla araştırma ve deney için teşvik etmesiyle yeniden gündeme geldi. Bu bilim insanları, Birleşmiş Milletler (BM) ve siyasetçilerin gerekli sera gazı kesintileri konusunda uzlaşamaması hâlinde iklim krizine karşı bir “B planı”na ihtiyaç duyulacağını savunuyor ve ABD hükûmeti başta olmak üzere diğer ülkelerin büyük bir uluslararası araştırma programını finanse etmesi gerektiğini ileri sürüyor.
Ancak güneş jeomühendisliği hâlâ son derece tartışmalı bir alan; bazı bilim insanları bunun küresel ısınmayı yavaşlatmak için hızlı ve görece ucuz bir araç olabileceğini düşünürken, diğerleri bunun üst atmosferde uygulanmasının yağış düzenlerini kalıcı biçimde değiştirebileceğinden ve iklim sisteminde öngörülemez sonuçlar doğurabileceğinden endişe ediyor.
Şeffaflık Tartışmaları: İptal Edilen ve Durdurulan Güneşi Karartma Girişimleri
Bill Gates’in finansal destek verdiği ve Harvard Üniversitesi bünyesinde yürütülen Stratosferik Kontrollü Pertürbasyon Deneyi (SCoPEx) projesi, güneş ışığını kısmen engelleyerek küresel soğutma etkisi yaratma fikrini test etmeyi amaçlayan bir jeomühendislik girişimiydi. Projenin odağında, stratosfere toksik olmayan kalsiyum karbonat tozu salınarak bu maddenin atmosferde nasıl davrandığının incelenmesi vardı. Araştırmacılar, kalsiyum karbonatın (CaCO3) sülfat aerosollerine göre daha uygun bir seçenek olabileceğini, hatta bazı koşullarda ozon tabakasına zarar veren bileşenlerle etkileşime girerek farklı sonuçlar doğurabileceğini öne sürüyordu.
Ancak girişim, çevresel riskler, öngörülemeyen hava olayları yaratabileceği endişesi ve fosil yakıt kullanımını azaltma çabalarını zayıflatabileceği yönündeki eleştiriler nedeniyle uzun süredir tartışma konusu oldu. İlk test için İsveç’in kuzeyindeki Esrange Uzay Merkezi seçilmişti. Fakat bölgede yaşayan Saami topluluğu ile çevre örgütlerinin tepkisi üzerine 2021’de planlanan deney iptal edildi. Harvard, uzun süre tartışma yaratan bu projeden Mart 2024’te yayımladığı bir açıklamayla vazgeçtiğini duyurdu.
Aynı şekilde 2024 yılında Kaliforniya’nın kuzeyindeki San Francisco Körfezi’nde yer alan Alameda şehrinde gerçekleştirilen bir güneş jeomühendisliği deneyi, yetkililere önceden bilgi verilmeden yapıldığı ortaya çıkınca kamuoyunda tepki topladı. Tuzlu su püskürtme sistemleri kullanılarak okyanus üzerinde bulutları daha yansıtıcı hâle getirmeyi amaçlayan bu çalışma, güneş ışığını azaltarak yerel iklimi etkileme potansiyeli taşıyordu. Washington Üniversitesi liderliğinde yürütülen deney, yerel yönetimin haberdar edilmediğini açıklaması ve itirazı üzerine yalnızca 20 dakika sürebildi.
Soruşturmalar, bu kısa süreli testin aslında çok daha geniş kapsamlı bir araştırma programının parçası olduğunu ortaya koydu. POLITICO’nun E&E News birimi tarafından incelenen finansman başvuruları, e-postalar ve diğer belgeler, araştırmacıların deney öncesinde bile bağışçılar ve danışmanlarla Kuzey Amerika, Şili ve Güney-Orta Afrika kıyıları gibi farklı bölgelerde yaklaşık 10 bin kilometrekareyi kapsayacak daha büyük ölçekli bir bulut beyazlatma projesini görüştüğünü gösterdi. Üniversiteye ait 2023 tarihli “Deniz Bulutlarını Beyazlatma Programı” planında, bu ölçekteki uygulamaların atmosferde uzaydan bile gözlemlenebilecek düzeyde değişiklikler yaratabileceği ifade ediliyordu. Plana göre büyük ölçekli deneyin hayata geçirilmesi, Alameda’daki pilot testin başarılı olmasına bağlıydı. Mevcut kayıtların ise, araştırmacıların ve finansörlerin bu daha büyük projeden vazgeçip vazgeçmediğine dair net bir bilgi sunmadığı belirtiliyor.
Deney, özellikle şeffaflık eksikliği nedeniyle eleştirilerin odağı hâline gelirken, uzmanlar çalışmaların kamuoyu ve yasa yapıcılar bilgilendirilmeden yürütüldüğünü ifade etti. Washington Üniversitesi ise eleştirilere verdiği yanıtta, deneyin ölçeğinin ve potansiyel etkilerinin kamuoyunda yanlış değerlendirildiğini savundu. Araştırma ekibinin daha önce bilimsel yayınlarda açık deniz testlerine dair planlarını şeffaf biçimde paylaştığını ifade ederek gizlilik iddialarını da reddetti.
Stratosferik Aerosol Enjeksiyonu: Atmosfere Parçacık Salmak Neden Riskli?
Scientific Reports dergisinde yayımlanan bir çalışma Stratosferik Aerosol Enjeksiyonu kısaca SAI’nin kağıt üzerinde basit bir soğutma çözümü gibi görünse de pratikte çok daha karmaşık, pahalı ve riskli olduğunu savunuyor. Araştırmacılar, yöntemin etkisinin yalnızca ne kadar materyal enjekte edildiğine değil; bunun hangi enlemde, hangi yükseklikte, ne zaman ve ne kadar miktarda yapıldığına bağlı olduğunu vurguluyor. Özellikle kutuplara yakın enjeksiyonların tropikal musonları bozabileceği, ekvatora yakın uygulamaların ise jet akımlarını ve küresel hava dolaşımını değiştirebileceği belirtiliyor.
Çalışma, SAI’nin kağıt üzerinde iklimi soğutabilecek bir yöntem gibi görünse de, pratikte sanıldığından çok daha karmaşık, pahalı ve riskli olduğunu vurguluyor. Araştırmacılar, çoğu modelin Pinatubo Yanardağı’nın 1991’deki patlamasını temel aldığını hatırlatıyor; bu patlama gerçekten de birkaç yıl boyunca küresel sıcaklıkları düşürmüş olsa da aynı zamanda Hindistan musonunu bozmuş, Güney Asya’da yağışları azaltmış ve ozon tabakasında incelmeye yol açmıştı. Bu yüzden sülfat aerosollerine dayalı SAI yönteminin, yalnızca ısınmayı hafifletmekle kalmayıp asit yağmuru ve toprak kirliliği gibi yan etkilerinin de olabileceği belirtiliyor.
Bu riskler nedeniyle bilim insanları kalsiyum karbonat, alümina, titanyum dioksit, kübik zirkonya ve elmas gibi alternatif parçacıkları inceliyor. Ancak çalışmaya göre bu parçacıkların sadece ışığı iyi yansıtması yetmiyor; yeterince bol, ucuz ve her yıl büyük miktarlarda üretilebilir olmaları da gerekiyor. Araştırmacılar ayrıca bu parçacıkların atmosferde tek tek ve çok küçük boyutta kalması gerektiğini; ancak önerilen mineral maddelerin çoğunun birbirine yapışıp büyük kümeler oluşturma eğiliminde olduğunu söylüyor. Bu da hem güneş ışığını yansıtma etkisini azaltıyor hem de parçacıkların atmosferde nasıl davranacağını öngörmeyi zorlaştırıyor.
Bir diğer önemli nokta, jeomühendisliğin sadece teknik değil, aynı zamanda uluslararası yönetişim problemi oluşturması. Testlerin yol açabileceği zararların kim tarafından karşılanacağı, bu süreçte kazananların ve kaybedenlerin kim olacağı ve farklı ülkelerin nasıl korunacağı gibi sorular henüz netleşmiş değil. Harvard Üniversitesi’nde uygulamalı fizik ve kamu politikası profesörü olan David Keith, jeomühendislik konusunda “çok sayıda gerçek kaygı” bulunduğunu kabul ediyor ve kalsiyum karbonat atmosfere salınmadan önce etkilerinin kesin olarak bilinemeyeceğini söylüyor. Keith, bu tür testlerin yol açabileceği ikincil zararlar için küçük ülkeleri tazmin etmeye yönelik bir “risk havuzu” kurulmasını önerse de, uzmanlara göre bu tür bir ödeme yaşanamaz koşullar nedeniyle yerinden edilen insanlar için yeterli bir çözüm sunmuyor.
ABD, Brezilya ve Suudi Arabistan’ın 2019’da küresel jeomühendislik planlarına ilişkin Birleşmiş Milletler değerlendirmesini engellemiş olması, bu alanda ortak bir zemin bulmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Bu yüzden herhangi bir deneyin risklerini, kazananlarını ve kaybedenlerini değerlendirebilmek için uluslararası iş birliği zorunlu görülüyor.
Uzmanlar, bu teknolojilerin hava düzenlerini bozabileceğini, tarım, yaban hayatı ve insan sağlığı üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratabileceğini belirtiyor. Fosil yakıt kullanımından vazgeçilmeden bu tür müdahalelerin ani şekilde sonlandırılması durumunda ise sıcaklıkların hızla artabileceği ve bunun “sonlandırma şoku” olarak adlandırılan tehlikeli bir sürece yol açabileceği uyarısı yapılıyor.
Güneş jeomühendisliği yöntemleri, iklim krizinin temel nedenlerini ortadan kaldırmak yerine sera gazlarının etkilerini geçici olarak bastırmayı hedefliyor. Sülfat bazlı parçacıkların ise asit yağmurları, solunum yolu hastalıkları ve ozon tabakasında incelmeye neden olabileceği ifade ediliyor. Bu nedenle uzmanlar, önceliğin ekonomik açıdan daha uygulanabilir ve güvenli görülen yenilenebilir enerji teknolojilerine ve sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik kalıcı çözümlere verilmesi gerektiğini vurguluyor. Temel yaklaşımın ise güneş ışığını yapay biçimde azaltmaya yönelik müdahaleler yerine fosil yakıtlardan çıkışı hızlandıran ve enerji dönüşümünü destekleyen politikalar olması gerektiği belirtiliyor.
İklim Mühendisliği Pazarındaki Şirketleşme, Kâr Yarışı ve Soğutma Kredileri
Uzun süre bilimsel çevrelerde marjinal bir fikir olarak görülen bu teknoloji, son yıllarda teknoloji şirketleri ve yatırımcıların yoğun ilgisiyle hızla büyüyen bir alana dönüştü. Özellikle stratosfere yansıtıcı parçacıkların salınmasını öngören SAI gibi yöntemler üzerinde ciddi araştırmalar yürütülüyor. Teknoloji milyarderleri ve risk sermayesi şirketleri, bu alanı geleceğin önemli teknolojilerinden biri olarak görüyor.
Bu eğilimin en dikkat çekici örneklerinden biri, ABD-İsrail merkezli Stardust Solutions adlı girişim oldu. 2023’te eski İsrail hükûmeti fizikçileri tarafından kurulan ve yönetilen şirket stratosferik aerosol enjeksiyonunu ticarileştirmek için 60 milyon dolar topladı; Bu da Stardust’ı, atmosfere parçacık püskürterek dünyayı soğutma stratejileri geliştiren şirketler arasında bugüne kadarki en büyük yatırımı alan girişim hâline getiriyor.
Stardust Solutions bunun öncesinde, büyük bölümü Kanada-İsrail merkezli bir şirket olan AWZ Ventures tarafından sağlanan ve İsrailli enerji şirketi SolarEdge’in de küçük çaplı katkı sunduğu yaklaşık 15 milyon dolarlık girişim sermayesi yatırımı aldı. Stardust, İsrail Savunma Bakanlığından herhangi bir finansman almadığını ve İsrail hükûmetiyle bağlantısı bulunmadığını açıklasa da, şirkete girişim sermayesi yatırımı sağlayan AWZ Ventures’ın ortakları ve stratejik danışmanları arasında Mossad, Shin Bet, Unit 8200, CIA ve FBI gibi istihbarat ve güvenlik kurumlarında görev yapmış eski üst düzey isimler bulunuyor. AWZ Ventures ayrıca İsrail’de yapay zekâ tabanlı gözetim ve güvenlik teknolojilerine de yatırım yapıyor. Bunlar arasında, Gazze savaşında kullanılan yüz tanıma sistemleriyle gündeme gelen Corsight AI da bulunuyor.
Stardust bu alana giren tek şirket değil. 2022’de kurulan ABD merkezli Make Sunsets adlı girişim de hava balonları aracılığıyla stratosfere kükürt dioksit salarak gezegeni geçici olarak soğutmayı hedefliyor. Şirket, internet sitesinde 10 dolarlık “Cooling Credits” satarak bir gram SO2 saldığını ve bunun bir ton karbon salımının bir yıllık ısınma etkisini dengelediğini iddia ediyor. ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA), 2026’nın başlarında Make Sunsets şirketinden faaliyetlerine ilişkin daha fazla bilgi talep etmiş, EPA Yöneticisi Lee Zeldin, o dönemde yaptığı açıklamada, “Risk sermayedarları tarafından desteklenen bireylerin, ‘soğutma kredisi’ satmak için atmosfere havaya kirletici parçacıklar salması fikri, iklim aşırılığının sağduyunun önüne geçtiğini gösteriyor.” demişti.
Bu gelişmeler, böylesine büyük etkiler doğurabilecek teknolojilerin özel şirketlerin kontrolüne geçmesi yönündeki kaygıları artırıyor. Kâr odaklı şirketlerin riskleri küçümsemesi, faydaları abartması ve teknolojiyi hızla ticarileştirmesi tehlikeli görülüyor. Ayrıca bu teknoloji bir kez devreye girerse uzun yıllar istikrarlı biçimde sürdürülmesi gerekebilir. Ancak ekonomik krizler, savaşlar, siyasi değişimler ya da şirket iflasları karşısında bunun nasıl güvence altına alınacağı belirsizliğini koruyor.
Küresel Denetim Açığı: ABD ve Avrupa Güneş Jeomühendisliğine Neden Farklı Bakıyor?
Güneş Jeomühendisliği konusunda Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa Birliği arasında belirgin bir yaklaşım ayrılığı oluşmuş durumda. ABD, özel sektör destekli araştırmaları hızlandırırken; Avrupa, bu teknolojilerin küresel sonuçlar doğurabileceğini belirterek daha ihtiyatlı bir tutum benimsiyor ve uluslararası denetim mekanizmaları oluşturulmadan uygulamaya geçilmemesi gerektiğini savunuyor. Böylece yapay zekâ ve genetik mühendisliği gibi alanlarda görülen transatlantik ayrışma, iklim mühendisliği konusunda da ortaya çıkıyor.
ABD’de güneş jeomühendisliği araştırmaları büyük ölçüde özel sermaye desteğiyle ilerliyor. Bill Gates ile Facebook destekli Open Philanthropy, Harvard Üniversitesi’nin programlarına finansman sağlarken; University of Chicago, Colorado State University, Cornell University ve Princeton University gibi kurumlarda da benzer projeler yürütülüyor. Silikon Vadisi çevreleri bu teknolojileri, iklim krizine hızlı ve düşük maliyetli bir müdahale aracı olarak değerlendiriyor. Avrupa’da ise güçlü bir küresel yönetişim sistemi olmadan bu teknolojilerin ilerletilmesine karşı çıkılıyor.
ABD uluslararası sınırlamalara mesafeli yaklaşmayı sürdürürken, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (Convention on Biological Diversity) kapsamında biyoçeşitliliği tehdit eden güneş mühendisliği uygulamalarını sınırlandıran düzenlemeleri onaylamayan ülkeler arasında yer alıyor. Ayrıca United Nations Environment Assembly bünyesinde bu teknolojilere ilişkin küresel denetim mekanizması oluşturulmasına yönelik girişimlere de destek vermedi. İsviçre’nin BM uzman grubu kurulmasına ilişkin önerisi, uzlaşma sağlanamayınca geri çekildi.
Bununla birlikte bu teknolojiye yönelik küresel çapta ciddi eleştiriler bulunuyor. 17 Ocak 2022’de, dünyanın dört bir yanından 60’tan fazla kıdemli iklim bilimci ve yönetişim uzmanı, güneş jeomühendisliğinin küresel ölçekte adil ve etkili biçimde yönetilemeyeceğini savunarak kullanılmaması çağrısında bulundu. Şimdiye kadar 625’ten fazla bilim adamı “Non-Use Agreement” çağrısına desteğini açıkladı.
Öte yandan uluslararası bir yönetişim çerçevesi olmadan, güneş jeomühendisliğinin tek taraflı uygulanma riski artıyor. Uzmanlar, yeterli denetim olmamasının özel şirketler ve yatırım fonlarının bu alanda şeffaf olmayan biçimde etkili hâle gelmesine yol açabileceği uyarısında bulunuyor. Özellikle Elon Musk ve Peter Thiel gibi teknoloji milyarderlerinin gelecekte siyasi karar alma süreçlerini güneş jeomühendisliği lehine etkileyebileceği değerlendiriliyor.
İklim Teknolojilerinin Silah Olarak Kullanılacağı Endişesi
İklim teknolojilerinin, özellikle de güneş jeomühendisliği gibi müdahale yöntemlerinin, gelecekte askeri ya da jeopolitik amaçlarla kötüye kullanılabileceği endişesi uzun süredir gündemde. Bu kaygının tarihsel arka planında, Vietnam Savaşı sırasında ABD’nin yürüttüğü Popeye Operasyonu yer alıyor. 1967-1972 yılları arasında gerçekleştirilen bu gizli operasyonda, ABD Hava Kuvvetleri Tayland’dan kalkan uçaklarla Ho Chi Minh Yolu üzerinde bulut tohumlama yaptı; gümüş iyodür kullanarak muson yağmurlarını 30-45 gün uzattı, yolları çamur deryasına çevirdi ve heyelanlarla Kuzey Vietnam’ın ikmal hatlarını felç etti. “Make mud, not war” sloganıyla anılan operasyon, hava durumunun doğrudan bir savaş silahı olarak kullanıldığı nadir örneklerden biri olarak hafızalara kazındı.
Bu tür örnekler, iklim teknolojilerinin yalnızca iklim krizine yanıt veren teknik araçlar olmadığını, aynı zamanda stratejik ve askeri riskler de taşıdığını hatırlatıyor. 1977 tarihli Çevresel Değişiklik Sözleşmesi (ENMOD), çevresel değişim tekniklerinin savaşta kullanılmasını yasaklasa da, denetim ve doğrulama sorunları nedeniyle kaygılar tamamen ortadan kalkmış değil.
“Yeni İklim Sömürgeciliği”: Kararları Kim Alacak, Bedeli Kim Ödeyecek?
Palestinian Institute for Climate Strategy’nin kurucusu Mohammed Usrof, Geoengeneering Monitor için kaleme aldığı makalesinde güneşi karartmayı amaçlayan güneş jeomühendisliği projelerini “yeni iklim sömürgeciliği” olarak tanımlıyor. Ona göre bu teknoloji artık yalnızca teorik bir bilimsel fikir değil; kamu fonları, devlet kurumları ve özel şirketlerin desteğiyle siyasi ve ticari bir altyapıya dönüşmüş durumda. Özellikle Birleşik Krallık’ta ARIA aracılığıyla yürütülen deneyler, güneş jeomühendisliğinin giderek normalleştirildiğinin göstergesi olarak sunuluyor.
Makalenin temel tezlerinden biri, güneş jeomühendisliğinin iklim krizinin nedenlerini çözmediği, yalnızca etkilerini geçici olarak maskelediğidir. Stratosferik aerosol enjeksiyonu teorik olarak küresel sıcaklığı düşürebilir; ancak fosil yakıt kullanımı, ekolojik yıkım ve okyanus asitlenmesi gibi temel sorunları ortadan kaldırmaz. Üstelik bu sistem sürekli yeniden müdahale gerektirdiği için dünyayı uzun vadeli teknik bağımlılığa açık hâle getirir.
Makalede, güneş jeomühendisliğindeki en büyük tehlikenin yalnızca çevresel riskler değil, teknolojinin siyasi yapısı olduğu savunuluyor. Karar alma gücünün belirli devletler, şirketler ve yatırım ağlarında toplanacağı; buna karşılık ortaya çıkabilecek olumsuz sonuçların özellikle Küresel Güney ülkelerini etkileyeceği belirtilirken, “dünyanın sıcaklığını düşürme” söyleminin de bu eşitsizlikleri görünmez kıldığı ifade ediliyor. Ortalama sıcaklık düşse bile yağış düzenlerindeki değişimlerin özellikle Sahel, Güney Asya ve benzeri kırılgan bölgelerde ciddi sonuçlar doğurabileceği; böylece bazı toplumların iklimsel riskleri üstlenirken kararların başka merkezlerde alınacağı bir düzenin ortaya çıkacağı ileri sürülüyor.
Usrof, Stardust Solutions örneğini bu sürecin somut bir göstergesi olarak ele alıyor. Şirketin büyük yatırımlar toplaması, patentler alması ve saha deneylerine hazırlanması; güneş jeomühendisliğinin kamusal bir araştırma alanından çıkarak jeopolitik ve ticari rekabet alanına dönüştüğünü gösteren gelişmeler arasında değerlendiriliyor. Özellikle şirketin yatırım ağlarının savunma ve istihbarat çevreleriyle ilişkileri, bu teknolojilerin yalnızca iklim politikası değil, güvenlik ve güç stratejileriyle de bağlantılı biçimde geliştiği görüşünü güçlendiriyor.
Usrof makalesini şu çarpıcı tespitle sonlandırıyor:
“Kitlesel yıkımların yaptırımsız biçimde sürdüğü ve onlarca yıllık müzakerelere rağmen fosil yakıt genişlemesinin devam ettiği bir politik-ekonomik düzende, atmosfer müdahalelerinin adil biçimde yönetileceğine dair inanç gerçekçi değildir. Gökyüzü bir kâr aracına dönüştürülemez; sonuçlarına kimin katlanacağına gücün karar verdiği yeni bir tahakküm alanı hâline getirilemez.” (P)