Pedro Sánchez, Namıdiğer “El Guapo” Kalbimizi Nasıl Kazandı?
Gazze’den İran krizine, Venezuela’dan NATO tartışmalarına kadar birçok dosyada İspanya Başbakanı Pedro Sánchez Avrupa’nın alışılmış jeostratejik reflekslerinden ayrılan bir çizgi izliyor. Uluslararası hukukun herkes için geçerli olması gerektiğini savunan bu yaklaşım, Madrid’i zaman zaman diplomatik yalnızlık pahasına Avrupa siyasetinde alışılmadık bir konuma yerleştiriyor.
Son yıllarda Avrupa siyasetinde dikkat çekici bir figür öne çıktı: İspanya Başbakanı Pedro Sánchez. İsrail’in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü saldırılara açık biçimde karşı çıkması, İran’a yönelik ABD-İsrail operasyonlarını uluslararası hukukun ihlali olarak nitelemesi ve Venezuela krizinde askeri müdahaleye karşı çıkması onu Batı dünyasında alışılmadık bir konuma yerleştirdi.
Birçok Avrupa hükûmeti güvenlik ve güç politikalarına yönelirken Madrid’in dili daha normatif, daha hukuki ve çoğu zaman daha insani bir çerçeveye dayanıyor. Bu nedenle Pedro Sánchez yalnızca bir hükûmet lideri değil; Avrupa’da uluslararası hukuk ve sosyal demokrasi adına alternatif bir siyasi çizginin temsilcilerinden biri olarak görülüyor.
Bu durum tesadüf değil. Sánchez’in siyasi kariyeri, ideolojik konumlanışı ve İspanya’nın toplumsal dinamikleri bu farklılığın arkasındaki temel unsurları oluşturuyor.
“Siyasetin Anka Kuşu” Adı Verilen Pedro Sánchez Kimdir?
İspanyol basını Sánchez’i uzun yıllar boyunca yakışıklı manasına gelen “El Guapo” lakabıyla andı. Bu lakap hem karizmatik görünümüne hem de rakiplerinin onu hafife alan biraz alaycı bakışına işaret ediyordu. 1972’de Madrid’de doğan Pedro Sánchez, ekonomi eğitiminin ardından New York’ta bir danışmanlık firmasında birkaç yıl çalıştı. Daha sonra Avrupa Parlamentosunda Sosyalist Grup (PES) milletvekili Bárbara Dührkop’un danışmanlığını yaptı ve 1990’ların sonunda BM’nin Bosna Hersek Yüksek Temsilcisi Carlos Westendorp’un kabinesinde görev aldı.
2004 yılına gelindiğinde, öğrencilik yıllarından beri üyesi olduğu İspanyol Sosyalist İşçi Partisinden (PSOE) Madrid belediye meclisi üyesi seçilerek aktif siyasete girdi. 2008’de öğretim görevlisi olarak ekonomi dersleri vermeye başladı ve aynı dönemde doktora tezini hazırladı. 2012’de savunduğu tez yıllar sonra intihal suçlamalarıyla gündeme geldi. Sánchez bu iddialara karşı doktora tezinin tamamını internette yayımlayarak yanıt verdi.
2014’te PSOE Genel Sekreteri seçildiğinde, parti içinde uzun yıllar görev almış olmasına rağmen kamuoyu tarafından henüz geniş ölçekte tanınmıyordu. 2015 genel seçimlerinde PSOE ikinci parti oldu ve Sánchez hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Ancak koalisyon görüşmelerine rağmen parlamentoda çoğunluk sağlanamadı ve başbakan olamadı. 2016’da tekrarlanan seçimlerin ardından parti içinde Mariano Rajoy hükûmetine karşı nasıl bir strateji izleneceği konusunda ciddi bir kriz çıktı. Parti içindeki ağır topların baskısıyla genel başkanlıktan çekilmek zorunda kaldı. O dönemde pek çok yorumcu onun siyasi kariyerinin sona erdiğini düşünüyordu.
Sánchez ise farklı bir yol izledi: ülkeyi dolaştı, parti tabanıyla doğrudan temas kurdu ve 2017’de yapılan liderlik seçimlerini yeniden kazanarak siyasete güçlü bir dönüş yaptı. Bu geri dönüş ona yeni bir lakap kazandırdı: “Siyasetin anka kuşu”
2018’de muhafazakâr Başbakan Mariano Rajoy’a karşı verilen gensoru önergesi kabul edildi ve Sánchez, İspanya tarihinde bu yolla göreve gelen ilk başbakan oldu.
Başbakanlığından bu yana kendisini Avrupa’da sosyal demokrasinin yeniden canlanmasının temsilcilerinden biri olarak konumlandırdı. Sosyal devletin güçlendirilmesi, gelir eşitsizliğinin azaltılması, toplumsal hakların genişletilmesi ve azınlıkların korunması iç siyasetteki temel başlıkları oluşturdu. Ancak asıl dikkat çekici dönüşüm dış politikada yaşandı. “El Guapo” zamanla yalnızca karizmatik bir lider olmaktan çıkıp Batı dünyasında alışılmadık bir siyasi çizginin simgelerinden birine dönüştü.
Peki Sánchez özellikle son yıllarda neden bu kadar dikkatimizi çekiyor ve hatta kalbimizi kazanıyor?
Filistin’den İran’a Sánchez’in İlkesel Tutarlılığı
Sánchez’in dış politikasını anlamanın anahtarı, tek tek krizlere bakmaktan ziyade bu krizlerin her birinde tekrar eden normatif çerçeveyi görmekten geçiyor: uluslararası hukukun üstünlüğü. Gazze’deki soykırımdan Venezuela krizine, İran-ABD-İsrail geriliminden NATO içindeki tartışmalara kadar Madrid hükûmetinin farklı dosyalarda ayni ilkeye referans verdiği görülüyor. Bu yaklaşım, klasik jeopolitik blok siyasetinden ayrılan bir çizgiye işaret ediyor. Pedro Sánchez yönetimi, devletlerin hangi blokta yer aldığına bakmaksızın askeri güç kullanımını ve uluslararası müdahaleleri hukuki normlar üzerinden değerlendirmeye çalışıyor. Bu nedenle İspanya son yıllarda Avrupa Birliği içinde zaman zaman çoğunluktan ayrılan bir pozisyon aldı.
Bu tutumun en görünür örneklerinden biri Filistin meselesinde ortaya çıktı. Gazze’deki soykırım boyunca İspanya, Avrupa’nın en yüksek sesli eleştirilerinden birini dile getirerek ateşkes çağrısı yaptı, Filistin’in tanınmasını savundu ve İsrail’e silah satışlarının durdurulmasını gündeme getirdi. İspanya, Mayıs 2024’te Norveç ve İrlanda ile birlikte Filistin Devleti’ni tanıyan Avrupa ülkeleri arasında yer aldı. Sánchez bu kararı açıklarken Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından alınan 242 ve 338 sayılı kararlara atıf yaparak aldığı tavrın “kimseye karşı değil, barış lehine” olarak tanımladı. Ardından Madrid, Uluslararası Adalet Divanında (UAD) Güney Afrika’nın açtığı soykırım davasına müdahil olma başvurusunda bulundu ve Eylül 2025’te İsrail‘e karşı kapsamlı bir silah ambargosu ilan etti. Aynı yıl Sánchez, Avrupa Birliği ile İsrail arasındaki Ortaklık Anlaşması’nın askıya alınmasını gündeme getirerek Rusya’ya hızlı şekilde yaptırım uygulama kararı alan Avrupa’nın çifte standartlarını açıkça eleştirdi. Ona göre, Ukrayna bağlamında Vladimir Putin’e yöneltilen suçlamaların, Netanyahu’nun Filistin’de yaptıkları söz konusu olduğunda görmezden gelinmesi Avrupa’nın normatif iddialarını zayıflatıyordu.
Madrid’in bu yaklaşımı yalnızca Orta Doğu ile sınırlı değil. Sánchez hükûmetinin geçtiğimiz ocak ayındaki Venezuela krizinde de Avrupa’nın diğer pragmatik liderlerinin aksine “uluslararası hukuk” vurgusu ile tepki verdiğini görüyoruz. Madrid, Nicolás Maduro’nun otoriter yönetimini yıllardır eleştirdiği ve Venezuela muhalefetini desteklediği hâlde Donald Trump’ın askerî müdahalesine de aynı normatif çerçeveden itiraz etmişti. Sánchez yönetimi, otoriter bir rejimi eleştirmenin uluslararası hukuku ihlal eden bir askeri operasyonu meşrulaştırmadığını savundu. Bu nedenle Madrid’in söylemi çoğu zaman “kimin tarafında olduğundan ziyade hangi ilkenin savunulduğu” üzerine kuruldu.
İran’a Saldırı Konusunda Net Tavır Alan Tek Avrupalı Lider
Geçtiğimiz hafta ABD ve İsrail’in İran‘a yönelik askeri operasyonu başladığında ise bu normatif yaklaşım en sert sınavlardan birinden geçti. Sánchez saldırıyı “tek taraflı ve uluslararası hukuka aykırı” olarak nitelendiren neredeyse tek Avrupalı lider oldu ve krizin çözümü için diplomasiyi adres gösterdi. Daha da önemlisi, Madrid bu pozisyonu somut bir politikaya dönüştürdü: ABD’nin İspanya’daki Rota ve Morón askerî üslerinin İran operasyonlarında kullanılmasına izin verilmedi.
İspanya Dışişleri Bakanı José Manuel Albares, bu üslerin yalnızca ABD ile yapılan anlaşmalar ve Birleşmiş Milletler Şartı çerçevesinde kullanılabileceğini vurguladı. Bunun üzerine ABD bu üslerde konuşlu 15 askerî uçağı başka noktalara taşımak zorunda kaldı. Washington yönetimi ise sert tepki gösterdi; ABD Başkanı Donald Trump İspanya ile tüm ticari ilişkileri kesme tehdidinde bulunarak ekonomik yaptırım imasında bulundu. Madrid hükûmeti ise bu baskıya rağmen geri adım atmayarak, ABD’nin uluslararası hukuk ve AB-ABD ticaret anlaşmalarına uyması gerektiğini açıkladı. NATO üyesi ve ABD’nin Avrupa’daki en önemli askeri altyapılarından bazılarına ev sahipliği yapan bir ülke için bu tutum ciddi bir diplomatik risk anlamına gelse de Sánchez yönetimi pozisyonunu korudu.
Ortaya çıkan tablo, Sánchez hükûmetinin dış politikasının temel karakterini ortaya koyuyor: Madrid ne İran’ı ne de Maduro’yu savunuyor; ancak askeri güç kullanımının uluslararası hukuk çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Bu çizgi Avrupa içinde alışılmış güç siyaseti reflekslerinden farklı bir dış politika anlayışına işaret ediyor ve İspanya’yı zaman zaman diplomatik yalnızlık pahasına normatif bir pozisyona yerleştiriyor. Sánchez hükûmetinin bu pozisyonu, bazı yorumculara göre Avrupa’nın uluslararası alandaki normatif iddialarını güçlendirirken bazılarına göre ise Realpolitik’in hâkim olduğu bir dönemde riskli bir yalnızlaşma anlamına geliyor.
Bağlı Olduğu Normları Savunamayan Avrupa’nın Krizi ve Sánchez’in “Yalnız” Sesi
Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Avrupa Birliği kendisini “kural temelli uluslararası düzenin” en güvenilir koruyucularından biri olarak tanımlamıştı. Bu iddia, yalnızca diplomatik bir söylem değil; AB’nin kimliğinin kurucu bir unsuruydu. Ancak Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Orta Doğu’daki savaşlar ve büyük güç rekabetinin yeniden tırmanışı bu iddianın ne denli kırılgan bir zemine oturduğunu açığa çıkardı. İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısı ve takip eden misillemeler ise bu kırılganlığı en ham hâliyle sergiledi.
Avrupa ülkelerinin İran operasyonuna verdiği tepkiler incelendiğinde en az dört farklı tutum ortaya çıkıyor. Fransa, Almanya ve İngiltere’den oluşan eksen İran’ı kınarken ABD-İsrail operasyonu hakkında sessiz kalmayı tercih etti. Çekya, Estonya ve Baltık ülkeleri NATO dayanışmasını öne çıkararak operasyonu sorgulamaktan kaçındı. İtalya ve Polonya gibi ülkeler ise yalnızca gerilimin tırmanmaması gerektiğini vurgulayan belirsiz açıklamalarla yetindi.
Bu tutumların ortak noktası uluslararası hukukun açık bir referans olarak kullanılmamasıydı. Bu bağlamda İspanya’nın tutumu sadece yalnız kalan bir sesi değil, ısrarlı bir hatırlatmayı temsil ediyor.
“Uluslararası Hukuk Müttefiklerimiz İçin de Geçerlidir”
Dünyada güç siyasetinin normatif ilkeleri giderek daha fazla geri plana ittiği, uluslararası hukukun büyük güçlerin söyleminde araçsal bir işleve indirgendiği günümüz konjonktüründe, Sánchez”in tutumu sıradan bir dış politika tercihi değil, somut bir duruş anlamı taşıyor. Sánchez’in İran krizinde üsleri kapatma kararı, müttefik baskısına boyun eğmeyi reddetmesi ve Filistin meselesindeki ısrarı; bunların hepsi söylemi somut politikaya bağlayan adımlar.
Pedro Sánchez’in kalbimizi kazanmasının sırrı belki de budur: güç dengeleri değiştiğinde, müttefikler baskı uyguladığında ve bedel ağırlaştığında bile aynı cümleyi tekrarlamaktan vazgeçmemek. “Uluslararası hukuk yalnızca düşmanlarımız için değil, müttefiklerimiz için de geçerlidir.”
Pedro Sánchez’in siyasi çizgisi Avrupa için yeni bir model mi yoksa sadece geçici bir istisna mı? Bu sorunun cevabı henüz net değil. Ancak kesin olan bir şey var: Bugün Avrupa’da uluslararası hukuku ve sosyal demokrat değerleri bu kadar açık biçimde savunan lider sayısı oldukça az. Pedro Sánchez’i farklı kılan da belki tam olarak bu.