“Helal”den “Aşırılık” İthamına: Almanya’da Müslümanların Gündelik Hayatı Hedefte
Almanya’da Avrupa Helal Sertifikalama Enstitüsü (EHZ), “İslamcılık” tartışmaları içinde hedef gösterilirken helal gıda gibi temel bir dinî pratik de şüphe konusu hâline getiriliyor. Müslümanların en temel dinî pratiği olan “helal”i kriminalize eden bu sağ popülist söylem, Alman toplumunun bugünkü hâli için bize neler söylüyor?
Almanya’da kısa süre önce yayımlanan ve sözde “İslamcılık” konusunu ele alan kamu yayıncısı Bayerischer Rundfunk‘un bir belgesel programı, haberciliği aşan bir soruyu yeniden gündeme taşıdı: Aşırılıkla meşru mücadele ile Müslümanların gündelik yaşamının toptancı bir şekilde şüphe altına alınması arasındaki sorunlu çizgi tam olarak nerede başlıyor?
Programda, diğer konuların yanı sıra bazı Müslüman kurumlar tarafından yapılan helal sertifikalandırmaları da ele alındı ve bu durum adeta başlı başına bir sorunmuş gibi sunuldu. Bu bağlamda Almanya merkezli faaliyet gösteren köklü Avrupa Helal Sertifikalama Enstitüsü (EHZ), örtük ya da açık biçimde sözde aşırılıkçılıkla ilişkilendirildi. Elbette medyanın kurumlar hakkında eleştirel haber yapması, sorular sorması ve toplumsal gelişmeleri analiz etmesi hem meşru hem de gerekli. Basın özgürlüğü tam da bunun için var.
Gazetecilikte dikkatli olmak, olaylara ayrım yaparak ve nüansları gözeterek yaklaşmayı da gerektirir. Özellikle bilim insanları, mahkeme kararları veya devlet kurumları bile Müslümanlara yönelik genel “aşırılıkçı” suçlamalarının artık bu şekilde sürdürülemeyeceğini söylüyorsa… Sonuçta hukuk devleti ve iyi gazetecilik, şüphe ve iddiaları zamanla kesin gerçek gibi sunmaya değil; onların ne kadar doğru ve temelli olduğunu araştırmaya, değerlendirmeleri de somut, denetlenebilir ve ölçülü biçimde yapmaya dayanır.
Almanya’da Müslüman Gündelik Yaşamı Genel Şüphe Altında
Bu tartışmada aslında derinde daha endişe verici başka bir eğilim de gözlemliyoruz: Almanya’da artık yalnızca kurumlar değil, Müslümanların dinî pratiğinin bütünü de muğlak bir genel şüphe altında bırakılıyor. Ramazan ayında oruç tutmak, başörtüsü takmak, helal gıda talep etmek ya da Müslüman çocuklara okul ve kreşlerde helal yemek sunulmasını istemek; tüm bunlar bazı çevreler tarafından artık din özgürlüğünün ve toplumsal çeşitliliğin bir ifadesi olarak değil, potansiyel bir “radikalleşme göstergesi” ya da toplumun değerlerini değiştirmeye yönelik bir “sızma girişimi” olarak okunuyor.
Örneğin Müslüman bir öğrencinin okulda oruç tutmak istemesi, çocuğun evinde yürütülen sözde bir “İslamcılık eğitim kampının” işareti sayılabiliyor. Okul bahçesinde dinî referanslar içeren her kavga ya da itişme, hemen aşırılıkçılık tartışmalarının konusu hâline getiriliyor. Oysa birçok kişi burada büyük toplumsal çatışmalar görmek istese de, çoğu zaman bunlar ergenlik dönemine özgü güç gösterileri ve çocuklar arasındaki zorbalıklardan ibaret. Bu durum da gösteriyor ki, bazıları için ideolojik kalıplar yalnızca failler Müslüman olduğunda görünür hâle geliyor.
Buna karşılık Müslüman ya da göçmen çocuklar dış görünüşleri, başörtüleri veya isimleri nedeniyle alaya alındığında, bu kez bir anda her şey “çocuk yaramazlığı” olarak geçiştiriliyor.
Gelinen noktada Almanya’da bir Müslüman’ın toplum içinde dikkat çekmemesi için dinî açıdan mümkün olduğunca nötr görünmesi gerekiyormuş gibi bir algı oluşmuş durumda. Müslümanların inançlı ama görünmez, dindar ama sessiz, Müslüman ama mümkünse Müslüman pratiği olmadan yaşamaları bekleniyor.
Din Özgürlüğü, Gündelik Hayatta Görünür Dinî Yaşamı da Korur
Bir insanın kendi isteğiyle helal beslenmesi ya da herhangi bir kurumun helal ürün sunmayı tercih etmesi, bazıları için bir “toplumu ayırıştırma” stratejisi olarak yorumlanıyor. Başörtüsü takan biri ise kimi yerlerde, bunun başlı başına bir güvenlik riskiymiş ya da sözde homojen topluma veya kamusal alana yönelik bir sızma girişimini temsil ediyormuş gibi muamele görüyor. Müslümanların din özgürlüğü haklarından yararlanabilmesi için çaba gösterenler ise kolayca saf, aşırı iyi niyetli ya da “İslamcılara anlayış gösteren naif kişiler” olarak damgalanıyor.
Oysa hukuki açıdan mesele son derece net: Almanya’da din özgürlüğü yalnızca kişinin iç dünyasındaki inancı değil, tam da bu inancın gündelik hayatta görünür biçimde yaşanmasını da korur. Alman Anayasası, kapalı kapılar ardında gizlice inanma özgürlüğünü değil; dinin görünür ve pratik biçimde yaşanmasını güvence altına alır.
Ancak sıradan dinî pratikler aşırılıkçılık suçlamalarıyla ilişkilendirildiğinde, Müslüman vatandaşların giderek daha fazla kendilerini savunmak zorunda kaldıkları bir toplumsal iklim oluşuyor. Müslümanlar, gündelik yaşam tarzları nedeniyle sanki yasa dışı davranışlar sergiliyorlarmış gibi muamele görüyor.
Almanya Uzun Vadede Göçe Muhtaç
Bu nedenle Almanya’da karşı karşıya olduğumuz mesele sadece toplumsal ya da siyasi değil, aynı zamanda demokratik bir meseledir. Çünkü demokrasiler, temel hakların toplumdaki popülerliğe bağlı olmaması sayesinde ayakta kalır. Din özgürlüğü de, bir dinin uygulamaları çoğunluğa yabancı ya da fazla muhafazakâr gelse bile geçerlidir.
Bu nedenle söz konusu genelleyici şüpheleri, bunların savunucularını ve bunları yayan yayınları eleştirel biçimde sorgulamak yalnızca Müslüman vatandaşları korumak açısından bir zorunluluk değildir. Aynı zamanda Anayasa’nın kendisini; özellikle din özgürlüğünü, ama aynı zamanda ifade ve basın özgürlüğünü korumakla da ilgilidir. Çünkü bu temel hakların korunması, onların dengeli biçimde uygulanmasına ve seçici şekilde kullanılmamasına bağlıdır. Bir dinî yaşam tarzını toptan sorunlu gösterip toplumda meşru görülmez hâle getirirseniz, sonunda özgürlükçü demokratik düzeni de zayıflatmış olursunuz.
Buna ek olarak, çoğu zaman göz ardı edilen toplumsal-siyasal bir gerçeklik de var: Almanya, demografik dönüşüm nedeniyle uzun vadede göçe bağımlı bir ülke. Bu yüzden toplumun bir kısmını kültürel ya da dinî kimliği nedeniyle sürekli şüphe altında tutmak sürdürülebilir değil. Müslümanların günlük hayatını sürekli aşırılık veya İslamcılıkla ilişkilendirmek, toplumsal uyumu ve birlikte yaşamı zorlaştırıyor.
İslam Eleştirisine Aktarılan Kamu Kaynakları da Denetlenmeli
Tam da bu noktada şu soru önem kazanıyor: Müslümanlara yönelik genelleyici ve damgalayıcı söylemler üreten aktörler veya projeler kamu desteği alıyor mu? Eğer alıyorsa, bu desteklerin toplumsal etkileri de eleştirel biçimde değerlendirilmelidir. Çünkü bir yandan Müslüman cemaatlerden sürekli ek şeffaflık ve güvence talep edilirken, diğer yandan toplumsal kutuplaşmayı artırabilecek söylem ve yapılara kamu kaynaklarının aktarılması ciddi bir çelişki oluşturur.
Elbette Almanya’da sorunlu akımlar da var. Ancak hukuk devleti, akademi ve gazetecilik; aşırılıkçılık ile dinî normallik arasındaki sınırı bulanıklaştırmaya başladıkları anda dengelerini kaybederler. Çünkü bu sınır bulanıklaştığında oldukça çarpıcı bir tablo ortaya çıkar: Müslümanlar resmî olarak tam din özgürlüğüne sahip görünürler; fakat bu özgürlük ancak dinlerinin mümkün olduğunca az görünür olması şartına bağlanır.