Filistin Dayanışmasının Yeni Biçimi: “Protective Presence” Nedir?
Şiddet çoğu zaman kimse görmediğinde daha kolay işler. "Protective presence", tehdit altındaki sivillerin yanında görünür biçimde bulunarak şiddetin görünmezliğini bozan; Batı Şeria’da özellikle yerleşimci saldırıları ve zeytin hasadı dönemlerinde somutlaşan bir aktivizm yaklaşımı.
Dünya genelindeki silahlı çatışmalar, otoriter rejimler ve uzun süreli krizler yalnızca cephe hatlarında değil, gündelik hayatın tam ortasında şiddet üretmeye devam ediyor. Bu şiddet esnasında sivillerin, gazetecilerin, insan hakları savunucularının ya da mültecilerin korunması çoğu zaman askerî güç, polis varlığı ya da zorlayıcı güvenlik önlemleri üzerinden düşünülüyor. Oysa insan hakları ve insani yardım literatüründe, daha az görünür olan ama ağırlığı giderek daha fazla hissedilen bir yaklaşım var: “Protective presence”
Türkçeye “koruma sağlayan mevcudiyet” ya da “koruyucu duruş” olarak çevrilebilecek “protective presence”, en basit hâliyle, tehdit altındaki kişi ya da toplulukların yanında fiziksel ve görünür biçimde bulunmanın, tek başına bir koruyucu etki yaratabileceği fikrine dayanır. Bu yaklaşımda koruma, silah ya da zor kullanımıyla değil; tanıklık, görünürlük ve uluslararası dikkat yoluyla sağlanır.
“Protective Presence” Nedir?
“Protective presence” kavramı, özellikle son zamanlarda işgal altındaki Batı Şeria’da yerleşimci teröristlerin saldırılarına maruz kalan Filistinliler için daha sık gündeme gelmeye başladı. Dünyanın çeşitli ülkelerinden aktivistler, Filistinlilere salt mevcudiyetleriyle bir koruma sağlamak için bir dayanışma uygulamaya başladılar.
Protective presence, yani şiddete maruz kalan kişilerin yanında koruyucu bir mevcudiyet oluşturma pratiğinin çıkış noktasını şöyle özetleyebiliriz: Şiddet çoğu zaman görülmediğinde, kayda geçmediğinde ve siyasi bir maliyet üretmediğinde daha kolay uygulanmaya başlar. Uluslararası aktörlerin, sivil gözlemcilerin ya da insan hakları örgütlerinin sahadaki varlığı ise, potansiyel failler açısından bu “görünmezlik” konforunu bozar.
Bu nedenle koruyucu mevcudiyet, yani “protective presence” şu varsayıma dayanır: Şiddeti her zaman durdurmak mümkün olmayabilir, ancak şiddet uygulamayı daha maliyetli hâle getirmek mümkündür. Bu maliyet; uluslararası raporlar, medya görünürlüğü, diplomatik baskı ve hukuki süreç ihtimaliyle oluşur. Dolayısıyla şiddete maruz kalan insanların korunması da, doğrudan müdahaleyle değil, caydırıcılık yoluyla sağlanır.
Protective presence, güvenliği yalnızca askerî kapasiteyle tanımlayan yaklaşımlara karşı, daha farklı bir perspektif sunuyor. Bu pratikle birlikte güvenlik de daha ziyade tanıklık, kamusallık, ve uluslararası normlar üzerinden inşa ediliyor. Bu yönüyle kavram, güvenliğin “securitization” süreçleriyle nasıl üretildiğini tartışan eleştirel literatürle de örtüşür. Koruma, devletin tekelinde değildir; bazen orada olmak, müdahale etmekten daha etkilidir.
Protective presence, şiddetin kaçınılmaz olduğu varsayımına karşı mütevazı ama kararlı bir itirazdır. Bu yaklaşım, korumayı yalnızca silah ve güçle değil; dayanışma yoluyla düşünmeyi önerir. Elbette sınırlıdır, kırılgandır ve her bağlamda işlemez. Ancak yine de şunu hatırlatır: Bazı durumlarda en etkili müdahale, geri çekilmemek ve orada kalmaktır.
Protective Presence Nasıl Uygulanır?
Protective presence çoğunlukla şu aktörler tarafından uygulanır:
- Uluslararası sivil toplum örgütleri
- İnsan hakları gözlem misyonları
- Bağımsız gözlemciler ve refakat ekipleri
- Bazı durumlarda diplomatlar veya uluslararası kuruluş temsilcileri
Bu aktörler, tehdit altındaki gruplarla birlikte yaşar, seyahat eder ya da eylem ve toplantılara refakat eder. Bu aktörlerin amacı, saldırı ihtimali olan anlarda “orada olmak” ve bunu bilinir kılmaktır.
Bu yaklaşımı sistematik biçimde uygulayan yapılardan biri Nonviolent Peaceforce’dur. Örgüt, Güney Sudan, Filipinler ve Irak gibi çatışma bölgelerinde sivillerle birlikte çalışarak silahsız koruma stratejileri geliştirmiştir.
Protective presence, sıklıkla barış gücü operasyonlarıyla karıştırılır; ancak aralarında temel farklar vardır. Askerî koruma, zor kullanma yetkisine dayanır. Genellikle devletlerarası ya da BM yönetiminde yürütülür ve güvenliği güç yoluyla tesis etmeyi hedefler. Protective presence ise silahsızdır, sivil ve gönüllü aktörlere dayanır. Bu dayanışma biçimi gücünü meşruiyet ve görünürlükten alır. Bu eylem biçimi en çok işgal altındaki bölgelerde, otoriter rejimlerde insan hakları savunucularının korunmasında, mülteci kamplarında ya da sınır bölgelerinde, seçim gözlemi ve protesto süreçlerinde, gazeteciler ve sendika temsilcileri için refakat faaliyetlerinde devreye girer. Örneğin Filistin’de bazı uluslararası ekipler, çiftçilerin hasat dönemlerinde tarlalarına refakat ederek yerleşimci şiddetini azaltmayı hedeflemektedir. Benzer şekilde Latin Amerika’da çevre aktivistleri, uluslararası gözlemcilerin varlığıyla daha güvenli hareket edebilmektedir.
Protective presence’in etkisi üç düzeyde ortaya çıkar:
- Psikolojik etki: Fail, kırılgan gruplara karşı şiddet uyguladığında bu eylemlerinin bağımsız kişiler tarafından izleneceğini ve kamuoyunda görünür kılınacağını ya da raporlanacağını bilir.
- Siyasi etki: Şiddete maruz kalan insanların içinde bulunduğu durum aktivistler tarafından kamuoyuyla paylaşıldığında uluslararası tepki ihtimali artar.
- Sembolik etki: Güç ilişkilerinin zayıf tarafında yer alan ve çoğu zaman sesini duyuracak kaynağa sahip olmayan mağdurlar yalnız olmadıklarını hisseder.
Bu yönüyle protective presence, yalnızca fiilî bir koruma değil, aynı zamanda ahlaki ve politik bir dayanışma biçimi ortaya koyar.
Buna rağmen koruyucu mevcudiyet oluşturarak yapılan bu eylem elbette her derde deva değildir. Örneğin bu koruyucu mevcudiyet, sert aktörler karşısında etkisiz kalabilir. Özellikle totaliter rejimler ya da paramiliter yapılar, uluslararası görünürlüğü umursamayabilir. Her şeyden önce koruyucu mevcudiyet geçicidir. Gözlemciler çekildiğinde koruyucu etki de ortadan kalkar. Seçici uygulanır: Uluslararası ilginin yoğun olduğu bölgelerde daha yaygındır; “unutulmuş krizlerde” nadiren görülür. Bu eleştiriler, protective presence’in yapısal bir güvenlik çözümünden ziyade tamamlayıcı bir strateji olduğunu gösterir.
Filistin Bağlamında Protective Presence
Batı Şeria, protective presence kavramının en erken ve en yoğun biçimde uygulandığı sahalardan birisidir. Bunun temel nedeni, bölgedeki şiddetin çoğu zaman düşük yoğunluklu, gündelik ve parçalı bir karakter taşımasıdır. Yerleşimci saldırıları, tarım arazilerine erişimin engellenmesi, ev baskınları, keyfî gözaltılar ve hareket kısıtlamaları; çoğu zaman büyük askerî operasyonlardan ziyade, “olağanlaşmış” bir baskı rejimi içinde gerçekleşir. Tam da bu nedenle, uluslararası gözlerin sahadaki varlığı, şiddetin seyrini tamamen durduramasa bile etkilerini azaltma potansiyeli taşımaktadır.
Batı Şeria’da koruyucu mevcudiyet uygulamaları özellikle yerleşimci şiddeti bağlamında öne çıkar. Filistinli çiftçiler zeytin hasadı döneminde tarlalarına erişmeye çalışırken, uzun süredir sistematik saldırılara ve tacizlere maruz kalmaktadır. Bu bağlamda uluslararası gözlemciler, gönüllüler ve insan hakları savunucuları, çiftçilere refakat ederek sahada görünür bir varlık oluşturur. Amaç, saldırıyı fiziksel olarak engellemek değil; saldırıyı kayıt altına alınabilir, raporlanabilir ve dolayısıyla siyasi maliyeti olan bir eylem haline getirmektir.
Bu yaklaşımın arkasındaki mantık açıktır: Yerleşimci şiddeti çoğu zaman cezasız kalır; ancak bu cezasızlık, eylemlerin görünmezliğiyle yakından ilişkilidir. Uluslararası aktörlerin varlığı, şiddeti otomatik olarak sonlandırmaz; fakat saldırının “sessizce” gerçekleşmesini zorlaştırır. Kamera, rapor, tanıklık ve uluslararası ağlara erişim ihtimali, özellikle yerel düzeyde caydırıcı bir eşik yaratır.
Batı Şeria’da protective presence eylem biçimini uygulayan Looking the Occupation in the Eye gibi yapılar sürekli olarak İsrail devlet kurumları tarafından taciz edilmelerine rağmen faaliyetlerini sürdürmekteler. Hem İsrail icinden veya dışından gelen Yahudi aktivistler İsrail’in ve yerleşimcilerin baskı ve şiddet politikalarına karşı Filistinlilerle dayanışma göstermek icin bu yolu seçmeye devam ediyorlar.
Ancak Batı Şeria örneği, protective presence aktivizminin sınırlarını da ortaya koyuyor. İlk olarak, bu koruma biçimi son derece bağlamsaldır: uluslararası ilginin yoğun olduğu köylerde ve dönemlerde etkisi daha hissedilirken, medyanın ve diplomatların gözünden uzak alanlarda şiddet aynı hızla sürmektedir. Nitekim Batı Şeria’da protective presence yürüten gazeteci-aktivist Andrey X, “bir yıl önce sadece kameralarla görünür olmak bile yerleşimcileri, hatta bazen orduyu geri adım attırıyordu” derken, bugün bu caydırıcılığın zayıfladığını; aktivistlerin “artık başka bir hedefe” dönüştüğünü vurgular. İkinci olarak, İsrail ordusunun ve güvenlik aygıtının belirleyici rolü, sivil gözlemcilerin hareket alanını ciddi biçimde sınırlar: gözlemciler çoğu zaman saldırıyı izleyebilir, ancak müdahale edemez; hatta Andrey X’in aktardığı gibi, “videoyu bitirir bitirmez yerleşimcilerin alana girip aktivistleri itip kakması ve fiziksel saldırıda bulunması” gibi, kimi durumlarda kendileri de doğrudan hedef hâline gelebilir.
Buna ek olarak, protective presence, Batı Şeria’da giderek siyasallaşan bir pratik haline gelmiştir. Uluslararası gözlemcilerin varlığı, bazı İsrailli siyasetçiler ve yerleşimci gruplar tarafından “dış müdahale” ya da “taraflılık” olarak sunulmakta; bu da sivil koruma faaliyetlerini meşruiyet tartışmalarının merkezine çekmektedir.
Yine de Batı Şeria bağlamı, protective presence’in temel iddiasını somut biçimde doğruluyor: Güvenlik yalnızca askerî kapasiteyle üretilmez. Bazen koruma, orada kalmak, görmek, kayda geçirmek ve tanıklık etmek yoluyla işler. Bu tür bir koruma, ne mutlak ne kalıcıdır; ancak şiddetin gündelikleşmesine karşı önemli bir direnç noktası oluşturur.
Sonuç olarak protective presence Filistin’de, işgali sona erdirmez veya yapısal eşitsizlikleri ortadan kaldırmaz. Fakat şiddetin tamamen görünmezleşmesini engelleyerek, hem mağdurlar hem de uluslararası kamuoyu açısından politik bir alan açar. Bu yönüyle protective presence, Batı Şeria’da yalnızca bir koruma stratejisi değil; aynı zamanda tanıklığa dayalı bir siyaset biçimi olarak işlev görür.