İsrail’de Zorunlu Askerlik: “Hepimiz Oradaydık, O Hâlde Kimse Suçlu Değil”
İsrail’de zorunlu askerlik, toplumun dokusunu kuran derin bir siyasal ve sosyolojik mekanizma işlevine sahip. Ordu, yurttaşlığı tanımlayan, aidiyeti hiyerarşik biçimde dağıtan ve güvenliği gündelik hayatın merkezine yerleştiren bir yapı. Aynı yapı, savaş ve işgal pratiklerini de sıradanlaştırıyor.
İsrail 1948’deki kuruluşundan itibaren kendisini sürekli tehdit altında bir devlet olarak nitelemiştir. Bu yüzden İsrail’de zorunlu askerlik (Giyus Chova) savunmaya yönelik bir personel tedarik yönteminden ziyade, ulus-devlet kimliğinin merkezinde yer alan ontolojik bir sütun olagelmiştir. David Ben-Gurion’un “Halkın Ordusu” (Tzava Ha’Am) doktrini üzerine inşa edilen bu yapı, İsrail toplumunu askerî bir hiyerarşi içinde eriterek kolektif bir aidiyet yaratmayı hedefler. Bu açıdan İsrail için askerlik, yurttaşlığın tanımlanmasının, toplumsal aidiyetin hiyerarşik bir biçimde dağıtılmasının ve devletin şiddet tekelinin toplumsal olarak paylaşılmasının da temel araçlarından biridir.
Devlet askerliği bu şekilde konumlandırmak suretiyle askerî eylemleri toplumun geneline yaydığı için özellikle işgal politikalarına ve diğer şiddet eylemlerine yönelik oluşabilecek toplumsal direnç pasifize edilmiş olmakta ve askerlik de bireyleri sistemin suç ortağı hâline getiren bir mekanizmaya dönüşmektedir. Dolayısıyla İsrail’de zorunlu askerlik, militarizmi toplumsallaştıran ve devletin şiddet pratiklerini sıradanlaştıran kurucu bir düzendir.
Tarihsel ve Kurumsal Yapı: Halk Ordusu Fikri ve Askerî Yurttaşlık
İsrail dünyanın belirli bölgelerinden gelen ve farklı kültürel arka plana sahip Yahudileri bir araya getirmeyi amaçlayan göçmen-yerleşimci bir devlettir. Bu yeni devlet, kuruluşunu ve konsolidasyonunu kapsayan yıllarda (1948-1956) tüm bu çeşitliliği tek bir potada eritme gayesiyle “Yeni Yahudi”yi vücuda getirme ülküsü gütmüştür. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) kuruluş yıllarında farklı coğrafyalardan gelen bu Yahudileri ortak bir potada eritme görevini üstlenen kurumlardan biri olarak konumlandırılmıştır. Bu çerçevede ordu, profesyonel bir uzmanlık alanı olmanın ötesinde ulusal bilincin cisimleştiği bir mekân hâline gelmiştir. Askerlik ise millî bir görev olmanın yanında, İbranice öğrenilen, sosyal ağların kurulduğu ve ideal İsrailli kimliğinin kazanıldığı bir modernleşme okulu olarak kurgulanmıştır. Askerlik yapmak “devlete aidiyetin, fedakârlığın ve iyi yurttaşlığın” işareti olarak sunulmuş, böylelikle güvenlik ile yurttaşlık arasında güçlü bir özdeşlik kurulmuştur.
İsrail’de kurumsal olarak 18 yaşını dolduran her erkek ve kadını kapsayan bu sistem, toplumu dikey değil yatay bir şekilde askerîleştirir ve militarize eder. Bu yapı sayesinde ordu, sivil hayatın her hücresine sızar. Eski bir generalin teknoloji şirketine yönetici olması ya da bir yedek askerin işinden çıkıp doğrudan Batı Şeria’daki bir kontrol noktasına gitmesi örneklerinden anlaşılacağı üzere askerî olanla sivil olan arasındaki sınır İsrail’de muğlaklaşır. Tam da bu durum, askerliği âdeta hayatın doğal bir aşaması hâline getirerek sorgulanabilirliğini zayıflatır. Böylelikle devletin askerî politikalarına yönelik eleştiri soyut bir güvenlik doktrinine değil toplumun kendisine yönelmiş gibi algılanır. Diğer bir deyişle İsrail’de savaş karşıtı veya işgal karşıtı bir pozisyon almak sadece hükûmeti eleştirmek anlamına gelmez; aynı zamanda toplumun militarize edilmiş normlarına ve vatandaşlık ideallerine de itiraz etmek anlamına gelir. Son tahlilde zorunlu askerlik, direnişi yapısal olarak zorlaştıran bir mekanizma olarak işler.
Bu sistemin herkesi kapsamadığını da belirtmek gerekir. İsrail’de zorunlu askerlik tüm toplumsal kesimlere aynı biçimde uygulanmaz. Yahudi vatandaşların büyük bir bölümü sisteme dâhil edilirken İsrailli Filistinliler bu yükümlülüğün dışında bırakılmıştır. Buna karşın Çerkes, Dürzi ve Bedevi gruplar zorunlu hizmet kapsamına alınmıştır. Öte yanda ultra-Ortodoks (Haredi) topluluklar 1947 yılında yapılan Statüko Anlaşması uyarınca Yeşivalarda (Yahudi dinî eğitim kurumları) Tora çalışmak adına askerlikten fiilen muaf kılınmıştır.
Bu tablo İsrail’de askerlik sisteminin evrensel vatandaşlık görevi olmaktan çok seçici ve siyasal olarak kurgulanmış bir yükümlülük olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu açıdan İsrail’de askerliğin kimin devletin asli unsuru sayıldığını belirleyen bir üyelik rejimi teşkil ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Diğer bir deyişle askerlik kurumu, toplumsal bütünleşmeyi eşitlik temelinde değil hiyerarşik aidiyet temelinde üretir. Böylece askerlik toplumsal meşruiyetin dağıtıldığı bir kuruma dönüşür.
Gazze’de Suça Ortaklık: “Sıradan” Askerden “Tanık” Özneye
Zorunlu askerlik, bireyi devletin şiddet tekelinin doğrudan bir parçası hâline getirir. 7 Ekim 2023 sonrası Gazze’deki etnik temizlik ve topyekûn yıkım ile Batı Şeria’daki işgal politikaları bağlamında, her asker ister cephede ister bir lojistik ofisinde olsun sistemin işleyişine katkıda bulunmaktadır. Bu açıdan sorulması gereken sorulardan biri şudur: Zorunlu askerlik sistemi içinde yer alan bireyler devletin hukuk dışı veya yıkıcı eylemlerinden ne ölçüde sorumludur? Bu soruya kolay bir yanıt vermenin mümkün olmadığını itiraf etmek gerek. Zira zorunlu hizmet içinde yer alan her bireyin karar alma kapasitesi, eylem alanı ve fail konumu aynı değildir. Komuta zinciri sorumluluğun yoğunlaştığı yerleri farklılaştırır. Dolayısıyla her zorunlu askeri, aynı düzeyde fail olarak görmek analitik açıdan sorun teşkil edebilir.
Bununla beraber bireysel cezai sorumluluk ile siyasal ahlaki ortaklık arasında ayrım yapmak elzemdir. Yukarıda değinildiği üzere İsrail’de zorunlu askerlik sistemi işgalin ve savaşın yürütülmesini dar bir profesyonel kadroya bırakmaz. Bu süreçlerin hepsini bir yurttaşlık pratiği hâline getirir. Tam da bu sebeple, bireyler aynı derecede suçlu olmasa bile devlet şiddetinin toplumsal olarak paylaşıldığı sonucuna varmak mümkündür. Bu durumda da suça ortaklık meselesi hukuki değil siyasi ve ahlaki bir düzlemde tartışılmalıdır.
Bu noktada Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramına paralel bir tartışma yürütülebilir. Genç bir İsraillinin, Batı Şeria’da bir Filistinlinin evine gece baskını yapması veya Gazze’de ateş emrine uyması, bireysel ahlakın kurumsal emirler altında ezilmesine yol açar. Kişi, bir suçun parçası olduğunu hissettiğinde, psikolojik bir savunma mekanizması olarak bu eylemi meşrulaştırma eğilimine girer. Toplumun geniş kesimlerinin bu eylemlere fiilen dahil olması, toplumsal bir “omertà” (sessizlik yasası) yaratır: “Hepimiz oradaydık, hepimiz yaptık. O hâlde kimse suçlu değil.”
Bu kolektif katılım, devletin askerî eylemlerine karşı radikal bir muhalefet gelişmesini engeller. Çünkü devleti eleştirmek, aslında kendi geçmişini veya çocuklarının eylemlerini suçlamak anlamına gelecektir. Arendt’e göre, herkesin suçlu olduğu yerde kimse suçlu değildir. İşte bu şekilde, zorunlu askerlik, askerî eylemleri topluma yayarak kolektif bir masumiyet illüzyonu da üretir. “Ben sadece kontrol noktasındaki nöbetçiydim” diyen binlerce kişi, sistemin toplam etkisinden kendini azade hisseder. Bu da son tahlilde, işgali ve savaşı yalnızca devlet politikası olarak değil toplumsal ortaklık rejimi olarak düşünmeyi gerekli kılar.
Bireyin kendi eylemlerinin politik ve ahlaki sonuçlarından kendisini yalıtılarak bir görev adamına dönüştürüldüğü böylesi bir sistem emir-komuta zinciriyle işlerken, bu işleyiş İsrail’de işgalin gündelik ritüelleriyle sağlanır. Batı Şeria’daki bir kontrol noktasında görev yapan 19 yaşındaki bir askeri düşünelim. Bu asker için bir Filistinlinin tarlasına geçişini engellemek veya gece yarısı bir evi “haritalama” gerekçesiyle basmak stratejik bir karardan ziyade sabah içilen kahve kadar rutin ve olağan bir işlemdir.
İsrail ordusunun Batı Şeria’da sıkça uyguladığı, hiçbir güvenlik tehdidi olmasa dahi rastgele evlere girip fotoğraf çekme ve kayıt tutma işlemi olan “haritalama”, aslında toplumsal rızanın askerî araçlarla zorlanmasıdır. Asker bu eylemi istihbarat sanırken, asıl işlev Filistinli nüfus üzerinde “her an her yerdeyiz” hissini, yani mutlak denetimi pekiştirmektir. Burada genç askerin bu eylemle bir toplumun sivil alanını yok ederken, kendisinin de sivil duyarlılığının yok olması bir trajedidir. Nitekim fail, mağdurun insanlığını görmeyi bıraktığı anda kendi insanlığını da bir kenara bırakmış olur.
Bu noktada ortaya çıkan tablo, İsrail’de zorunlu askerliğin bir vicdan yalıtkanı olduğudur. Toplumun çoğunluğunun bu deneyimden geçmesi, işgale karşı çıkabilecek sivil reflekslerin daha en baştan güvenlik ve görev kavramlarıyla baskılanması anlamına gelir.
Bir İnanç Biçimi Olarak Güvenlik
Görüldüğü üzere İsrail’de zorunlu askerlik, toplumsal rızayı sadece fiziksel katılım yoluyla değil, ideolojik bir kuşatmayla da üretmektedir. Askerî düzenin doğal, kaçınılmaz ve ahlaki bakımdan gerekli olduğuna dair bir toplumsal kabul vardır.
Zorunlu askerlik bu kabulü birkaç düzeyde üretir. Öncelikle güvenlik tehdidi, kurucu bir durum olarak sürekli bir şekilde yeniden üretilir. Böylece askerlik istisnai olmaktan çıkar. İkinci olarak, İsrail’de ordu, sosyal mobilite ve prestij kaynağı olagelmiştir. Örneğin elit bir istihbarat birimi olan Unit 8200’den mezun olmak, Tel Aviv’in teknoloji sektöründe yüksek maaşlı bir işin garantisidir. Bu ekonomik ve sosyal bağımlılık, rızayı kendiliğinden üretir. Üçüncü olarak ise askerî deneyimin gündelik hayatın bu kadar merkezine yerleşmesi şiddetin siyasal niteliğini bulanıklaştırdığından savaş ve işgal; fedakârlık, dayanışma, toplumsal görev dili içinde yeniden anlamlandırılır. Dolayısıyla askerlik yapmamak, sadece bir vatanperverlik eksikliği değil, aynı zamanda sosyal bir intihar ve ekonomik bir engel olarak görülür.
Tam da bu sebeple İsrail’de askerlik sistemi, rızayı zorla değil, bireyin rasyonel çıkarlarını askerlikle eşleyerek devşirir. İsrailli sosyolog Baruch Kimmerling’in “sivil militarizm” olarak nitelendirdiği bu durum, şiddeti toplumun içine dağıtır, toplumun siyasi sorunlara sadece askerî perspektiften bakmasına yol açan bir algı körlüğü yaratır ve sisteme itirazı zorlaştırır. Mekanizmanın asıl gücü de burada yatmaktadır.
Bu noktada İsrail’deki Refusenik (Reddedenler) Hareketi, Arendt’in suça ortak olmama yönünde yaptığı sorumluluk çağrısının sivil bir tezahürü olarak okunabilir. Bu hareketin mensupları sistemin kendilerine sunduğu konforu reddederek, bireysel muhakemeyi kolektif itaatin önüne koyarlar. Bu açıdan “hayır” cevabı, kavramsal olarak vicdani reddin ötesinde devletin rıza fabrikasına yönelmiş bir reddiye olarak konumlanır.
Çatlaklar: Refusenik Hareketleri ve Militarizme Muhalefet
Anlaşılacağı üzere İsrail’de zorunlu askerlik sistemi neredeyse monolitik bir yapıya sahiptir. Bununla beraber bu sistemin çarklarından geçerek var olan İsrail toplumunu homojen ve tamamıyla militarize olmuş bir blok olarak görmek de hatalı olur. Ülkenin siyasi ve toplumsal tarihinde askerliğe karşı muhalefeti vücuda getiren önemli kırılma noktaları mevcuttur.
Refusenik (reddedenler) olarak bilinen hareketler, özellikle 1982 Lübnan Savaşı ve Birinci İntifada (1987) sırasında belirginleşmiştir. Zaman içinde oluşan vicdani retçiler, seçici retçiler ve anti-militarist sivil toplum ağları İsrail’de askerlik ile etik sorumluluk arasındaki gerilimi görünür kılan aktörler olarak konumlanmaktadırlar. Bu grupların içinde özellikle işgal altındaki topraklarda görev yapmayı reddedenler, askerliğin baskı ve tahakküm üretme biçimi olduğunu vurgulayarak devletin 1948’den beri sürdürdüğü resmî güvenlik söylemine karşı önemli bir karşı-anlatı geliştirmişlerdir.
Her ne kadar bu hareketler azınlıkta olsa da taşıdığı anlamın büyük olduğunun altını çizmek elzemdir. Zira yukarıda ortaya konmaya çalışıldığı üzere İsrail’de askerliği reddetmek sadece askerlik yapmamak değildir; aynı zamanda hâkim yurttaşlık normuna, fedakârlık mitine, güvenlik merkezli meşruiyet anlatısına da itiraz etmek anlamına gelir. Bu nedenle bu girişimleri itaatin norm olduğu bir sistemde bireysel etik tutumların ötesinde siyasal müdahaleler olarak da görmek isabetli olacaktır.
Bugün İsrail’de askerlik sistemine itiraz eden gruplardan öne çıkanlardan biri “Shministim” (Lise Öğrencileri). Bu grup askerlik çağına gelmeden önce işgal politikalarını protesto ederek askere gitmeyeceklerini beyan eden gençlerden müteşekkildir. Bir diğer grup, “Yesh Gvul” (Bir sınırı var) özellikle işgal altındaki topraklarda görev yapmayı reddeden yedek askerlerden oluşur. İsrail’in Gazze saldırıları sırasında orduda hizmet etmeyi reddeden Yesh Gvul üyesi Sophia Our’un hapisten yazdığı mektuptaki şu ifadeleri bu yazıda çerçevesini çizmeye çalıştığım faillik ve suça ortaklık vaziyetini örneklendirmesi açısından ibretliktir:
“İnsanlıktan soyutlanmanın tam bir sessizlik içinde devam etmesini engelleyecekse, bedelini ödemeye ve hapishanede kalmaya devam etmeye hazırım. Hapishaneden bile söylemeliyim ki, Filistinliler insandır!”
Son olarak “Breaking the Silence” (Sessizliği Bozmak) İsrail ordusunda görev yapmış askerlerin, işgal bölgelerinde tanık oldukları veya uyguladıkları şiddeti itiraf ettikleri bir platform olarak toplumun vicdanına ayna tutmaya çalışır.
Sözü edilen bu hareketler, İsrail toplumunun ana akımı tarafından sıklıkla hainlik veya İsrail’in güvenliğini göz ardı etmek ile yaftalanarak marjinalleştirilir. Ülkede vicdani ret, hukuki olarak da tanınmadığı için bu gençler hapis cezasıyla karşı karşıya kalır. Bu baskı, toplumsal direncin maliyetini yükselterek rızayı tahkim etmeyi amaçlar.
İsrail’de zorunlu askerliğin işlevi sadece savunma ile sınırlı değildir. Bu sistem, toplumu bir birbirine bağlayan bir tutkal; aidiyeti hiyerarşikleştiren, devletin şiddet eylemlerini toplumsallaştıran bir mekanizma ve aynı zamanda işgal politikalarına karşı sivil duyarlılığı körelten bir duyarsızlaştırma düzenidir. Özellikle 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail ordusu Gazze’de büyük bir yıkım gerçekleştirip on binlerce Filistinlinin ölümüne sebep olduğu süreçte bu gerçek çok daha görünür hâle gelmiştir. Dolayısıyla İsrail’de zorunlu askerlik üzerine düşünmek devlet, toplum, yurttaşlık ve sorumluluk arasındaki sınırların nasıl militarize olduğunu anlamaya da yardımcı olur.