Fransa’nın başkenti Paris yakınlarındaki Trappes ve La Verrière kentlerinde 23 Ekim’de gerçekleştirilen silahlı saldırı, ülkede ırkçı şiddetin ulaştığı boyutları yeniden gündeme taşıdı. 26 yaşındaki Pengo Bossio Wangi’nin hayatını kaybettiği, yedi kişinin yaralandığı saldırıya ilişkin soruşturmada ortaya çıkan bulgular, mağdurların etnik kökenleri ve dinî aidiyetleri nedeniyle hedef alındığı şüphesini güçlendirdi.
Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron saldırıyı ırkçı terör olarak nitelendirirken, Müslüman temsil kuruluşları ve ırkçılık karşıtı hareketler, siyasi ve medyatik söylemlerin sorumluluğuna dikkat çekti. Saldırganın psikiyatrik geçmişinin öne çıkarılması ise olayın ideolojik boyutunun gölgelenmeye çalışıldığı yönündeki eleştirileri beraberinde getirdi.
Trappes saldırısı, Fransa’da uzun süredir devam eden başka bir tartışmayı da yeniden alevlendirdi: Müslümanlara yönelik ayrımcılık ve şiddet neden hâlâ İslamofobi kavramı etrafındaki siyasi anlaşmazlıklarla birlikte ele alınıyor? Üstelik devletin kendi istatistikleri, Müslüman karşıtı eylemlerde keskin bir artış yaşandığını ortaya koyarken.
128 Mermi, Sekiz Saldırı Noktası: Soruşturmada Neler Ortaya Çıktı?
Fransa Ulusal Terörle Mücadele Savcılığının (PNAT) 26 Ekim’de açıkladığı bulgular, saldırının ilk saatlerde bilinenden daha geniş çaplı olduğunu ortaya koydu. Şüpheli Kevin T., yaklaşık 12 kilometrelik güzergâhta sekiz ayrı noktada en az 128 el ateş açtı.
İlk açıklamalarda beş olarak bildirilen yaralı sayısı yediye yükseldi. Le Parisien‘in aktardığı savcılık açıklamasına göre saldırıda dört kişi ağır, üç kişi hafif yaralandı. Üç yaralının hastanedeki tedavisi sürüyordu. Bunlardan birinin hayati tehlikesi devam ederken, ağır yaralanan kız çocuğunun hayati tehlikesi sona erdi.
İlk haberlerde 12 yaşında olduğu belirtilen çocuğun yaşı, savcılığın son açıklamasında 11 olarak kaydedildi. Annesi, RTL‘ye verdiği röportajda, kızının yüzmeye gittikten sonra vurulduğunu ve vücudunda sekiz kurşun yarası bulunduğunu anlattı. Çocuğun başına eşarp taktığını belirten anne, kızının Müslüman kimliği nedeniyle hedef seçilmiş olabileceğini belirtmişti.
Şüphelinin ilk ifadeleri, saldırının ırkçı niteliğine ilişkin önemli bilgiler içeriyor. Kevin T. 17 Ekim’deki protestolarda yağmalanan esnafın intikamını almak istediğini ve siyahlarla Arapları hedef aldığını söyledi. Bu ifadeler, saldırının rastgele bir şiddet eyleminden ziyade toplumsal grupları hedef alan bir saldırı olduğunu gösteren deliller arasında bulunuyor. Saldırganın cuma namazına gidenleri hedef almayı düşünmüş olabileceğine ilişkin bilgiler de soruşturma çevresinde gündeme geldi. Trappes’taki caminin yaklaşık 2 bin kişilik cemaate sahip olması, bu ihtimalin kentte yarattığı endişeyi artırdı.
Savcılık, mağdurların profili ve şüphelinin bazı ifadelerinden hareketle soruşturmada ırkçı saiki ağırlaştırıcı neden olarak değerlendiriyor. Kevin T. ise saldırıyı gerçekleştirdiğini kabul etmesine rağmen suçlarının ırkçı niteliğini reddediyor.
Saldırganın Akıl Sağlığı: Irkçılık Psikiyatrik Bir Meseleye mi İndirgeniyor?
Soruşturmanın en fazla tartışma yaratan boyutlarından biri, 39 yaşındaki Kevin T.’nin psikiyatrik geçmişi oldu. Şüphelinin şizofreni tedavisi gördüğünü söylemesi ve gözaltı sırasında sergilediği davranışlar üzerine psikiyatrik gözlem kararı alındı. Ancak 26 Ekim’deki yeni değerlendirmede akut psikiyatrik kötüleşme veya aktif sanrı ve halüsinasyon belirtileri saptanmadı. Bunun üzerine gözaltı işlemi yeniden başlatıldı. Saldırganın kanında esrar ve kokain bulunduğu da açıklandı.
Bu gelişme, saldırının ardından başlayan siyasi tartışmalarda önemli bir yer tuttu. Hayatını kaybeden Wangi’nin ailesinin avukatı Yassine Bouzrou, aşırı sağ kaynaklı şiddet olaylarında saldırganın psikiyatrik durumuna yapılan vurgunun tekrarlanan bir eğilim olduğunu savundu.
Tartışmanın merkezinde yalnızca saldırganın cezai sorumluluğu bulunmuyor. Irkçı şiddetin hangi açıklama biçimleriyle kamuoyuna sunulduğu da sorgulanıyor. Nitekim, La Courneuve’de düzenlenen anma toplantısında taşınan pankartlardan birinde “Irkçılık bir akıl hastalığı değildir.” ifadesi yer aldı. Bu slogan, şüphelinin sağlık durumunun incelenmesinden ziyade ırkçı şiddetin bireysel bir hastalık anlatısına indirgenmesine yönelik tepkiyi özetliyor.
Saldırganın geçmişine ilişkin bilgiler de bu tartışmayı besliyor. Yakınlarının ifadelerine göre Kevin T., uzun süredir ırkçı görüşler dile getiriyordu. Evinde Hitler’in Mein Kampf kitabının bulunduğu bildirildi. Cevresindekilerin kendisini düzenli biçimde ırkçı ifadeler kullanan biri olarak tanımladığı aktarıldı.
Bu tablo, psikiyatrik geçmiş ile ideolojik motivasyon arasında kurulan karşıtlığın ne kadar sorunlu olduğunu gösteriyor. Psikiyatrik rahatsızlık, bir kişinin ırkçı görüşler geliştirmesini engellemediği gibi bu görüşlerin toplumsal ve siyasi kaynaklarını da ortadan kaldırmıyor.
İslamofobi” Terimini Reddeden Fransa’da Müslüman Karşıtı Eylemler Artıyor
Trappes saldırısının ardından ortaya çıkan tartışmanın belki de en dikkat çekici boyutu, olayın nasıl adlandırılması gerektiği oldu. Cumhurbaşkanı Macron saldırıyı “ırkçı terör” olarak tanımlarken, Trappes Belediye Başkanı Ali Rabeh olayın İslamofobik boyutuna dikkat çekti ve bu ifadenin resmi makamlar tarafından kullanılmamasına yönelik gayreti eleştirdi. Fransa İslam Konseyi (CFCM) ise Müslümanları hedef alan nefret söylemlerinin sıradanlaşmasından siyasetçileri ve medyayı sorumlu tuttu.
Fransa’da İslamofobi kavramının kendisi uzun süredir siyasi mücadele konusu. Kavrama karşı çıkan bazı devlet yetkilileri, bu sözcüğün İslam dinine yönelik eleştiri ile Müslümanlara yönelik ayrımcılığı birbirine karıştırdığını savunuyor.
Bu tartışma, Nisan 2025’te Gard bölgesindeki bir camide Aboubakar Cissé‘nin öldürülmesinin ardından da açık biçimde yaşanmıştı. Dönemin Başbakanı François Bayrou cinayeti İslamofobik olarak nitelerken, İçişleri Bakanı Bruno Retailleau aynı kavramı kullanmayı reddetmişti. Retailleau, İslamofobi kavramının Müslüman Kardeşler ile ilişkili güçlü bir ideolojik çağrışım taşıdığını ve bu nedenle İçişleri Bakanlığında kullanılmadığını söylemişti.
Kavrama yönelik itirazlar yalnızca sağ siyasetle de sınırlı değil. Eski Başbakan Manuel Valls, “İslamofobi” teriminin İranlı mollalar tarafından ortaya atıldığını ileri sürmüştü. Kavramın 1979 İran Devrimi sonrasında Ayetullah Humeyni ve İranlı mollalar tarafından icat edildiği iddiası Fransa’da özellikle sağ siyasetçiler ve bazı laiklik savunucusu entelektüeller tarafından yıllardır tekrarlanıyor. Ancak bu iddia tarihsel olarak yanlış. Kavramın Fransızca kullanımı en az 1910 yılına uzanıyor.
Buna karşılık “İslamofobi” kavramı, Müslümanların yalnızca fiziksel saldırılarla değil, dinî kimlikleri nedeniyle maruz kaldıkları dışlama, damgalama ve ayrımcılıkla da karşı karşıya olduklarını ifade ediyor. Tartışmanın bu boyutu, kavramın kullanımını siyasi açıdan önemli hâle getiriyor.
Resmî Verilere Göre Fransa’da Müslüman Karşıtı Vakalar ve Ayrımcılık Artıyor
Fransa devletinin resmî verileri de Müslüman karşıtı eylemlerin giderek ağırlaşan bir sorun olduğunu gösteriyor. İçişleri Bakanlığının 2025 yılı verilerine göre, ülkede kaydedilen Müslüman karşıtı eylemler bir önceki yıla göre yüzde 88 artarak 326’ya yükseldi. Bu veriler sadece kayıt altına alınmış olanları belirtiyor, gerçekte ise sayının çok daha yüksek olduğu düşünülüyor.
Sorun yalnızca kayıtlara geçen saldırılarla sınırlı değil. Fransa Haklar Savunucusunun Aralık 2025 tarihli raporuna göre, din temelli ayrımcılığa uğradığını bildirenlerin oranı 2016 ile 2024 arasında yüzde 5’ten yüzde 7’ye yükseldi. Bu tür ayrımcılığa tanık olduğunu söyleyenlerin oranı ise yüzde 21’den yüzde 31’e çıktı.
Aynı araştırma, dinî ayrımcılığa uğradığını bildirenlerin yalnızca yüzde 23’ünün resmî başvuru yaptığını gösteriyor. Rapor, özellikle başörtülü Müslüman kadınların istihdam alanında karşılaştıkları engellere dikkat çekiyor.
Bu veriler, İslamofobi sözcüğü etrafında yürütülen tartışmalarla Müslümanların gündelik yaşamda karşılaştıkları ayrımcılık arasındaki mesafeyi görünür kılıyor. Devlet yetkilileri kavramın sınırlarını tartışırken, kendi kurumları islamofobik motivasyonlar taşıyan eylemlerdeki artışı ve ayrımcılığın yaygınlığını belgeliyor.
Trappes Yıllardır Aşırı Sağın Hedefindeydi: “Bir İslam Cumhuriyeti Minyatürü”
Trappes’ın ırkçı şiddet ve İslamofobi tartışmalarının merkezine yerleşmesi yeni değil. Müslüman nüfusun görünürlüğüyle sık sık gündeme getirilen kent, yıllardır Fransız aşırı sağının hedefinde bulunuyor. 2021 yılında kentte görev yapan bir felsefe öğretmeninin Trappes şehrinin “İslamcıların” kontrolüne geçtiği yönündeki iddiaları, ülke çapında siyasi tartışmalara yol açmıştı. Yerel yetkililer ve eğitim camiasından temsilciler bu iddialara karşı çıkmıştı.
Tartışmaya aşırı sağcı siyasetçiler de katılmıştı. Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella, Trappes’ı “minyatür bir İslam cumhuriyeti” olarak nitelendirmiş, Ekim 2021’de Belediye Başkanı Ali Rabeh’in yeniden seçilmesinin ardından görevden alınmasını ve kentin devlet yönetimine devredilmesini istemişti. Trappes Belediyesi, bu açıklamaları nedeniyle Bardella hakkında hakaret ve iftira kapsamında hukuki süreç başlatmıştı.
Aşırı sağın Trappes’a yönelik söylemleri saldırının ardından da sona ermedi. RN temsilcileri kenti “minyatür İslamcı cumhuriyet” olarak nitelendiren söylemleri yeniden gündeme taşıdı. Bu geçmiş, Trappes Belediye Başkanı Ali Rabeh’in saldırının ardından siyasi ve medyatik söylemlerin sorumluluğuna yaptığı vurguyu daha anlaşılır kılıyor. Saldırının ardından yürütülen tartışmalarda da kentin geçmişte maruz kaldığı siyasi damgalama yeniden gündeme geldi.
Irkçı Şiddette Siyasetçilerin ve Medyanın Sorumluluğu
Trappes saldırısı sonrasında Fransa’nın çeşitli kentlerinde düzenlenen gösterilerde en fazla gündeme gelen konu, ırkçı şiddetin siyasi ve medyatik ortamla ilişkisi oldu.
Paris’in Stalingrad Meydanı’nda binlerce kişinin katıldığı eylemde CNews gibi aşırı sağ siyasete yakın medya kuruluşları ve aşırı sağcı siyasetçiler eleştirilerin hedefindeydi. SOS Racisme Başkanı Dominique Sopo, televizyon programlarında Arap ve Müslüman kökenli nüfusun suç ve güvensizlikle özdeşleştirilmesini gündeme getirdi. Gösterilerde aşırı sağın önde gelen isimleri Marine Le Pen, Jordan Bardella ve Éric Zemmour’un yanı sıra eski İçişleri Bakanı Bruno Retailleau’nun söylemleri de eleştirildi.
Ancak ırkçılık karşıtı hareketler kendi içlerinde de bölünmüş durumda. Merkez soldan Raphaël Glucksmann ve Sosyalist Parti temsilcileri Stalingrad’daki gösteriye katılırken, radikal soldan Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon La Courneuve’de düzenlenen ayrı bir toplantıda konuştu.
Mélenchon, İslamofobi ve siyahlara yönelik ırkçılığın açık biçimde adlandırılması gerektiğini savunuyor. La Courneuve Belediye Başkanı Aly Diouara ise Müslümanların ve göçmen kökenli yurttaşların sürekli yabancı veya tehdit olarak gösterilmesine tepki gösterdi. Bu tartışmalarda Trappes Belediye Başkanı Ali Rabeh’in eleştirileri de öne çıktı. Rabeh, Müslümanları ve Arapları toplumsal sorunlardan sorumlu tutan siyasi dilin medyada sürekli yer almasının ırkçı şiddeti besleyen bir ortam yarattığını belirtti.
Fransa’da 2027 cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken göç, güvenlik, laiklik ve ulusal kimlik meseleleri siyasi rekabetin merkezinde bulunuyor. Müslümanların kamusal görünürlüğünün sürekli bir sorun olarak tartışılması, bu rekabetin önemli unsurlarından biri hâline gelmiş durumda.
Le Monde gazetesi de 25 Ekim’deki başyazısında Trappes saldırısını yalnızca bireysel bir şiddet eylemi olarak değil, ırkçı söylemlerin yaygınlaşması karşısında kolektif sorumluluk tartışmasını gerektiren bir olay olarak değerlendirdi.
Trappes Belediyesi ise 30 Ekim Cuma günü ırkçılık ve İslamofobiye karşı geniş katılımlı bir dayanışma gösterisi düzenleneceğini duyurdu. Trappes saldırısı, Fransa’da yıllardır süren tartışmayı daha da keskinleştirdi. Müslüman karşıtı eylemlerdeki artış artık devletin kendi istatistikleriyle belgelenirken, bu düşmanlığın nasıl adlandırılacağı üzerindeki anlaşmazlık sürüyor.
Bir kişinin hayatını kaybettiği, bir çocuğun ağır yaralandığı saldırının ardından gündemdeki soru yalnızca failin hangi düşüncelerle hareket ettiği değil. Müslümanları, Arapları ve siyahları sürekli bir tehdit olarak temsil eden söylemlerin hangi siyasi koşullarda normalleştiği ve bu söylemlerin sonuçları karşısında kimin sorumluluk üstleneceği de sorgulanıyor. (P)










