Kültür Perspektifi

Elif Dedemen: “Geometrik Sanat, Herkesin Anlam Katabildiği ve Sonsuzluğa Açılan Bir Alan”

Almanya’da yaşayan sanatçı ve tarih öğretmeni Elif Dedemen, geometrik sanatın estetikten öte bir tefekkür alanı olduğunu anlatıyor. Kültür Perspektifi serisi için Dedemen ile maneviyat, ritim, tekrar ve boşluk kavramları üzerinden üretim sürecini; sanatın ticaret, kimlik ve görünürlükle kurduğu samimi ilişkiyi konuştuk.

Elif Dedemen: “Geometrik Sanat, Herkesin Anlam Katabildiği ve Sonsuzluğa Açılan Bir Alan”
Fotoğraf: Elif Dedemen. Değişiklikler: Perspektif.

Önce sizi kısaca tanıyarak başlayalım isterim. Elif Dedemen kimdir? Hendesî sanat, hat ve tarih öğretmenliği arasında kurduğunuz bu çok katmanlı yol nasıl şekillendi; bugün kendinizi hangi yerden tarif ediyorsunuz?

35 yaşındayım; Almanya’da doğup büyüdüm. Birkaç yıldır mesleğim sebebiyle Heilbronn’da yaşıyorum. Seyahat etmeyi, yeni yerler keşfetmeyi, denizi ve gökyüzünü -kısacası mavinin çağrıştırdığı derinliği- çok severim. Mavi benim için yalnızca bir renk değil, derinliği ve sürekliliği yansıtan bir alan. Bu yüzden çalışmalarımda da en çok kendime yakıştırdığım rengin mavi olduğunu söyleyebilirim.

Sanata giden yolculuğunuzu nasıl tarif edersiniz? Hendesî sanat, hat ve tarih öğretmenliği kimlikleriniz birbirine nasıl eklemlendi?
Önce ‘sanat’ kavramı üzerine biraz düşünmek gerekiyor. Sanat benim için; dünyaya bakış hâlini, duyguları ve düşünce yapısını estetik bir biçimde ifade etme yolu. Bu nedenle sanata giden yolculuğumun aslında çok erken yaşlarda başladığını söyleyebilirim.

Çocukken ‘Freundebuch’larımız, yani anı defterlerimiz olurdu. Arkadaşlarım bu defterlere şiirler ya da güzel sözler yazardı. Defteri geri aldığımda benim için belirleyici olan, yazının estetiğiydi. Hoşuma gitmeyen bir yazıyla karşılaştığımda sayfayı yırtıp içeriğini aynı şekilde yeniden yazdığım olurdu. Elbette bu etik değil; lakin geriye dönüp baktığımda estetik kaygının bende çok erken yaşlardan itibaren güçlü olduğunu fark ediyorum. Güzel yazı, titiz çalışmalar ve emek verilmiş her şey ilgi alanıma giriyordu.

Hüsn-i hat, ‘güzel yazı’ hatta ‘güzel çizgi’ anlamına geliyor. Hat derslerine başlamadan önce bile nizam, ölçü ve noktalarla çizmek beni cezbediyordu. Bu sanat dalıyla karşılaşmama vesile olanlar oldu. Her şey nasip. Hüsn-i hatta uzun zamandır ara vermiş olsam da her kalemin başına oturduğumda bunu gerçekten severek yaptığımı kendime hatırlatıyorum.

Hendesî sanatla karşılaşmam da zor olmadı. Çocukluktan gelen estetik bakışım, simetriye ve titiz çalışmaya doğal bir yakınlık kurmamı sağladı. Bir tarih dersinde, İslam medeniyetinin coğrafyalarına dair bir söyleşiyi dinlerken çizdiğim şekiller beni şu soruyla baş başa bıraktı: “Ben bunu neden daha bilinçli yapmıyorum?”

Bu sorunun ardından araştırmaya başladım; hüsn-i hat, tezhip ve geometrik desenlerle karşılaştım. Tezhipte iyi bir hocanın ne kadar belirleyici olduğunu bildiğim için bir süre geometrik desenlerle kendi kendime ilerlemeye çalıştım. Yaklaşık üç-dört yıl boyunca sezgisel bir biçimde çizdim. Bugün dönüp baktığımda, o dönemde geometrik desenleri gerçekten anladığımı söyleyemem; bir desenin anatomisini bilmeden, daha çok biçimi tekrar eden boş formlar üretiyordum.

Bu farkındalık Serap Hoca’yla tanışmamla birlikte netleşti. Onun rehberliği sayesinde geometrik desenlerin de bir dili, bir mantığı ve iç yapısı olduğunu fark ettim. Desenin anatomisini öğrendikçe aynı şeklin bambaşka bir derinliğe açıldığını gördüm. O noktada anladım ki; anlamadan çizmekle bilerek üretmek arasında çok temel bir fark var. Ve bu yolu da kesinlikle bir hocayla yürümeniz gerekir.

2020’den bu yana, yaklaşık beş yıldır Dr. Serap Ekizler Sönmez Hoca’nın derslerine katılıyorum. Hendesî sanatta asıl yolculuğumun, o “deryaya” gerçek anlamda adım atışımın, onun talebesi olmamla mümkün olduğunu söyleyebilirim.

Serap Hoca, hendesî sanat alanında özgün ve öncü çalışmalarıyla hem bugüne hem geleceğe yön veren bir isim; onun talebesi olabilmek benim için büyük bir mutluluk.

“Sanatı Ticarete Dönüştürdüğünüzde, Sevdiğiniz Şeyden Uzaklaşabildiğinizi Fark Ettim”

Bu estetik kaygınızla birlikte sanata adım adım yöneldiğiniz süreci çok güzel tarif ettiniz. Geleneksel İslami sanat şekillerinden, usullerden bahsettiniz. Bunu tarih öğretmenliğinizle de birlikte yürütüyorsunuz. Bu kimliklerin birbirini nasıl etkilediğini merak ediyorum. Mesela İslami sanatın içinde teknik olarak ritim, tekrar, boşluk gibi kavramlar var. Bu kavramlar sizin iç dünyanıza nasıl bir kapı açıyor? Üretim anındaki ruh hâliniz nasıl oluyor; bir sanat üretmek sizin için nasıl bir şey?

İlki ritimdi. Benim için ritim, daha çok bir akış hâli demek. Akış hâli ise şu anlama geliyor: İç dünyamla dış dünyam dengede olduğunda ben gerçekten zorlamadan bir şeyler ortaya koyabiliyorum. “Üretmek” demek belki tam karşılamıyor ama bir çalışmayla meşgul olabiliyorum.

Geçen sene ve sene başı daha çok böyle bir dönemdeydim. Sürekli çizim yaptığım, sürekli yeni şeyler ortaya koyduğum bir süreçti. Seçtiğim desenler, ruh hâlim ve yaptığım iş birbiriyle uyumluydu; her şey kendiliğinden akıyordu.

Sonrasında tekrar eden bir aşamaya girdim. Dışarıdan bakıldığında durağan algılanabilir ama benim serüvenimde çok anlamlı bir yere oturuyor. Yaklaşık bir, bir buçuk yıl süren bu dönemde bazı desenleri tekrar tekrar çizdim. Aynı deseni yeniden çizdiğinizde iç dünyanız her seferinde  açılmıyor; fakat bu tekrarlar teknik olarak çok şey öğretiyor. Hatalarınızı daha net görüyorsunuz ve bu sefer başka bir yönden odaklanıyorsunuz. Ben tekrar kavramını bu şekilde deneyimledim.

Diğeri boşluktu. Şu an tam olarak bir boşluk dönemindeyim ama bu, iç dünyamda bir boşluk olduğu anlamına gelmiyor. Daha çok görünürde bir boşluk var. Son birkaç aydır başladığım ama tamamlayamadığım işler oldu. Büyük projemiz dışında bazı şeyler yarım kaldı çünkü içimden gelmedi.

Şu an daha çok kendimle meşgulüm. Sanatla ilgili okumaya ve düşünmeye devam ediyorum sanirim  galiba şu an içimde birseyler inşa ediliyor. Bu da bütün dönemler arasında en sevdiğim dönem oldu. Zaten sipariş üzerine hiç çalışmadım; proje haricinde bu tarz işler beni gerçekten bloke ediyor. Sanatı ticarete dönüştürdüğünüzde sevdiğiniz şeyden uzaklaşabildiğinizi fark ettim. Sürekli üretmek zorunda olmak ve başkasının beklentilerini karşılamanın düşüncesi bile bana iyi gelmediğini fark ettim.

Üretim anındaki ruh hâlinizi biraz daha açabilir misiniz? Özellikle kendinizi baskı altında hissettiğinizde bu durum üretim sürecinizi nasıl etkiliyor?

Çizim yaparken başında 8–9, hatta 10 saat oturduğum çok oluyor. Kısa molalar veriyorum ama bazen akşam başlayıp sabahladığım günler de oluyor. Bu benim için bir eziyet değil; tam tersine, o kadar yoğunlaştığım bir hâl oluyor ki zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum.

Geometrik desenler ilk bakışta basit görünse de aslında çok zaman alan çalışmalar. Milimetrik ve temiz çalışmak ciddi bir sabır istiyor. Ama bu süreç benim için keyifli; içime sinmeyen bir şey olduğunda saatlerce çalışıp silmek ve yeniden yapmak beni yormuyor, aksine mutlu ediyor.

Genellikle çizim yaparken meşk dinliyorum. Bu beni çok rahatlatıyor. Kıymetli hocamız Saadettin Ökten’in söyleşilerini dinlemek de bana eşlik ediyor; sanki yanımdaymış gibi hissettiriyor. Bazen de sessizlikte çalışmayı seviyorum; o anda kalabilmek ve bir şeyler ortaya koymak fevkalade bir haz. Bu şekilde çalışarak sabahladığım çok oluyor. Tüm bunlar, ruh hâlimin dengede olduğunu hissettiren bir süreç.

Az önce söz ettiğiniz o tefekkür anı ve bu sürecin içinde açılan çok katmanlı düşünce boyutlarını çok güzel tarif ettiniz, teşekkür ederim. Buradan yola çıkarak şunu sormak isterim: Bir tarih öğretmeni olarak, sanatınızda ister istemez belirli semboller, temalar ya da anlatı katmanları oluşuyor mu? Tarih ile sanat arasında karşılıklı bir beslenme görüyor musunuz, yoksa bu iki alan sizin için daha ayrı mı ilerliyor?

Aslında bu konu üzerine daha önce hiç bu şekilde düşünmemiştim. Tarihin bana kattıklarını sanatıma doğrudan ve bilinçli olarak aktardığımı söyleyemem. Belki dolaylı bir etkisi vardır ama bu, planlı ya da açık bir yönlendirme şeklinde değil.

Tarih her zaman ilgi duyduğum bir alan oldu. Çocukken bile tarihi iyi kavradığımı ve bunun bugünün politik yapısını anlamama katkı sağladığını düşünüyorum. Bu yüzden tarih bölümünü severek okudum. Tarih eğitimi bana sanatımdan çok, kişiliğime dair şeyler kazandırdı.

Türk ve Müslüman kimliğim, kimliğimin temelini oluşturuyor. Kendi kültürümü ve tarihimi öğrendikçe bunun beni inşa eden bir süreç olduğunu daha iyi fark ettim. Sanatla doğrudan bir bağ kurmak zor olsa da çizim yaparken yakaladığım bakış açısı ve derinliğin buradan besleniyor olması mümkün.

Yani “şu kaynağı okudum ve bunu sanatıma böyle yansıttım” diyebileceğim somut bir örnek yok. Ama her şey bir bütün olduğu için tarih sanatıma doğrudan değil; beni ben yapan tarafı besleyerek dolaylı bir etki bırakıyor.

Siz eserlerinizde geleneksel disipline bağlı kaldığınız kadar içine özgün bir yorum da katıyorsunuz. Bu iki çizgiyi nasıl dengeliyorsunuz? Nerede buluşturuyorsunuz? Nerede ayrıştırıyorsunuz?

Hüsn-i hat sanatında kesinlikle geleneksel bir yapı var; belirlenmiş üsluplar, çizgiler, nokta hesapları ve hoca–talebe ilişkisinde bile bu geleneği görmek mümkün. Kullanılan malzemeler dahi gelenekseldir. Ancak hendesî sanat için aynı kesinlikten söz etmek zor. “Şu yol gelenekseldir, bu değildir.” gibi ayrımlar bana doğru gelmiyor. Çünkü hendesî sanat temelde geometridir, yani matematiktir; matematikte bir çözüme birden fazla yoldan ulaşılabilir. Hendesî desenlerde de aynı desene farklı yollarla varmak mümkündür.

Önce bunu çizersin, sonra şu olur.” gibi tek bir yol yok. Ama yine de geleneksel bir yönü var: Cetvel ve pergel ile, yani konstrüksiyonla çalışmak. Bu hep böyleydi ve büyük ihtimalle böyle kalacak. Bilgisayarlar ve yapay zekâ olsa da elle çizmek istiyorsanız bu aletler kaçınılmaz.

Özgünlük ise tamamen sanatçının kattığı bir boyut. Aynı deseni birçok kişi çizebilir ama onu nasıl sunduğunuz size kalır. Ben bazen desenin bitmiş hâliyle zeminini birlikte göstermeyi seviyorum; bu da benim içimde oluşan bir düşünceden geliyor.

Biz dünyayı önce dıştan algılarız; insanı bile önce suretiyle tanırız. Oysa insanın katmanları vardır ve bunun ötesinde kalp, akıl ya da ruh dediğimiz başka bir boyut bulunur. Geometrik sanatta da bu katmanlı yapıyı göstermek beni cezbediyor. Bir temel vardır ve onun üzerine yapı kurulur.

İnsan da böyledir. Temelimiz, yani özümüz bize ait değil, ilahi kudret tarafından verilmiştir. Biz çoğu zaman sadece görüneni sergileriz. Ama derinleştikçe katmanlar açılır. Geometride de desenle uğraştıkça yüzeyden yapıya inilir. Ben özgünlüğü tam olarak bu noktada görüyorum.

Siz Almanya’da üreten bir sanatçısınız ve Almanya’da üretmek sizin sanat pratiğinizi nasıl dönüştürdü, ne şekilde etkiledi? Almanya’daki izleyicileriniz veya Türkiye’deki izleyicileriniz arasında hissettiğiniz farklar var mı?

Bu sanatla ilgilenmeye başlayıp çizdiklerimi paylaştıktan sonra aslında bir iletişimin içine girdiğimi fark ettim. İnsanların bu sanata nasıl baktığını görme fırsatı yakaladım. Benim için en büyük fark buydu. Daha önce tamamen kendi kendime çiziyor, yine kendi içimde değerlendiriyordum. Başkalarının bakışını görmek ise benim için gerçek bir zenginlik oldu; çünkü herkes farklı bakıyor, herkes başka bir yoldan ilerliyor.

Bir diğer gözlemim de sanatla ilgili alanların çok çoğaldığı yönünde. Sosyal medyanın bunda büyük etkisi var. Bana sık sık “Sizin sayenizde geometrik sanata başladım” yahut “Nasıl başlayabilirim?” gibi mesajlar geliyor. Bu beni gerçekten çok mutlu ediyor. Geçen hafta sonu Dortmund’daydık; Rubis’in davetiyle daha önce verdiğim bir atölye çalışmasına katılan katılımcılar ve Serap Hoca’nın öğrencileriyle bir araya geldik. Çok güzel bir iletişim oluştu, adeta büyüyen bir aile gibiydik. Bu benim için çok kıymetliydi.

Ancak son zamanlarda sosyal medyanın dönüştürücü etkisi üzerine daha eleştirel düşünmeye başladım. Bana çok sık “Pergelinizi nereden aldınız?” ya da “Bunu nereden temin edebilirim?” tarzı sorular geliyor. Başta bunlara uzun uzun cevap veriyor, linkler paylaşıyordum. Bilgi paylaşmanın çok değerli olduğuna hâlâ inanıyorum. Ama bir noktadan sonra emeksiz bir yaklaşımın da oluşabildiğini fark ettim. Gerçek bir ilgi varsa önce biraz araştırma yapılması gerektiğini düşünüyorum. Sayfamda pek çok sorunun cevabı olmasına rağmen hiç bakmadan aynı soruların tekrar tekrar gelmesi beni şunu sorgulamaya itti: Burada asıl amaç ne?

Bu soruyu Almanya’da bu sanatı icra ederken daha net görmeye başladım. Türkiye’den de çok takipçim var. Bir soru özellikle beni düşündürmüştü: “Sanat çok maliyetli, imkânı olmayanlar bu alanlarda nasıl kalabilir?” Bu bana şunu tekrar hatırlattı: Önce neden bu sanatı yapmak istediğimizi sormamız gerekiyor. Arka plandaki düşünce sistemini mi anlamak istiyoruz, bu alanda değer mi katmak yoksa görünür olmak mı istiyoruz?

Eğer hedef anlamaksa, bir cetvel, bir pergel ve bir kurşun kalem yeterlidir. Pahalı malzemelere gerek yok. Ama hedef görünür olmaksa bu da bir tercihtir; yalnız o zaman sanatın derinliğine inmek zorlaşır. Takipçi sayısı, tepkiler, beğeniler belirleyici olmaya başlar. Oysa amaç başka bir yerdeyse insan nasibini de ona göre alıyor. Çünkü Allah herkese istediğini veriyor. Bu yüzden ne istediğimizi çok iyi bilmek gerekiyor. Herkes hoca olmak zorunda değil; inanın talebe olmak da güzel. Hele muhabbet duyduğunuz bir hocanız varsa sanata açılan yolunuz daha da güzel olur.

Etkileşimden bahsettiniz. Algoritmaların size istediklerinizi sunması, takipçi sayısı gibi meseleler… Çok güzel ifade ettiniz. Siz kendinizi çoğunluk toplumunda bir Müslüman sanatçı olarak tanımlıyorsunuz. Bazen bu rolünüzle birlikte bir kültürel tercüman gibi hissettiğiniz oluyor mu? Bu durum sanatınıza ya da kişisel konumlanışınıza yansıyor mu?

Bu tercümanlık rolünden çıkalı çok uzun zaman oldu. Muhtemelen çocuklukta ya da ergenlik döneminde bıraktım ve bunu erken bırakmış olmaktan çok memnunum. Çünkü sürekli tercüme etmek insanı kendisinden ya da asil olandan uzaklaştırıyor. Eğer ben anlaşılmak istiyorsam, gerçekten isteyen karşımdaki insan zaten “dilimi” öğrenir. Ama sürekli kendi söylediklerimi başkasının diliyle anlatmak zorunda kalıyorsam kendi sözümden uzaklaşmış olurum.

Evet, bazı durumlarda ya da bazı ortamlar için bu yapılabilir. Ama bunun sürekli bir rol hâline gelmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ben uzun yıllardır bunu yapmıyorum. Benden böyle bir beklenti olduğunda ya susmayı tercih ediyorum ya da kendi dilimle, kendi üslubumla ifade ediyorum. Anlaşılmıyorsa da bu benim için bir sorun değil. Çünkü gerçekten anlamak isteyen biri zaten çaba gösterir; o zaman onun diliyle de konuşabilirim.

Bence Müslümanlar ve Türkler olarak artık şunu kavramamız gerekiyor: Bu rolü sürekli üstlenmek zorunda değiliz. Hatta hiç zorunda değiliz. Bu çok uzun süre yapılmış bir şeydi ve artık ben bunu görmek de istemiyorum.

Belki başka bir pencereden örnek vereceğim, lakin kastettiğim sorun aynı. Okulda öğrencilere de söylüyorum. Çocuklar kendilerini tanıtırken isimlerini tercüme etmeye çalışıyorlar: “Ich heiße Kirim”, “Ich heiße Berat” ya da “Fırat” diyorlar. Oysa karşındakinin diline ismini “tercüme” etmek zorunda değilsin. Ben de onlara “Du heißt Fırat, Berat, Ahmet, Mehmet” diyorum. “Ja, aber auf Deutsch” dediklerinde ise şu cevabı veriyorum: “Nein, auf Deutsch gibt es diesen Namen nicht.” Almanca’da böyle bir isim yok.

Tıpkı çalışmalarda mesela bazen anlatmak istediğim tevhid anlayışı gibi; bunun tercümesi, karşılığı yok. Karşımdaki anlasın diye ben tevhid anlayışını indirgeyemem. Edersem yanlış olur.

Bu yüzden toparlarsak; kendi kimliğimizi, kendi ismimizi, kendi düşünme yapımızı kendi dilimizle söylememiz gerekiyor. Tercümanlık konusunda bu noktada oldukça netim.

Fotoğraf: Elif Dedemen Instagram hesabı

“Eğer Sanat Sizi Doğru Olana Hazırlamıyorsa, Bana Göre O Sanat Boştur”

Toplum içinde kendi kimliklerimizle var oluyoruz ve çoğunluk toplumunda bu kimliklerle bir temsil de gerçekleştiriyoruz. Bu temsil bazen yanlış ya da eksik algılanabiliyor. Bu tür deneyimler sanatınıza yansıyor mu? Sanat sizin için bu noktada bir cevap üretme alanı ya da bir alan açma imkânı sunuyor mu?

Bu aslında birçok sanatçı için oldukça klasik bir yol; özellikle “beyaz” olmayan sanatçılarda sıkça görüyoruz. Ama ben bunu hiç yapmadım, çünkü buna ihtiyaç duymadım. Bu biraz önce konuştuğumuz konuyla da bağlantılı. Ben başkası tarafından tanımlanmak istemiyorum; kendimi kendim tanımlıyorum, Türk ve Müslüman kimliğimle.

Müslüman kimliği zaten tanımlı bir şey. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ortaya koyduğu bir çizgi var ve bunun başkası tarafından yeniden tanımlanmasına gerek yok. İnsanların zihninde bir şeyler olabilir ama ben bununla ilgili kimseyle bir iletişime girmiyorum.

Mesela okulda herkes benim Türk ve Müslüman olduğumu biliyor. Tesettürlü değilim; belki ilk bakışta görünür değil ama duruşumla, tavrımla, söylediğim sözlerle bu zaten belli oluyor. Zihinlerinde başka tanımlar olabilir ama bu beni ilgilendirmiyor. Dolayısıyla bunu sanatıma da yansıtmak gibi bir çabam da yok.

Bir “beyaz” adam da eserimi beğenip satın alabilir. Ama ben üretirken kendimi, yani kimliklerimi tanıtmayı amaçlamıyorum. Bu benim içimde olan bir şey. Başkası anlasın diye değil, kendimden geldiği için yapıyorum. Benim için asıl önemli olan, bakan kişinin kendisini orada bulup bulamadığı; ne gördüğü, ne görmediği.

Bu, bunu yapan sanatçıların yanlış yaptığı anlamına gelmiyor. Bu da bir ifade biçimi, bir yol. Ama ben kendimi orada göremiyorum.

İletişimde kalmak ve anlaşılmak elbette güzel. Ama bana göre en önemli şey önce insanın kendisini anlaması. Bugün en büyük eksikliklerden biri de bu. Bu, “kendin ol” sloganlarıyla anlatılan bir şey değil. Kendini anlamak; acizliğini, kul olduğunu, hatalarla dolu olduğunu fark etmek ve içindeki cevheri keşfetmek demek. Başka bir kula karşı kimlik düzeltmesiyle, yanlış veya eksik algıları yok etmeyle hükümlü değiliz.

Ben kimim?”, “Gayem ne?”, “Amacım ne?” gibi sorularla meşgul olmaya başladığınızda zaten dış dünyayla da sağlıklı bir iletişim kuruyorsunuz. Kendinizi anlamaya başladığınızda bu zaten karşıya yansır. Ama kendini anlamadan bu tür işlere girişildiğinde sorunlar kaçınılmaz oluyor.

Estetik kavramını çok önemsediğinizi söylediniz. Bir de maneviyat boyutu var. İzleyicilerin eserlerinizde estetikle maneviyat arasındaki ilişkiyi nasıl bulmasını umuyorsunuz?

İnsan gözü her zaman güzeli arar; güzel sözü, güzel kokuyu, güzel giyinmeyi, güzel hissetmeyi… Bu fıtratımızda var. Herkesin güzellik anlayışı farklı olabilir ama insan güzeli bulduğunda mutlu olur. Bu yüzden eserlerimde estetik önemli; ancak bu, karşı taraf için yaptığım bir şey değil. Önce benim içime sinmesi gerekiyor. Benim hoşuma gitmeyen bir şeyi başkası beğense bile bu beni mutlu etmiyor.

Maneviyat ise şurada başlıyor: Güzel olan her şeyde, derin bakıldığında bir maneviyat yakalanabilir. Bir eserde, bir çiçekte, bir kedide ya da dünyayı algılayış biçimimizde… Eğer güzel bakamıyorsak bir eserde sadece çizgi, daire ve karmaşa görürüz. Ben eserlerime manevi anlamlar yüklüyorum ama bu bana ait. Bakan kişinin aynı şeyi hissetmesi şart değil.

Geçen yıl Köln’deki bir sergide bunu çok net yaşadık. Biz eserlerin teknik ve manevi boyutlarını anlattık ama izleyiciler bambaşka yorumlar getirdiler. “Ben bunu böyle gördüm.” diyenler oldu ve bu çok kıymetliydi. Çünkü geometrik sanat sonsuzluğa açılan bir alan; herkes kendi anlamını katabilir. Biraz şiir gibi… Şair yazar ama biz onun neyi kastettiğini tam olarak bilemeyiz. Sanatta da benim için önemli olan bu: “Ben bunu görüyorum ama sen de bunu görüyorsun.”

Hayat bizi ebedi hayata hazırlayan bir yolculuk. Bu yüzden vaktimizi güzel değerlendirmemiz gerekiyor. Sanat da buna dâhil. Eğer sanat sizi doğru olana hazırlamıyorsa, bana göre o sanat boştur.

Avrupa’da birçoğu göçmen kökenli olan Müslüman sanatçı ve zanaatkarlar, klasik İslam sanatlarından başlayıp çağdaş sanata kadar uzanan geniş bir yelpazede eserlerini üretiyorlar. Peki onları ve eserlerini ne kadar tanıyoruz? Kültür Perspektifi Serisi’nde sanat ve yaşama dair soruları muhataplarına soruyoruz. Serideki diğer söyleşilere buradan ulaşabilirsiniz.
TIKLA

Elif Kılıç

Ludwig-Maximilians Üniversitesinde sosyoloji alanında yüksek lisans yapmakta olan Elif Kılıç, çalışmalarında sosyolojik teoriye odaklanmakta ve Almanya’daki Müslüman bireylerin ötekileştirme deneyimleri ile kimlik müzakerelerine yönelik niteliksel araştırmalar yürütmektedir. Kılıç, aynı zamanda Perspektif’in yayın kurulu üyesidir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler