İran

ABD-İsrail’in İran Savaşı: Devasa Bir Karbon Emisyonu Kaynağı

Savaş yalnızca can almaz; çevreyi de yavaşça tüketir. İran Savaşı’nın ilk haftalarında ortaya çıkan milyonlarca ton karbon salımı, çatışmaların iklim üzerindeki görünmeyen yıkımını gözler önüne seriyor. Fosil yakıt bağımlılığıyla derinleşen bu kriz, barış sonrası bile silinmeyecek bir çevresel bedel bırakacak.

ABD-İsrail’in İran Savaşı: Devasa Bir Karbon Emisyonu Kaynağı
Fotoğraf: Shutterstock- Tayibaa

Gerçek, savaşın ilk kaybı olabilir; ancak ölüm, yaralanma ve çevresel tahribat da en az onun kadar ağır bedeller arasında yer alıyor. Doğalgaz sahalarına, petrol rafinerilerine ve petrokimya tesislerine yönelik saldırılar, çatışma sona erdiğinde bile kalıcı izler bırakacaktır. Karbon emisyonları söz konusu olduğunda ise — ki bu, dünyanın sıcaklık artışını sınırlamaya yönelik kolektif çabaların önündeki en büyük engellerden biridir — İran Savaşı dengeleri ciddi biçimde sarsıyor.

Climate and Community Institute’un karamsar modellemelerine göre, 28 Şubat’ta İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından barışa karşı işlenen bir suç olarak başlayan İran Savaşı’nın ilk iki haftası yaklaşık 5 milyon ton karbondioksit salımına yol açtı. Kıyaslama yapmak gerekirse, bu miktar İzlanda’nın bir yıllık karbon kirliliğini aşmış durumda. Enstitü bu hesaplamayı yaparken yıkılan ev ve binalardan kaynaklanan emisyonları, yok edilen yakıtı, savaş ve destek operasyonlarında kullanılan yakıtı, kaybedilen ekipmanın gömülü karbonunu ve füze ile insansız hava araçlarını dikkate aldı.

Daha ayrıntılı bir örnek vermek gerekirse, Lockheed Martin üretimi bir F-35 Lightning II savaş uçağı, bir buçuk ila iki saat süren tek bir muharebe görevinde yaklaşık 5.600 ila 6.500 litre yakıt tüketiyor. Bu tür bir görev sırasında ortaya çıkan karbondioksit salımı yaklaşık 14 ila 17 ton düzeyinde; bu da sıradan bir binek aracın tüm kullanım ömrü boyunca ürettiği emisyona denk geliyor. F-35’in üreticisi olan şirket de 2024 yılında sattığı ürünlerin toplamda yaklaşık 14 milyon ton karbondioksit eşdeğeri emisyona yol açtığını kabul etmiş durumda.

Climate and Community Institute raporunun yazarları ayrıca, savaşın sürmesi halinde karbon maliyetlerinin keskin bir şekilde artacağını belirtiyor. Üç neden öne sürülüyor ve bunlar, ticari havacılık trafiğinin yeniden yönlendirilmesi gibi meseleleri bile kapsamıyor.
Birincisi, ABD ve İsrail cephanelikleri azaldıkça, “yeni silahların üretiminden kaynaklanan gömülü emisyonlar ile bunların bölgeye taşınmasında kullanılan yakıt” artacaktır.

İkincisi, bölgedeki petrol altyapısının hedef alınması, Körfez Savaşı sırasında olduğu gibi, fosil yakıtların kontrolsüz biçimde salınmasına yol açacaktır.

Üçüncüsü, Fransa ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere diğer devletlerin çıkarlarını koruma amacıyla Orta Doğu’ya daha fazla deniz gücü konuşlandırması, “savunma amacı” yoluyla emisyonların artmasına neden olacaktır.

Ancak mesele bununla sınırlı değil. Trump yönetiminin “enerji hâkimiyeti” arayışı doğrultusundaki mevcut politikaları, enerji güvenliği gerekçesiyle fosil yakıt üretimini daha da artıracaktır. Savaş sonrası yeniden inşa faaliyetleri de emisyonları yükseltecek. “Kıbrıs’tan Azerbaycan’a uzanan ve 14 ülkeyi kapsayan etkilenen bölgede; konutlar, yollar, hastaneler, okullar ile petrol ve ulaşım altyapısının yeniden inşası yalnızca maliyetli değil, aynı zamanda yoğun karbon üretimine neden olacaktır.” Yazarlar, Gazze ve Lübnan’ın yeniden inşasından kaynaklanacak emisyonların, “yalnızca savaş sürecindeki emisyonların en az 24 katına ulaşacağını” çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

Diğer çatışmalar da benzer şekilde yüksek emisyonlara yol açtı. Çok yazarlı bir araştırmaya göre, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü operasyonların ilk 15 ayında doğrudan savaş faaliyetlerinden kaynaklanan karbon ayak izi, 36 ülke ve bölgenin yıllık emisyonunu geride bıraktı. Hamas’ın tünel ağı ve İsrail’in “Demir Kubbe” savunma hattı da hesaba katıldığında bu sayı 41 ülkeye yükseliyor. Çatışma öncesi ve sonrası inşa faaliyetleri de dahil edildiğinde toplam emisyon 32.275.089 ton karbondioksit eşdeğerine ulaşıyor ki bu rakam 102 ülkenin yıllık emisyonundan daha yüksek.

Genel olarak bakıldığında İran Savaşı, fosil yakıtlara bağımlılığın yalnızca çevresel açıdan yıkıcı değil, aynı zamanda güvenlik açısından da kırılgan bir yapı yarattığını açıkça ortaya koyuyor. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi İcra Sekreteri Simon Stiell’in ifadesiyle, “Fosil yakıta bağımlılık, ulusal güvenliği ve egemenliği aşındırıyor; yerine bağımlılık ve artan maliyetler getiriyor.” Bu nedenle yenilenebilir enerji kaynaklarına çok daha güçlü bir şekilde yönelmek gerekiyor. Avrupa’daki politika yapıcılara atıfla, “fosil yakıt ithalatına edilgen bağımlılığın Avrupa’yı krizden krize savuracağını” belirten Stiell, yenilenebilir enerjinin ise “oyunun kurallarını değiştireceğini” vurguluyor: “Güneş ışığı dar ve kırılgan deniz yollarına bağlı değildir.”

Brian Lee, Rethink Energy Florida’dan, bu temayı ciddi bir şekilde ele alarak şu görüşü ileri sürüyor: “Enerji güvenliği, iklim güvenliğidir.” Bu aslında yeni bir eşleştirme değildir; bu anlamda herhangi bir ciddi politika, “yenilenebilir enerji gelişimini hızlandırmayı çevresel bir jest olarak değil, ulusal bir zorunluluk olarak ele almalıdır.” Bunu yapmak, “kıyı ekonomilerimizin dayanabileceği deniz seviyesi yükselmesi için net sınırlar belirlemeyi, Paris Anlaşması’nın 1,5°C’lik sıcaklık artışı sınırına ikinci bir ölçüt olarak eklemeyi ve politikaları her iki sınırın da altında kalacak şekilde uyumlu hale getirmeyi” sağlayacaktır.

Savaşın kötü bir huyu vardır: gündemleri askıya alır ve onların yerine, çatışmalar sürdüğü müddetçe sıradan ve alışılmış hale gelen ölümcül bir deliliği koyar. Önemli ve acil konular bu süreçte bir kenara itilip unutulur. Barış sağlandığında ise ihmal edilen bu konular büyük bir güçle geri döner. Barışı kirletenlerin lekeli suçlarıyla birlikte, iklim değişikliği de tam olarak bu konulardan biridir; tehditkâr sonuçlarla yeniden ön plana çıkacaktır.

NOT: Bu tercüme, Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı ile yapılmıştır. Metnin Middle East Monitor tarafından yayımlanan İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.

Dr. Binoy Kampmark

Dr. Binoy Kampmark, Cambridge Üniversitesine bağlı Selwyn College’da Commonwealth Scholar olarak araştırmalar yürütmüştür. Hâlen Avustralya’daki RMIT University’de ders vermekte olan Kampmark, uluslararası siyaset, dış politika ve medya alanlarında çalışmalarıyla tanınmaktadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler