Gençler, geleceği her geçen gün daha belirsiz hâle gelen bir dünyada büyüyor. Her kuşak ergenlik döneminde çeşitli zorluklarla karşılaşsa da 1997 ile 2012 yılları arasında doğan Z kuşağının üzerindeki baskılar hem önceki kuşaklardan farklı hem de hayatın çok daha fazla alanına yayılmış durumda.
İklim değişikliğinden ruh sağlığına, eğitim hayatındaki başarı baskısından artan konut fiyatlarına, iş bulma kaygısından ekonomik güvencesizliğe kadar pek çok sorun, günümüz gençlerinin yaşamını şekillendiriyor. Avrupa’nın farklı ülkelerinde protestolarla da kendini gösteren bu hoşnutsuzluğu anlayabilmek için gençlerin bireysel deneyimlerinin ötesine geçmek, içinde yaşadıkları toplumsal koşullara da bakmak gerekiyor.
Ergenlik uzun yıllar boyunca bir “fırtına ve stres” dönemi olarak tanımlandı. Bu yaklaşımın temelinde, ergenliğin duygusal çalkantılar, davranışsal çatışmalar ve kimlik krizleriyle geçen, herkesin kaçınılmaz olarak yaşadığı bir dönem olduğu düşüncesi yatıyordu. Ama son yıllarda bu anlayış giderek daha fazla sorgulanıyor.
Bugün ergenlik, yalnızca sorunlarla ve çatışmalarla geçen bir dönem olarak değil, aynı zamanda yeni imkânların ortaya çıktığı, kişinin kendini keşfettiği ve geliştiği bir yaşam evresi olarak görülüyor. Ne var ki gençlerin bu potansiyeli ne ölçüde gerçekleştirebildiği, büyük ölçüde yetiştikleri toplumsal koşullara bağlı.
Giderek çoğalan bilimsel araştırmalar, ergenlik döneminde yaşananların bireylerin ileriki yaşlardaki sağlığı ve yaşam kalitesi üzerinde belirleyici etkileri olduğunu gösteriyor. Üstelik ergenliğin yalnızca 13-19 yaşları arasındaki yıllarla sınırlı olmadığı, yirmili yaşların önemli bir bölümüne kadar uzandığı da artık daha geniş kabul görüyor.
Baskı Altında Büyüyen Bir Kuşak
Günümüz gençleri, çoğu zaman birbiriyle iç içe geçen yoğun baskılar altında büyüyor. Üstelik bu baskıları önceki kuşaklara göre daha ağır biçimde hissediyorlar. Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) Okul Çağındaki Çocuklarda Sağlık Davranışları araştırması, 2002 ile 2022 yılları arasında birçok ülkede öğrencilerin okul kaynaklı baskılarının arttığını gösteriyor.
2022 yılında 15 yaşındaki kız öğrencilerin yaklaşık üçte ikisi okul çalışmalarından dolayı baskı hissettiğini söylerken erkek öğrencilerde bu oran yarının altında kaldı. Aynı araştırma, gençlerin ailelerinden ve arkadaşlarından gördüklerini düşündükleri desteğin de azaldığını ortaya koydu. Kısacası gençlerden beklenenler giderek artarken bu beklentilerle başa çıkmalarını kolaylaştıran aile ve arkadaş desteği zayıflıyor.
Birçok toplumda anne babaların çocuklarından beklentileri ve çocuklara yönelttikleri eleştiriler de artmış durumda. Başarı giderek daha fazla kişinin kendi sorumluluğu olarak görülürken eğitim hayatındaki rekabet de sertleşiyor. Sosyal medya ise gençlerin kendilerini sürekli başkalarıyla karşılaştırmasına yol açabiliyor. Başarıları, fiziksel görünümleri ve yaşam tarzları her an başkalarının değerlendirmesine açık hâle geliyor. Pek çok genç için sürekli başarılı olma ve kendini kanıtlama baskısından uzaklaşmak neredeyse imkânsız.
Ekonomik sorunlar da bütün bunlara ekleniyor. Artan yaşam maliyetleri, yükseköğrenim masrafları ve gelecekte iş bulup bulamayacaklarına ilişkin belirsizlik, gençlerin en büyük kaygıları arasında yer alıyor. AB genelinde gençlerin yüzde 40’ı, yükselen fiyatlardan ve hayat pahalılığından ciddi biçimde endişe ediyor. İrlanda’da 2026 yılında yapılan ulusal araştırmalar, ergenlik çağındaki gençlerin yaklaşık yüzde 70’inin daha iyi yaşam koşullarına ulaşmak için yurt dışına göç etmeyi düşündüğünü gösteriyor. Hollanda’da ise ortaöğretim öğrencilerinin yüzde 20’sinden fazlası, gelecekte bir ev satın almaya güçlerinin yetip yetmeyeceğinden kaygı duyuyor.
Isınan Bir Gezegen, Belirsiz Bir Gelecek
Bugünün gençleri, etkileri her geçen gün daha görünür hâle gelen iklim krizinin ortasında büyüyor. İklim değişikliğinin kısa ve uzun vadede yol açabileceği sonuçlara ilişkin uyarıları sürekli duyuyorlar. Dahası, bu krizin sonuçlarından önceki kuşaklara kıyasla çok daha fazla etkileneceklerini de biliyorlar.
Bu durum bazı gençlerde çevrenin tahrip edilmesine ve geleceğe ilişkin kaygı, üzüntü, öfke ve çaresizlik duygularını güçlendiriyor. Ama gerçek ve küresel bir tehdide karşı duyulan bu endişeler, son derece anlaşılır ve akılcı bir tepki olarak da görülebilir. Gençler açısından bu kaygıları daha da ağırlaştıran şey ise kendi geleceklerini belirleyecek kararların çoğu zaman kendilerine söz hakkı tanınmadan, ihtiyaçları yeterince dikkate alınmadan verilmesi. Kuşaklar arasındaki bu adaletsizlik döngüsünün görülmesi ve buna karşı adım atılması gerekiyor. İnsanlar, hayatlarını doğrudan etkileyecek meselelerde söz sahibi olamadıklarını hissettiklerinde bu durum giderek daha büyük bir hoşnutsuzluğa yol açabiliyor.
Birçok ülkeden elde edilen bulgular, Z kuşağının ruh sağlığının önceki kuşaklara göre daha kötü durumda olduğuna işaret ediyor. Ülkeler ve kültürler arasında farklılıklar bulunsa da geniş kapsamlı araştırmalar, gençler arasında duygusal sıkıntıların ve psikolojik sorunların arttığını gösteriyor.
Kamuoyundaki tartışmalarda ise bu sorunlar çoğunlukla bireysel nedenlerle açıklanmaya çalışılıyor: Ekran karşısında çok fazla zaman geçirmek, zorluklar karşısında eskisi kadar dayanıklı olmamak ya da gündelik sorunlarla baş etmekte zorlanmak gibi. Bu etkenlerin elbette payı olabilir. Ama yaşananları yalnızca bunlarla açıklamak mümkün değil.
Ruh sağlığı, insanların bireysel deneyimleri kadar içinde yaşadıkları toplumsal, ekonomik ve kültürel koşullardan da etkileniyor. Bu nedenle ruh sağlığı sorunlarındaki artışı yalnızca bireylerin yaşadığı güçlükler üzerinden ele almak yetersiz kalıyor. Aslında bu tablo, gençlerin yetişkinliğe adım atarken karşı karşıya kaldıkları daha geniş toplumsal baskıları da yansıtıyor.
Gençler Geleceklerinde Söz Sahibi Olmak İstiyor
Bütün bu sorunlara rağmen Z kuşağını yalnızca kaygılı ve karamsar bir kuşak olarak görmek de yanlış olur. Barınma, eğitim, iklim politikaları ve ekonomik eşitsizlik gibi konularda düzenlenen protestolar, gençlerin yaşadıkları hoşnutsuzluğu ortaya koyduğu kadar harekete geçme ve kendi geleceklerine ilişkin kararlarda söz sahibi olma isteklerini de gösteriyor.
2025 yılında Avrupa genelinde 6.703 gençle yapılan bir araştırmada, Almanya’daki katılımcıların yüzde 80’i AB üyeliğini olumlu bulduğunu belirtti. Bir önceki yıl bu oran yüzde 65’ti. Fransa’da da AB üyeliğine olumlu bakan gençlerin oranı yüzde 53’ten yüzde 60’a yükseldi. Araştırma, gençlerin hayat pahalılığıyla mücadeleye ve yaşam maliyetlerinin karşılanabilir düzeyde tutulmasına ne kadar önem verdiğini de ortaya koydu.
Bu sonuçlar, günümüz gençlerinin toplumsal meselelerden uzaklaştığı ya da siyasete ilgisiz kaldığı yönündeki yaygın kanıyı sorgulatıyor. Gençler, üzerlerindeki toplumsal baskılara yalnızca boyun eğmiyor. Örgütleniyor, mevcut düzeni sorguluyor ve başka bir geleceğin mümkün olup olmadığını araştırıyorlar.
Z kuşağının yaşadığı sorunların hepsi yeni değil. Fakat bu kuşağı öncekilerden ayıran, farklı alanlardan gelen baskıların aynı anda yaşanması ve yetişkinliğe geçiş sürecinin giderek daha büyük bir belirsizlikle çevrelenmesi. Bu yüzden bugünün gençlerinin önceki kuşaklardan daha zor bir hayat yaşayıp yaşamadığını tartışmak yerine başka sorular sormak daha anlamlı olabilir: Gençlerden nasıl bir toplumda kendilerine bir gelecek kurmalarını bekliyoruz? Ve bu toplumu daha sağlıklı, daha adil ve daha umut verici bir yer hâline getirmek için neler yapabiliriz?
NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 22 Ekim’de The Conversation tarafından yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.










