“Getto” Kavramının Danimarka’daki Sorunlu Kullanımı ve Bunun Kökeni
Danimarka’da “getto” ve “paralel toplum” kavramları, entegrasyon politikalarının merkezinde yer alıyor. Ancak tarihsel olarak dışlama ve ayrımcılıkla yüklü bu dil, göçmen mahallelerini dönüştürme iddiasıyla yürütülen uygulamaların yeni toplumsal bölünmeler üretip üretmediği sorusunu da beraberinde getiriyor.
“Getto” kavramını Danimarka kadar yoğun ve sistematik biçimde kullanan az ülke var. On yılı aşkın süredir bu kelime, ülkedeki göç, entegrasyon ve “kimin gerçekten ait olduğu” tartışmalarının merkezinde yer alıyor.
2010’da Hükûmetin Oluşturduğu “Getto Listesi”
Başlangıçta sorunlu mahalleleri tespit etmeye yönelik bir politika aracı olarak ortaya çıkan kavram, zamanla sözde “paralel toplumları” yönetmeye dönük kapsamlı bir toplumsal deneyin parçasına dönüştü. Siyasetçilerin ana akım Danimarka yaşamından ayrı işlediğini düşündüğü, çoğunlukla göçmenlerin yaşadığı topluluklar bu kategoriye dâhil edildi.
2010 yılında dönemin hükûmeti bir “getto listesi” oluşturdu. Bu liste, 1.000’den fazla nüfusa sahip kamu konut bölgelerini; işsizlik ve suç oranlarının ülke ortalamasının üzerinde olması, gelir ve eğitim seviyelerinin düşüklüğü ve sakinlerin yarısından fazlasının “Batı dışı ülkelerden” gelmesi gibi kriterlere göre sıralıyordu.
Yıllar içinde bu bölgeler, “başarısız entegrasyonun” kısa yolu hâline geldi. Danimarkalı siyasetçiler listeyi bir müdahale haritası olarak kullandı: Apartman bloklarının yıkılması, uzun süreli kiracıların zorunlu taşınmaya tabi tutulması gibi adımlar atıldı. Amaç, nüfusu “karıştırmak” ve mekânsal ayrışmayı önlemek olarak açıklandı.
Hükümet 2021’de damgalamayı azaltmak amacıyla resmî terminolojide “ghettoområder” (getto bölgeleri) yerine “parallelsamfundsområder” (paralel toplum bölgeleri) ifadesini kullansa da, bu mahalleleri etkileyen kriterler ve politikalar büyük ölçüde değişmeden kaldı.

Geçen yüzyılda Kopenhag’daki Vognmagergade mahallesinde bulunan Doğu Avrupa gettosundaki bir Yahudi gazete satıcısı. Fotoğraf: Kopenhag Müzesi – Josefine Ørskov.
Danimarka’daki İlk Getto: 1908’de Gelen Rus Yahudisi Göçmenler
Danimarka dışından bakanlar için “getto” ya da “paralel toplum” dili rahatsız edici gelebilir. Avrupa’nın birçok ülkesinde bu kelime hâlâ karanlık bir geçmişi çağrıştırır: Orta Çağ’daki Yahudi mahallelerinden, Nazi döneminde Yahudilerin ölüm kamplarına gönderilmeden önce kapatıldıkları gettolara kadar uzanan kompleks bir tarih…
Oysa modern konut siteleri bir zamanlar Danimarka refah modelinin gurur kaynağıydı: Temiz, erişilebilir fiyatlı ve yeşil alanlarla çevrili. Peki neden bu kadar yüklü bir terimle anılıyorlar? Araştırmalarım kapsamında Danimarka’da ve Danimarka kültüründe “getto” kavramının tarihsel gelişimini ve zaman içinde nasıl anlam değiştirdiğini inceliyorum.
Aslında kavram Danimarka’da ilk kez 1692’de gündeme geldi. Polis memuru Claus Rasch, sayıları oldukça az olan şehirdeki Yahudi nüfusun belirli bir bölgede toplanmasını önerdi. Kral V. Christian’a yazdığı uzun mektupta tüm Yahudilerin Christianshavn bölgesine taşınmasını teklif etti. Rasch’a göre burada ticari faaliyetlerini sürdürebilirlerdi; ancak günlük yaşamları sıkı biçimde düzenlenmeli, Hristiyan komşularını rahatsız etmemeli ve “skandala” yol açmamalıydılar.
Tasavvur edilen bu Yahudi mahallesi, Avrupa’da 150 yılı aşkın süredir var olan gettolara büyük ölçüde benziyordu. Bu gettolar, Hristiyanlar ile Yahudiler arasında net bir sınır çizmek amacıyla kurulmuş, önyargı ve korku tarafından şekillendirilmiş yapılardı.
Kralın cevabı kesin bir “hayır” oldu. Ancak iki yüzyıldan biraz fazla bir süre sonra, 1908’de Danimarka gazeteleri Kopenhag’ın iç kesimlerinde, Kongens Have’nin doğusundaki yoksul mahallede oluşan bir “getto”dan söz etmeye başladı.
Basına göre bu getto, Rus İmparatorluğu’ndan dinî ve siyasî baskılar nedeniyle kaçan Yahudiler tarafından kurulmuştu. Aralarında iş ve daha iyi bir yaşam arayanlar da vardı. Nihai hedefleri Kuzey Amerika’ya göç etmekti; Kopenhag’ın yoksul mahalleleri ise yalnızca bir geçiş durağıydı.
Danimarka basını yeni ve “egzotik” sakinlere hem merak hem heyecanla yaklaşıyordu. Farklı görünüyor, Yidiş ve Rusça konuşuyorlardı. Ancak bu yazılar pazar gezisi için gettoya gitmeyi teşvik etmiyordu. Tam tersine, bölge yoksullukla, “ahlâksızlıkla”, suçla, içki düşkünlüğüyle ve şüpheli siyasî fikirlerle anılıyordu. Başka bir deyişle, getto tehlikeli olarak tasvir ediliyordu.
Danimarka’daki Toplumsal Ayrımların Oluşumu
Bugünün “getto” ya da “paralel toplum” politikaları, aynı sezgisel varsayım üzerine kurulu: Toplumsal bütünlüğü korumak için belirli gruplar yönetilmeli ya da dağıtılmalıdır. Resmî söylemde Danimarka hükümeti paralel toplumları dağıtmak ve entegrasyonu teşvik etmek istediğini belirtiyor. Ancak uygulamada strateji yerinden etmeye yol açtı. On yıllardır aynı mahallede yaşayan aileler, “Batı dışı” sakinlerin yoğunlaşmasını önlemek amacıyla, kimi zaman rızaları dışında taşınmaya zorlandı.
2024 yılında Avrupa Birliği Adalet Divanı (AAD), bu mahalleleri yeniden şekillendirmek için kullanılan Danimarka konut politikasının ırk ayrımcılığı anlamına geldiğine hükmetti. Geçtiğimiz yılın sonunda ise mahkeme, ilgili mevzuatın hukuka aykırı olabileceğini belirtti.
Birleşik Krallık’ta İşçi Partisi hükûmeti iltica ve göç reformu konusunda Danimarka modelini örnek almayı tartışırken, bu paralel hikâyeye dikkat etmek gerekiyor. Danimarka’nın konut ve iltica sistemleri aynı mantığın iki yüzü: Daha sıkı kontrolün daha fazla toplumsal uyum sağlayacağı varsayımı. Ancak Danimarka deneyimi farklı bir tabloya işaret ediyor olabilir. “Paralel toplumları” dağıtmaya çalışırken, ülke kendi içinde yeni ayrışmalar inşa ediyor olabilir.
NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 11 Şubat’ta The Conversation‘da yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.