AB’nin Kuracağı “Geri Gönderme Merkezleri” Nedir ve Neleri Değiştirecek?
AB’nin “geri gönderme merkezleri” düzenlemesi, göçmenlerin üçüncü ülkelere sevkini ve uzun süreli gözaltıları mümkün kılarken; iltica hakkı, geri göndermeme ilkesi ve etkili başvuru gibi temel güvencelerin fiilen aşınması riskini doğuruyor.
Avrupa Birliği, düzensiz şekilde bulunan göçmenlerin menşe ülkelerine geri gönderilmesini kolaylaştıracak yeni bir sistem oluşturma sürecinde. “Geri Gönderme Tüzüğü” olarak bilinen bu düzenleme, çocuklar ve aileler de dâhil olmak üzere daha fazla kişinin daha uzun sürelerle gözaltında tutulmasını mümkün kılan önlemler içeriyor.
Yeni Yasa ile 2008’de Belirlenen Prosedür Değişecek
Bu durum, Avrupa göç politikasında önemli bir dönüşüme işaret ediyor. Zira bugüne kadar AB üyesi devletler, düzensiz göçmenleri yalnızca belirli koşullar altında ve son çare olarak gözaltına alabiliyordu. Hatta tüm devletlerin gözaltı politikası bulunmuyordu; olan yerlerde ise gözaltı merkezleri neredeyse her zaman AB sınırları içinde yer alıyordu. Bu da hukuki güvencelerin yakından denetlenebilmesini sağlıyordu.
Ancak yakın zamanda yapılan bir oylama, yeni düzenleme kapsamında AB dışındaki üçüncü ülkelerde “geri gönderme merkezleri” kurulmasının önünü açtı. Avrupa Komisyonu bu denizaşırı gözaltı merkezlerini göç yönetimi için “yenilikçi bir çözüm” olarak sunarken, “temel hakların” korunacağı güvencesini veriyor.
Pratikte ise Avrupa dışındaki bu merkezlerde olası insan hakları ihlallerini izlemek ve Avrupa standartlarını uygulamak son derece zor olacak. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Michael O’Flaherty, bu yapıların “insan hakları açısından kara delikler” oluşturma riski taşıdığı uyarısında bulundu.
Geri Gönderme Tüzüğü, Avrupa Komisyonu tarafından Mart 2025’te önerildi. Aralık 2025’te Bakanlar Konseyi genel yaklaşım üzerinde uzlaştı ve 26 Mart’ta Avrupa Parlamentosu tarafından onaylandı. Yasama süreci artık son müzakere aşamasına girmiş durumda. Geri gönderme merkezlerine ilişkin hukuki düzenlemeleri de içeren tüzüğün, 2008 tarihli Geri Dönüş Direktifi’nin yerini almak üzere yazdan önce kabul edilmesi bekleniyor.
AP Tarafından Onaylanan ve Kesinleşmesi Beklenen Teklifte Neler Var?
Geri gönderme merkezleri kurma girişimleri 1980’lere kadar uzansa da bugüne kadar başarılı olmadı. En dikkat çekici örneklerden biri, Birleşik Krallık’ın 2003 yılında Avrupa Konseyi’ne sunduğu ve düzensiz göç yönetimi için bölgesel merkezler kurulmasını öngören öneriydi. Bu teklif yoğun eleştiri aldı ve o dönemde diğer 13 AB üyesi devletin desteğini kazanamadı.
Daha yakın dönemde, 2024 yılında İtalya Arnavutluk’ta göçmen gözaltı merkezleri kurdu. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu merkezleri AB genelinde göç yönetimi için bir model olarak gösterdi. Yakın zamanda kabul edilen Geri Gönderme Tüzüğü taslağı, AB’nin anlaşma yaptığı üçüncü ülkelerde geri gönderme merkezlerinin kurulmasına imkân tanıyor.
Bu tür anlaşmalar yalnızca uluslararası insan hakları hukukuna saygı gösteren “üçüncü ülkelerle” yapılabiliyor. Buna, bireylerin yaşamlarının veya fiziksel bütünlüklerinin risk altında olduğu yerlere gönderilmesini yasaklayan geri göndermeme (non-refoulement) ilkesi de dâhil. Ancak kendi araştırmam, bir üçüncü ülke anlaşmasının 1951 tarihli BM Mülteci Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerle tam uyumlu olabilmesi için, mültecilere tanınan tüm hakları garanti altına alması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu haklar arasında iltica hakkının yanı sıra eğitim, istihdam, barınma, sosyal güvenlik ve yargıya erişim gibi sosyo-ekonomik haklar da bulunuyor.
Ne var ki bu hakların hiçbiri Geri Gönderme Tüzüğü taslağında açık biçimde güvence altına alınmış değil. Mültecilerin AB dışındaki ülkelere gönderilmesi, onların sözleşme kapsamında sahip oldukları hakların tamamına hiçbir zaman erişememe riskini doğuruyor.
Yasa Geri Gönderme Merkezlerini Nasıl Mümkün Kılıyor?
Geri gönderme merkezleri, yeni Geri Gönderme Tüzüğü ile 2024 tarihli Göç ve İltica Paktı kapsamındaki diğer düzenlemelerin birlikte etkisi sayesinde mümkün hâle geliyor. Özellikle 2024 tarihli İltica Usulleri Tüzüğü’nde yer alan “güvenli üçüncü ülke” kavramı, Şubat 2026’da kabul edilen yeni bir düzenleme ile genişletildi.
Bu kavram, başvuru sahibinin AB dışındaki “güvenli bir üçüncü ülkede” tehlike veya zulümden korunabileceği gerekçesiyle, iltica başvurularının esasına girilmeden doğrudan reddedilmesine imkân tanıyor. Bu ülkeler, AB (veya üye devletlerle) anlaşma yaparak, AB tarafından reddedilen kişilerin iltica başvurularını incelemeyi taahhüt eden ülkelerdir. Ancak bir başvuru sahibi mülteci statüsü ya da uluslararası koruma gereksinimi kriterlerini karşılamasa bile, uluslararası insan hakları hukuku AB üye devletlerine yine de geri göndermeme yükümlülükleri getirebilir.
Bireyler, bir ülkenin kendileri için “güvenli” olduğu yönündeki karara itiraz etme hakkına sahip olsa da, yeni düzenleme bu itiraz süreci devam ederken ilgili üye devletin topraklarında kalma hakkını garanti etmeyebilir. Başvuru sahiplerinin AB dışındaki ülkelere gönderilmesi, AB tarafından güvence altına alınan hakların fiilen kullanılmasını neredeyse imkânsız hâle getirebilir. Buna iltica hakkı ve mahkemede danışmanlık, savunma ve temsil imkânını da içeren etkili başvuru hakkı da dâhildir.
Yeni Yasa Göçmenler İçin Ne Anlama Geliyor?
AB tarafından tasarlanan bu sistem, hem bireylerin hem de çocuklu ailelerin hiçbir bağlarının bulunmadığı ülkelere sınır dışı edilmesine yol açacak. Bu kişiler, AB dışında ve denetimi zor koşullar altında gözaltına alınacak.
Çocuklar ise özel bir endişe kaynağı. AB’nin kendi verileri, aileleriyle birlikte seyahat edenler de dâhil olmak üzere binlerce çocuğun Avrupa’ya geldikten sonra kaybolduğunu gösteriyor. Bu çocukların birçoğunun cinsel veya iş gücü sömürüsüne maruz kalmasından endişe ediliyor. Bu tür sorunlar Avrupa sınırları içinde dahi ortaya çıkabiliyorken -ki burada göçmen gözaltı uygulamaları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve AB Adalet Divanı tarafından geliştirilen hukuk standartlarına tabidir- AB dışında bu ihlallerin izlenmesi çok daha zor olacaktır.
Bu yeni sistemle birlikte Avrupa, 20. yüzyılın başlarında insan haklarının korunmasına yönelik uluslararası rejimin öncüsü olma tarihsel rolünden uzaklaşmaktadır. Oysa dünya, her zamankinden daha fazla çatışma, insan hakları ihlali ve zulüm mağduru üretirken, böyle bir rejime duyulan ihtiyaç hiç olmadığı kadar artmış durumdadır.
NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 1 Nisan’da The Conversation tarafından yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.