CDU-SPD

Alman Federal Hükûmetinin Bir Yıllık Bilançosu

Almanya’da CDU/CSU ile SPD’nin kurduğu büyük koalisyon hükûmeti ilk yılını geride bıraktı. Friedrich Merz’in siyasi liderliğinde şekillenen bu süreç, krizler, yön değişiklikleri ve kamuoyunda tartışma yaratan çıkışlarla da anılıyor. Bir yıl boyunca inişli çıkışlı bir performans sergileyen Alman hükûmetinin, hem siyasi hezimetlerine hem de öne çıkan başarılarına yakından bakalım.

Alman Federal Hükûmetinin Bir Yıllık Bilançosu
Almanya şansölyesi Friedrich Merz (CDU) ve koalisyon ortağı SPD'li Maliye Bakanı Lars Klingbeil | Fotoğraf: shutterstock.com | Değişiklikler: Perspektif

23 Şubat 2025 tarihinde Almanya‘daki Federal Meclis seçimlerinin ardından kurulan CDU/CSU-SPD büyük koalisyonu, ülkede uzun süredir devam eden siyasi belirsizlik ve ekonomik durgunluk atmosferinde göreve başlamıştı. Friedrich Merz’in şansölyeliğindeki yeni hükûmet, bir yandan ülkeye yeniden “istikrar” vaat ederken diğer yandan derinleşen toplumsal kutuplaşma, artan yaşam maliyetleri, göç tartışmaları ve Avrupa’daki güvenlik krizleriyle karşı karşıya kaldı. Aradan geçen bir yılın sonunda büyük koalisyonun performansı, Almanya’nın geleceğine dair umutlar kadar soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.

Kırılgan Zemindeki Büyük Koalisyon

Ülkede merkez sağ (CDU/CSU) ile merkez sol (SPD) arasında kurulan koalisyon, 10 Nisan 2025 yılında uzun gel-gitler sonrasında mutabakata vardığı koalisyon protokolünü kamuoyuna sunmuştu.

Koalisyon henüz kurulmadan önce, CDU/CSU ile SPD arasındaki istikşafi görüşmelerin en tartışmalı başlıklarından biri Almanya’nın katı mali disiplin kuralı olan “borçlanma freni” (Schuldenbremse) olmuştu. Haftalar süren müzakerelerin ardından taraflar, özellikle artan güvenlik kaygıları ve Avrupa’daki jeopolitik gelişmeler nedeniyle savunma harcamalarının bu sınırlamanın dışında tutulması konusunda uzlaşmıştı. Buna göre, gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 1’ini aşan savunma harcamalarının borçlanma freni kapsamından çıkarılması kararlaştırıldı. Ayrıca altyapı ve dönüşüm projeleri için 500 milyar avroluk özel bir fon oluşturulmasının önü açıldı. Bu adımların hayata geçirilebilmesi için CDU/CSU, SPD ve Yeşiller’in desteğiyle anayasa değişikliğine gidildi.

Büyük koalisyon ilk krizini ise Friedrich Merz’in kendi koalisyonu tarafından şansölye olarak seçilmemesiyle yaşadı. 6 Mayıs 2025 tarihinde Federal Meclis’te yapılan gizli oylamada Merz, başbakan seçilmek için gerekli olan 316 oya ulaşamadı ve bu açıdan Almanya’nın siyasi tarihinde ilk kez bir şansölye, Federal Meclis’teki ilk turda seçilemedi.

Bu tartışmaların gölgesinde göreve başlayan koalisyonu, küresel gelişmeler de oldukça zorlayıcı bir atmosferle karşıladı. ABD’nin Avrupa’daki güvenlik şemsiyesini giderek daralttığı ve Almanya’nın “Rus tehdidi” karşısında daha fazla sorumluluk üstlenmeye zorlandığı bir dönemde kurulan hükûmet, dış politika ve savunma meselelerinde ciddi bir baskıyla karşı karşıya kaldı. Hristiyan demokratlarla sosyal demokratların ekonomi, güvenlik ve sosyal politikalar gibi birçok temel konuda ortak bir çizgi oluşturmakta zorlanması ise koalisyonun daha ilk günden itibaren kırılgan bir zeminde siyaset yapmasına yol açtı.

Koalisyonun “Başarısı”: İllegal Göçü Sınırlamak

Merz, onu iktidara taşıyan seçimlerin hemen ardından kendisini bekleyen 3 önemli konu olduğunu söylemişti: Güvenlik, göç ve ekonomi. Nitekim çiçeği burnunda şansölye, ilk hükümet açıklamasında, hem nüfus bakımından en kalabalık hem de ekonomik olarak en güçlü Avrupa ülkesi olarak tanımladığı Almanya’nın ordusunun, Avrupa’daki en güçlü konvansiyonel ordu olması gerektiği yönündeki hedefini açıklamıştı. Aynı konuşmada Merz, Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu kabul etmiş, fakat son senelerde kontrolsüz göçe izin verildiğini, niteliksiz göçmenlerin Alman sosyal güvenlik sistemine göç ettiğini öne sürerek göçü sınırlandıracağını, daha fazla sınır dışı uygulaması ve kontrol getireceğini, böylece Almanya’nın dış sınırlarını koruyacağını vurgulamıştı.

Nitekim federal hükûmet bir senelik görev döneminde uyguladığı katı iltica politikasıyla Almanya’ya iltica başvurularını yüzde 50 oranında azalttı. Bunu yapmak için de Almanya’nın sınır kapılarında mülteciler geri çevrildi, aile birleşimi mülteciler için askıya alındı ve bir önceki hükümet döneminde yürürlüğe konulan ve Almanya’ya başarılı bir şekilde uyum gösteren göçmenlere 3 yılda verilen hızlandırılmış vatandaşlık uygulamasını kaldırdı.

Böylece federal hükümet, koalisyonun en önemli gündem maddelerinden biri olan “illegal göçü sınırlamak” hedefine ulaşmış oldu.

Almanya’da Savunma Harcamaları, İsrail’e Silah Sevkiyatı

Koalisyonun gündeminde duran bir diğer konu ise, Haziran 2025 tarihinde gerçekleştirilen NATO Zirvesi öncesinde ittifak üyeleri arasında savunma harcamalarının artırılması konusunda yoğun müzakereler oldu. Trump ile birlikte ABD’nin Avrupa güvenliği konusundaki angajmanını azaltabileceğine dair endişeler, Almanya üzerindeki baskıyı artırdı. Bu nedenle Merz hükûmeti, savunma bütçesini artırmayı yalnızca askerî değil aynı zamanda jeopolitik bir zorunluluk olarak sundu. Ancak sosyal harcamalarda kesinti ihtimali ve artan borç yükü, kamuoyunda bu politikalara yönelik ciddi eleştirileri de beraberinde getirdi.

Dış politikada Alman federal hükûmetinin en tartışmalı başlıklarından biri ise İsrail’e yönelik silah ihracatı oldu. 2025 yılı boyunca Gazze’deki soykırımın şiddetlenmesi ve sivil kayıpların artması, Berlin üzerindeki uluslararası baskıyı belirgin şekilde artırdı. Özellikle İsrail’in ağustos ayında Gazze Şehri’ni tamamen işgal ederek kontrol altına alma planını açıklaması sonrasında Şansölye Friedrich Merz, Gazze’de kullanılabilecek askerî teçhizatın İsrail’e ihracatına “bir sonraki duyuruya kadar” izin verilmeyeceğini açıkladı.

Almanya’nın İsrail’e koşulsuz destek çizgisinden kısmen uzaklaşması olarak yorumlanan bu açıklama, Merz hükûmeti açısından önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirildi.

Ancak kısa süre içinde hükûmetin açıklamaları ile fiilî uygulamalar arasındaki çelişki dikkat çekti. Merz’in açıklamasının ardından geçen ilk beş haftada İsrail’e yeni ihracat izni verilmediği belirtilse de, 13-22 Eylül tarihleri arasında yaklaşık 2,45 milyon avro değerinde askerî ekipman sevkiyatının gerçekleştirildiği ortaya çıktı. Bu durum, silah ihracatının tamamen durmadığını; yalnızca daha sınırlı ve düşük profilli biçimde devam ettiğini gösterdi. Federal hükûmet ise 10 Ekim 2025’te İsrail ile Hamas arasında yürürlüğe giren sözde ateşkesi gerekçe göstererek, 24 Kasım 2025 itibarıyla İsrail’e silah ihracatına yeniden onay verdi.

Muhalefet partileri ve insan hakları kuruluşları, hükûmeti etik duruş ile stratejik çıkarlar arasında gidip gelmekle eleştirirken; hükûmet kanadı ise Almanya’nın İsrail’in güvenliğine dair tarihsel sorumluluğu ile uluslararası hukuk hassasiyeti arasında denge kurmaya çalıştığını savundu.

“Vatandaşlık Parası”ndan “Temel Güvence”ye Koalisyon Çatlakları

Dış politika ve güvenlik alanındaki tartışmalar sürerken, hükûmet iç siyasette ise görece rahatlatıcı bir gelişmeyle karşılaştı. Eylül 2025’te Kuzey Ren-Vestfalya’da gerçekleştirilen yerel seçimlerde CDU’nun birinci parti olarak çıkması, Merz liderliğindeki koalisyon açısından önemli bir moral üstünlük sağladı. Almanya’nın en kalabalık eyaletinde alınan bu sonuç, yalnızca yerel ölçekte değil, federal siyasette de merkez sağın hâlâ güçlü bir toplumsal tabana sahip olduğu şeklinde yorumlandı. Özellikle ekonomik kriz, göç tartışmaları ve artan güvenlik kaygıları nedeniyle seçmenin “istikrar” arayışına yöneldiği değerlendirmeleri yapıldı.

Ancak Kuzey Ren-Vestfalya’daki seçim sonuçlarının yarattığı kısa süreli iyimserlik, sonbaharla birlikte yerini yeniden ekonomik tartışmalara bıraktı. Koalisyon henüz görevinin ilk dört ayını doldurmuşken Berlin’de “sonbahar reformları” gündemi şekillenmeye başladı. Alman devletinin giderek boşalan kasaları ve yaklaşık 118 milyar avroluk bütçe açığı, hükûmeti baştan beri gündemde olan sert tasarruf tedbirlerini derinleştirmeye itti.

Bu çerçevede en tartışmalı başlıklardan biri, düşük gelirli kesimlere yönelik sosyal yardım sistemi olan Vatandaşlık Parası’nda (Bürgergeld) kesintiye gidilmesi oldu. Yaklaşık 3,96 milyon kişinin faydalandığı bu sosyal yardım programında yapılacak kısıtlamaların, bütçe açığını azaltmanın yanı sıra iş gücü piyasasına katılımı teşvik edeceği savunuldu.

Nitekim “Bürgergeld” reforme edildi ve önceki trafik lambası koalisyonu tarafından yürürlüğe konulan “vatandaşlık parası” rafa kaldırıldı. Temmuz 2026 itibariyle sosyal yardım sisteminde katı kurallar yürürlüğe girmesi kararlaştırıldı. Randevularını kaçıran ya da Jobcenter ile işbirliği yapmayanlara daha fazla kesinti yapılması gibi düzenlemeler kararlaştırıldı. “Vatandaşlık parası” yerine “temel güvence” getirildi.

Fakat bu süreç, koalisyon ortakları arasındaki ideolojik farklılıkları da yeniden görünür hâle getirdi. Koalisyonun küçük ortağı SPD, bütçe açığının sosyal harcamalar kısılarak değil, yüksek gelir grupları ve büyük şirketlerden alınacak ek vergilerle kapatılması gerektiğini savundu.

CDU ise Almanya’nın zaten yüksek vergi yükü altında olduğunu belirterek yeni vergi artışlarına kesin biçimde karşı çıktı. Böylece büyük koalisyonun temel gerilimlerinden biri olan “sosyal devlet mi mali disiplin mi?” tartışması yeniden siyasetin merkezine yerleşti.

Isıtma Yasası, Askerlik Düzenlemeleri ve Emeklilik Reformu

Hükümetin iklim politikalarında da benzer bir geri adım dikkat çekti. Bir önceki hükûmet döneminin en tartışmalı düzenlemelerinden biri olan ve kamuoyunda “Isıtma Yasası” (Heizungsgesetz) olarak bilinen Bina Enerji Yasası yeniden düzenlendi. Yasanın adı değiştirilirken, özellikle fosil yakıtlı gaz ve petrol kazanlarına yönelik sert yasaklar yumuşatıldı.

Bunun yerine, bu sistemlerin uzun vadede daha zor kurulmasını öngören daha esnek geçiş düzenlemeleri getirildi. CDU bu değişikliği “vatandaşın ekonomik gerçeklerine dönüş” olarak sunarken, çevre örgütleri ve Yeşiller çevresi bunu Almanya’nın iklim hedeflerinden geri adım atması şeklinde değerlendirdi.

Tüm bu tartışmaların ortasında, Ağustos 2025’e gelindiğinde Almanya’daki siyasi atmosferin en dikkat çekici gelişmesi ise AfD’nin kamuoyu yoklamalarında ilk sıraya yükselmesi oldu. Özellikle doğu eyaletlerinde güçlü desteğini koruyan parti, göç karşıtı söylem, ekonomik memnuniyetsizlik ve merkez partilere duyulan güvensizlik üzerinden oylarını artırmayı başardı. Bu tablo, büyük koalisyonun “istikrar hükûmeti” iddiasına rağmen toplumdaki memnuniyetsizliği tam anlamıyla yönetemediğini ve Alman siyasetinde yeni bir kırılma döneminin başladığını gösteriyordu.

Sonbahar aylarında ekonomik ve sosyal reformlar üzerinden gerilen koalisyon, Ekim 2025’te bu kez savunma politikası nedeniyle yeni bir krizle karşı karşıya kaldı. Almanya’da zorunlu askerlik uygulamasının fiilen kaldırılmasından sonra Bundeswehr’de yaşanan personel sıkıntısı ve NATO’nun artan savunma beklentileri, hükûmeti yeni bir askerlik modeli arayışına itti. Ancak SPD ile CDU/CSU arasında yürütülen müzakerelerde ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıktı.

CDU, daha bağlayıcı ve zorunluluğa yakın bir modelden yana tavır alırken, SPD gençler üzerindeki baskının artacağı gerekçesiyle daha gönüllülük esaslı bir sistemi savundu. Özellikle kura esasına dayanan askerlik modeli üzerinde yaşanan anlaşmazlıklar, koalisyon içinde yeni bir kırılma ihtimalini gündeme taşıdı.

Uzun süren tartışmaların ardından Savunma Bakanı Boris Pistorius, taraflar arasında sınırlı da olsa bir uzlaşı sağlayarak yeni askerlik yasasını federal meclisten geçirmeyi başardı. Buna göre Ocak 2026 itibarıyla 18 yaşına giren Alman vatandaşlarına ordu hizmetine ilişkin anketler gönderilmeye başlandı. Hükûmet bu uygulamayla öncelikle potansiyel asker havuzunu tespit etmeyi ve Bundeswehr’in insan kaynağı planlamasını yeniden yapılandırmayı hedefledi. Her ne kadar model doğrudan zorunlu askerliği geri getirmese de, birçok yorumcu bu adımı Almanya’nın yeniden “toplumsal seferberlik” mantığına yaklaşmasının işareti olarak değerlendirdi.

Yılın sonunda ise koalisyon, uzun süredir tartışılan emeklilik reformu konusunda önemli bir adım attı. Aralık 2025’te federal meclisten geçen emeklilik paketiyle birlikte emeklilik seviyesinin istikrarlı biçimde korunması kararlaştırıldı. Buna göre emekli maaşlarının 2031 yılına kadar ücret artışlarıyla uyumlu şekilde yükseltilmesi hedefleniyor. Böylece özellikle artan enflasyon ve yaşlanan nüfus karşısında emeklilerin alım gücünün korunması amaçlandı.

Reform paketi yalnızca maaş artışlarıyla sınırlı kalmadı. İş gücü piyasasında yaşlı çalışanların daha uzun süre aktif kalmasını teşvik eden düzenlemeler de yürürlüğe girdi.

Öte yandan emeklilik sisteminin yapısal sorunları konusunda tartışmalar sürüyor. Özellikle geçmiş yıllarda başarısız bulunan Riester emeklilik sistemi yerine geçmesi planlanan yeni devlet destekli bireysel emeklilik modelinin yasama süreci hâlen devam ediyor. Şirket bazlı ek emeklilik sistemlerine ilişkin düzenlemeler sadeleştirilse de, uzmanlar Almanya’nın yaşlanan nüfus nedeniyle önümüzdeki yıllarda çok daha kapsamlı reformlarla karşı karşıya kalacağını vurguluyor.

Nitekim SPD ile Birlik partilerinin en önemli vaatlerinden biri, emeklilik sistemini uzun vadeli olarak yeniden yapılandırmak. Bu nedenle Emeklilik Komisyonu’nun haziran sonunda açıklaması beklenen tavsiyeleri, yalnızca koalisyonun geleceği açısından değil, Almanya’nın sosyal devlet modelinin sürdürülebilirliği bakımından da kritik önem taşıyor.

Almanya’da Büyük Koalisyonun Seçmen Tabanını İkna Zorluğu

2026 yılına gelindiğinde, Almanya’da Gazze’deki soykırım ve İsrail’e verilen destek konusunda yürütülen tartışmalar, Merz koalisyonunun en kırılgan başlıklarından birine dönüşmüştü. Özellikle sivil kayıpların artması ve uluslararası kuruluşların İsrail’e yönelik eleştirilerini sertleştirmesi, Berlin’in geleneksel İsrail politikasını Alman kamuoyunda daha yoğun biçimde sorgulanır hâle getirdi.

Bu süreçte Lemkin Soykırımı Önleme Enstitüsü’nün 13 Ocak 2026 tarihinde yayımladığı açıklamada, Almanya’da Gazze’deki “soykırımın inkârının kurumsallaştığını” tespit etti. Enstitü, Alman siyasetinde ve medyasında İsrail’e yönelik eleştirilerin sistematik biçimde sınırlandırıldığını savunuyordu.

Toplumdaki görüş değişimi de dikkat çekiciydi. 2026 başında yayımlanan kamuoyu araştırmalarına göre Almanların yaklaşık yüzde 65’i, İsrail’in Gazze’de savaş suçu işlediğini düşünüyordu. Bu oran, Almanya’da uzun yıllardır hâkim olan “koşulsuz İsrail desteği” çizgisinin toplumsal düzeyde aşınmaya başladığını gösteriyordu.

Özellikle genç seçmenler, üniversite çevreleri ve büyük şehirlerde yaşayan kesimler arasında Filistin’e destek gösterileri yaygınlaşıyor, Merz hükûmeti, bir yandan Almanya’nın tarihsel sorumluluğunu vurgularken diğer yandan bu kamuoyu baskısına muhatap oluyordu.

İç politikada ise koalisyon açısından alarm zilleri çalmaya devam etti. Mart 2026’da Rheinland-Pfalz eyaletinde yapılan seçimler, Almanya’daki siyasi dengelerin değişmekte olduğunun önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirildi. SPD’nin yaklaşık 35 yıllık iktidarı sona ererken, CDU oyların yaklaşık yüzde 31’ini alarak uzun bir aradan sonra eyalette birinci parti konumuna yükseldi.

Bu sonuç, Merz liderliğindeki CDU açısından önemli bir başarı olarak yorumlansa da, seçimlerde AfD’nin de yüksek oy oranlarını koruması, merkez partilerin yaşadığı meşruiyet krizinin devam ettiğini ortaya koydu. Özellikle SPD’nin geleneksel işçi tabanında yaşadığı erime, büyük koalisyonun sosyal politikalarının seçmeni ikna etmekte zorlandığını gösterdi.

Dış politikada ise Almanya, İran savaşıyla birlikte yeni bir jeopolitik baskıyla karşı karşıya kaldı. ABD Başkanı Donald Trump, Avrupa ülkelerinden Hürmüz Boğazı’nın yeniden güvence altına alınması için açık destek isterken, müttefiklerin bölgeye askerî gemiler göndermesi gerektiğini savundu. Ancak Şansölye Friedrich Merz, Almanya’nın Hürmüz Boğazı’nda herhangi bir askerî operasyona katılmayacağını açıklayarak Washington’a mesafeli bir çizgi izledi. Bu tavır, Merz hükûmetinin ABD ile ilişkilerde temkinli bir denge siyaseti yürütmeye çalıştığı şeklinde yorumlandı.

Merz’in kamuoyunda tartışma yaratan çıkışları ise bir yıllık görev süresi boyunca hükûmetin üzerindeki baskıyı artırdı. Özellikle Merz’in Ekim 2025’te kullandığı “Stadtbild” (“şehir görüntüsü” ya da “şehir dokusu”) ifadesi, göç ve entegrasyon tartışmaları bağlamında büyük tepki çekti. Muhalefet ve birçok sivil toplum kuruluşu, Merz’in açıklamalarının göçmenleri ve özellikle Müslümanları dolaylı biçimde hedef aldığını savunurken; CDU çevreleri ise bu sözlerin kentlerdeki güvenlik ve toplumsal uyum sorunlarına dikkat çekmek amacı taşıdığını öne sürdü. Ancak bu tartışma, CDU’nun Almanya’da göç meselesini hâlâ kültürel aidiyet ve toplumsal kimlik ekseninde tartıştığının bir diğer göstergesi oldu.

Bir Sabır Sınavı Olarak CDU/CSU-SPD Koalisyonu

Geçen bir yıllık süreçte Friedrich Merz hükûmetini “çalışkan fakat krizlerle kuşatılmış” bir koalisyon olarak tanımlamak abartılı olmayacaktır. Büyük koalisyon, göreve geldiği ilk yılda savunma politikalarından emeklilik reformuna, enerji düzenlemelerinden bütçe tedbirlerine kadar toplam 189 yasa tasarısı ve hükûmet tedbirini kabineden geçirdi. Bu tempo, özellikle son yıllarda karar alma krizleriyle eleştirilen Alman siyasetinde dikkat çekici bir “icraat yoğunluğu” olarak görülebilir.

Ancak niceliksel hareketlilik, toplumdaki memnuniyetsizliği gidermeye yetmedi. Çünkü koalisyon aynı anda ekonomik durgunluk, güvenlik kaygıları, sosyal devlet tartışmaları, göç gerilimi ve dış politika krizleriyle mücadele etmek zorunda kaldı.

Nitekim kamuoyu araştırmaları, federal hükûmete duyulan güvenin yıl boyunca belirgin biçimde gerilediğini gösteriyor. Özellikle hayat pahalılığı, sosyal yardımlarda kesinti tartışmaları ve hükûmetin Gazze politikası, seçmen nezdinde ciddi bir yıpranmaya yol açtı. Bu süreçten en fazla faydalanan aktör ise AfD oldu.

2025 federal seçimlerinde yüzde 20,8 oy alan aşırı sağcı parti, 2026 itibarıyla bazı anketlerde oy oranını yüzde 28 seviyesine kadar çıkararak ülkenin en güçlü siyasi partisi konumuna yükseldi. Özellikle doğu Almanya’da AfD’nin birinci parti hâline gelmesi, merkez siyasetin temsil krizini daha görünür kılıyor.

Bu tablo, Merz’in göreve gelirken ortaya koyduğu temel siyasi iddianın da sorgulanmasına yol açtı. Merz, seçim sonrası yaptığı açıklamalarda AfD’nin ancak “güçlü ve istikrarlı bir hükûmet” eliyle geriletilebileceğini savunmuştu. Ancak aradan geçen bir yılın sonunda AfD’nin daha da güçlenmesi, büyük koalisyonun kriz yönetimi kapasitesine yönelik eleştirileri artırdı. CDU çevreleri, en başta da şansölye Merz bu durumun sorumluluğunu büyük ölçüde SPD’nin “reformlara dirençli” tutumuna bağlarken, SPD ise CDU’nun sağa kayan söylemlerinin AfD’yi normalleştirdiğini savunuyor.

Gelinen noktada Merz’in SPD ile yürüttüğü koalisyonu giderek bir “sabır sınavı” olarak gördüğü yönündeki değerlendirmeler de güç kazanmış durumda. Nitekim Merz, ARD’de yayınlanan Caren Miosga programındaki açıklamalarında koalisyon ortağına yönelik rahatsızlığını açık biçimde dile getirdi. “SPD’den, bizim gösterdiğimiz ölçüde aynı uzlaşma isteğini bekliyorum” diyen Merz, şimdiye kadar sosyal demokratlara karşı oldukça sabırlı davrandığını ancak uzlaşının tek taraflı yürüyemeyeceğini ifade etti.

Bu açıklamalar, büyük koalisyonun ilk yılını geride bırakırken taraflar arasındaki güven krizinin artık kamuoyu önünde daha görünür hâle geldiğini de ortaya koyuyor.

Yeşiller: “Koalisyon Uçurumun Kenarında”

Muhalefetteki Yeşiller Partisi ise büyük koalisyonun ilk yılına dair çok daha sert bir tablo çiziyor. Yeşiller Eş Başkanı Franziska Brantner’e göre hükûmet kendi iç gerilimleri nedeniyle çözülme riski taşıyan bir yapı hâline gelmiş durumda. Brantner, hükûmetin durumunu “uçurumun kenarında duran ve bu noktaya gelinmesinden kimin sorumlu olduğu konusunda kendi içinde kavga eden bir koalisyon” sözleriyle tanımladı. Yeşiller’e göre CDU/CSU-SPD ortaklığı, Almanya’nın karşı karşıya olduğu ekonomik dönüşüm, iklim krizi, altyapı sorunları ve toplumsal kutuplaşma gibi temel meydan okumalar karşısında gerekli reform cesaretini gösteremiyor.

Koalisyonun küçük ortağı SPD’de de ilk yıl değerlendirmeleri daha çok özeleştiri tonuyla yapılıyor. SPD Eş Başkanı Bärbel Bas, hükûmetin vatandaşların üzerindeki ekonomik yükü azaltma, hayatı daha finanse edilebilir hâle getirme ve güvenli istihdam alanları oluşturma konusunda beklentileri tam anlamıyla karşılayamadığını kabul ediyor.

Bas buna rağmen koalisyonun bu hedefler doğrultusunda çalışmayı sürdüreceğini ve toplumun kaybettiği güveni “adım adım yeniden kazanmayı” amaçladığını söylüyor. SPD içinde özellikle sosyal devletin zayıflatıldığı yönündeki eleştiriler dikkat çekerken, partinin geleneksel seçmen tabanında yaşanan çözülme de sosyal demokratlar açısından ciddi bir alarm işareti olarak değerlendiriliyor.

Bununla birlikte federal hükûmet, özellikle göç ve iltica politikaları alanında kamuoyuna somut başarı göstergeleri sunmaya çalışıyor. Merz koalisyonunun en fazla öne çıkardığı alanlardan biri, düzensiz göçün sınırlandırılması ve sınır dışı süreçlerinin hızlandırılması oldu.

2025 sonundan itibaren sınır kontrollerinin sıkılaştırılması, bazı Balkan ve Kuzey Afrika ülkeleriyle yapılan geri kabul anlaşmaları ve iltica süreçlerinin hızlandırılması sayesinde iltica başvurularında belirgin bir düşüş yaşandığı açıklandı. Hükûmet verilerine göre sınır dışı edilen kişi sayılarında da önceki yıllara kıyasla ciddi artış var.

Tam da bu nedenle Merz hükûmetinin ilk yılı, bir yandan yüksek tempolu reform girişimleri ve kriz yönetimiyle; diğer yandan artan toplumsal memnuniyetsizlik, aşırı sağın yükselişi ve koalisyon içi güvensizliklerle hatırlanacak gibi görünüyor.

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler