26 Ocak 1998’de, Thüringen eyaletinin Jena kentinde bir bomba imalathanesi ortaya çıkarıldı. Polis, bir garajda yaptığı aramada patlamaya hazır boru bombaları, patlayıcı maddeler ve propaganda malzemeleri buldu. Garajı bomba yapımında kullanan üç genç Neonazi, aynı gün izlerini kaybettirdi. Bunlar, daha sonra Nasyonal Sosyalist Yeraltı (Nationalsozialistischer Untergrund – NSU) örgütünün çekirdek kadrosunu oluşturacak olan Uwe Mundlos, Uwe Böhnhardt ve Beate Zschäpe’ydi.
Jena’dan Yeraltına: NSU’nun Ortaya Çıkışı
NSU’nun geçmişi, Almanya’nın yeniden birleşmesinin ardından 1990’lı yılların başlarına uzanıyor. Bu dönemde aşırı sağcı saldırılar, özellikle de ırkçı şiddet eylemleri, pogromlar ve kundaklamalar daha önce görülmemiş boyutlara ulaşmıştı. Neonazi şiddeti gündelik hayatın bir parçası hâline gelmişti. Mundlos, Böhnhardt ve Zschäpe’nin büyüdükleri ve henüz genç yaşlarda aşırı sağcı çevrelere katıldıkları Jena’da da durum farklı değildi. Üçlünün daha sonra kendilerine destek sağlayacak çok sayıda kişiyle kurduğu dostluklar ve ilişkiler, Jena’daki Neonazi çevrelerinde ve eyaletler arası bağlantılara sahip olan “Thüringer Heimatschutz” (Thüringen Vatanı Koruma Teşkilatı) adlı yapılanma içerisinde gelişip güçlendi.
Mundlos, Böhnhardt ve Zschäpe, Neonazi çevrelerinde yoğun biçimde yürütülen şiddet tartışmalarından kendilerince sonuçlar çıkardı. Antisemitik propaganda eylemlerinde bulundular, bombalar ve bomba süsü verilmiş düzenekler hazırlayarak bunları Jena’nın çeşitli noktalarına yerleştirdiler. Bu faaliyetler, sonunda Ocak 1998’deki polis aramasına yol açtı.[1]
Kaçmalarının ardından üçlü, Neonazi çevrelerinden “yoldaşlarının” yardımıyla Chemnitz’de saklandı. Geçimlerini ise aşırı sağcı çevrelerden gelen bağışların yanı sıra soygunlar ve banka soygunlarıyla sağladılar. İlk saldırılarını Haziran 1999’da gerçekleştirdiler. Nürnberg’deki bir Türk restoranında, içine patlayıcı yerleştirilmiş bir el feneri infilak etti ve genç bir Türk ağır yaralandı.[2] Mundlos, Böhnhardt ve Zschäpe, Mayıs 2000’de Zwickau’ya taşındı ve 2011 yılına kadar burada yaşadı.
Göçmenleri Hedef Alan Cinayetler ve Bombalı Saldırılar
NSU, Eylül 2000’de cinayet serisine başladı. İlk dokuz kurban, göçmen kökenli küçük işletme sahipleriydi. Onuncu kurban ise bir kadın polis memuruydu. Kurbanların yaşları 21 ile 50 arasında değişiyordu. İşlenen cinayetlerle birlikte geride kalan aile üyelerinin, anne babaların, eşlerin ve çocukların dünyası başlarına yıkıldı.
9 Eylül 2000’de Nürnberg’de çiçekçilik yapan Enver Şimşek silahlı saldırıya uğradı. Şimşek, iki gün sonra ağır yaraları nedeniyle hayatını kaybetti. Failler, saldırıda Jena’daki eski arkadaşları Ralf Wohlleben ve Carsten S.’den temin ettikleri Česká 83 model bir tabanca kullandı. Bu silah, NSU’nun ırkçı saiklerle işlediği cinayetlerin tamamında kullanıldı. Dolayısıyla Haziran 2001’deki ikinci cinayetten itibaren soruşturmayı yürütenler, cinayetler arasında bir bağlantı bulunduğunu biliyordu.
NSU, 2000 yılının sonlarında Köln’ün Probsteigasse Sokağı’ndaki bir dükkâna hediye sepeti görünümünde bir patlayıcı düzenek bıraktı. Bombanın Ocak 2001’de patlaması sonucu, dükkânın sahibi olan Almanya-İran kökenli ailenin 19 yaşındaki kızı ağır yaralandı.
NSU, Haziran ile Ağustos 2001 arasında üç kişiyi daha öldürdü. 13 Haziran 2001’de Nürnberg’de Abdurrahim Özüdoğru, 26 Haziran’da Hamburg’da Süleyman Taşköprü ve 29 Ağustos’ta Münih’te Habil Kılıç cinayete kurban gitti.
İki buçuk yıl sonra, 25 Şubat 2004’te NSU, Rostock’ta Mehmet Turgut’u öldürdü.
9 Haziran 2004’te Köln’ün göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı ve işlettiği dükkânlarla tanınan Keupstraße Caddesi’nde çivili bir bomba patladı. Saldırıda 20’den fazla kişi yaralandı. Yaralılardan bazılarının durumu ağırdı.
Tam bir yıl sonra, 9 Haziran 2005’te Nürnberg’de İsmail Yaşar, 15 Haziran’da ise Münih’te Theodoros Boulgarides NSU tarafından öldürüldü. 4 Nisan 2006’da Dortmund’da Mehmet Kubaşık, 6 Nisan 2006’da da Kassel’de Halit Yozgat silahla vurularak öldürüldü.
25 Nisan 2007’de NSU, bu kez farklı bir silah kullanarak Heilbronn’da 22 yaşındaki polis memuru Michèle Kiesewetter’i öldürdü ve birlikte görev yaptığı meslektaşını ağır yaraladı.[3] Bugün eldeki bilgilere göre genç polis memurunun öldürülmesi, NSU’nun cinayet serisindeki son cinayetti.
Failler, en başından itibaren saldırıların sorumluluğunu ileride kamuoyu önünde üstlenmeyi planlamıştı. Suçlarını belgelemek amacıyla eylemlerin hemen ardından kurbanların ve olay yerlerinin fotoğraflarını çekiyorlardı. 2001 yılında, ancak örgütün 2011’de açığa çıkmasının ardından kamuoyuna ulaşacak olan, alaycı ve insanlık dışı bir dille hazırlanmış üstlenme videosu üzerinde çalışmaya başladılar.[4]
NSU çok sayıda yardımcıdan destek almış olsa da cinayet ve saldırılara doğrudan katılan başka failler bugüne kadar tespit edilemedi. NSU’nun yıllarca fark edilmeden sürdürdüğü terör faaliyetleri, Federal Almanya Cumhuriyeti tarihinde bir dönüm noktası oluşturuyor. Bununla birlikte örgütün şiddetinin vahşeti ve hedefleri, 1945’ten bu yana süregelen aşırı sağcı terör eylemleriyle de tarihsel bir süreklilik içerisinde bulunuyor.
Aşırı Sağ Terörizmini Diğer Irkçı Şiddet Biçimlerinden Ne Ayırıyor?
Aşırı sağ terörizmi ile aşırı sağcı şiddet arasında nasıl bir ayrım yapılabilir? Öncelikle terörizmi tanımlamak kolay değil. Bu kavram, birbirinden oldukça farklı siyasi şiddet biçimlerini kapsıyor. Ayrıca kavramın bilimsel, siyasi ve medya alanındaki yorumları sürekli değişiyor. Birbiriyle çelişen yaklaşımlara rağmen, en geç sosyolog Peter Waldmann’ın değerlendirmeleriyle birlikte terörizmin temel özelliklerinden birinin, hatta belki de en belirleyici özelliğinin iletişimsel niteliği olduğu görüşü yerleşmiş durumda.[5]
Aşırı sağ terörizmi, gizlilik içerisinde faaliyet gösteren grupların veya bireylerin insanlara ya da maddi varlıklara karşı uyguladığı, sembolik anlam taşıyan ağır şiddet olarak tanımlanabilir. Bu eylemlerin failleri aşırı sağcı hedefler benimser veya aşırı sağcı bir çevrenin parçasıdır.
Bu tür eylemler aşağıdaki hedeflerden en az ikisini gerçekleştirmeyi amaçlar:
- (a) Toplumun genelinde veya belirli kesimlerinde korku ortamı yaratmak.
- (b) Dikkat çekmek ve/veya kamuoyunda görünürlük kazanmak.
- (c) Devlet kurumlarının, toplumsal aktörlerin veya siyasi karar alıcıların davranışlarını etkilemek ya da yetkilileri aşırı tepki vermeye kışkırtmak.
- (d) Siyasi veya toplumsal düzeni istikrarsızlaştırmak ya da sözde kanunsuz adalet uygulayıcılığı (vigilantizm) durumunda olduğu gibi, bu düzeni koruduğunu iddia etmek.
Aşırı sağ terörizminin kurbanları veya hedefleri rastgele seçilebilir ya da teröristlerin sembolik eylemler yoluyla etkilemek istedikleri daha geniş bir topluluğu temsil edebilir.[6]
NSU terörünün amacı da rastgele seçilen kurbanları öldürerek Almanya’daki bütün göçmenleri terörize etmek ve onlar arasında bir korku iklimi yaratmaktı. Aşırı sağ terörizmini genel anlamda aşırı sağcı şiddetten ayıran unsur, eylemlerinin sembolik niteliği ve sarsıcı saldırılar aracılığıyla geniş bir topluluğa ya da kamuoyunun tamamına mesaj iletmeyi öncelikli hedef olarak benimsemesidir.
Örneğin çoğu zaman kendiliğinden gelişen ve doğrudan kurbanları hedef alan, belirli bir durumda ortaya çıkan aşırı sağcı sokak şiddeti, aşırı sağ terörizmi kapsamında değerlendirilmez. Bu tür eylemler, aşırı sağcı şiddet olarak tanımlanabilir. Şiddetin gündelik hayatın her alanında varlık gösterdiği ve sürekli hissedildiği durumlarda ise “sağ terörü” ifadesi de kullanılabilir.
Benzer şekilde, 1992’de Rostock’ta yaşananlar gibi kamuoyu önünde gerçekleşen ırkçı pogromlarla aşırı sağ terörizmi arasında da ayrım yapılabilir.[7]
Güvenlik Kurumları NSU Tehdidini Neden Göremedi?
1990’lı ve 2000’li yıllarda güvenlik kurumlarında, Anayasayı Koruma Teşkilatı’na yakın akademik çevrelerde ve siyasette sık sık şu soru gündeme geliyordu: Sol terör örgütü Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (Rote Armee Fraktion – RAF) aşırı sağcı bir karşılığı, yani bir “Kahverengi RAF” ortaya çıkmış olabilir miydi?
Ancak aşırı sağ terörizmi, sol terörizmden temelde farklı biçimde faaliyet gösterdiği, sabit komuta yapılarına ve ayrıntılı manifestolara dayanmadığı için bu soruya sürekli olumsuz yanıt veriliyordu.[8]
Böylece kamuoyu rahatlatılmış oluyordu. Aşırı sağcı şiddet hâlâ siyasi bir sorun teşkil etse de örgütlü ve gizli faaliyet yürüten aşırı sağcı terör yapılanmalarının ortaya çıkması uzak bir ihtimal olarak görülüyordu. Bu yanlış değerlendirmenin ne kadar vahim olduğu, ancak NSU’nun 2011’de kendini ele vermesinin ardından anlaşıldı.
Oysa Federal Anayasayı Koruma Teşkilatının ilgili birimleri, özellikle Federal Anayasayı Koruma Dairesi (Bundesamt für Verfassungsschutz – BfV) ile Thüringen Eyaleti Anayasayı Koruma Dairesi, Mundlos, Böhnhardt ve Zschäpe’nin kaçışından doğru sonuçlar çıkarabilecek durumdaydı.
1990’lı yılların ortalarından itibaren, ilk olarak Thüringen’de, firari üçlünün yakın çevresinde bulunan çok sayıda Neonazi, istihbarat teşkilatları tarafından muhbir olarak devşirilmişti. Diğer eyaletlerde görev yapan başka muhbirler de kaçak üçlünün nerede bulunduğuna ilişkin bilgiler sağlıyordu.
Üç kişi hakkında arama çalışmaları yürütülmüş olsa da bunlar gereken kararlılıkla sürdürülmedi. Dolayısıyla nerede saklandıklarına ilişkin elde edilen ipuçları yakalanmalarıyla sonuçlanmadı. İstihbarat teşkilatlarıyla çalışan muhbirlerin NSU’nun suçlarından haberdar olup olmadığı, eğer haberdarlarsa bu bilgileri gizleyip gizlemedikleri veya yetkililere aktarıp aktarmadıkları bugün hâlâ açıklığa kavuşturulmuş değil.[9]
Ancak bilinen bir gerçek var: Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın muhbirleri, şiddet yanlısı Neonazi ağlarının kurulmasına, yönlendirilmesine ve varlıklarını sürdürmelerine katkıda bulundu.
Mağdurların Suçlandığı Soruşturmalar: Irkçı Önyargılar ve “Döner Cinayetleri”
Devlet kurumlarının başarısızlığı, yalnızca terör yapılanmalarını tespit edememeleriyle sınırlı değildi. NSU’nun cinayet ve saldırı serisine ilişkin somut soruşturmalarda da ciddi hatalar yapıldı. Savcılıklar ve polis yıllarca yanlış yönde soruşturma yürüttü. Cinayet kurbanlarının ve ailelerinin suç örgütleriyle bağlantılı olabileceklerinden şüphelenildi.[10]
Kurbanların yakınları, cinayetlerle bağlantılı olmak veya önemli bilgileri gizlemekle suçlandı. Her yeni cinayetin ardından bu ithamlar tekrarlandı ve basın da bunları sorgulamadan aktardı.
2005 yılından itibaren cinayetler için aşağılayıcı biçimde “Döner Cinayetleri” (Döner-Morde) ifadesi kullanılmaya başlandı. Bu tanımlama, cinayet kurbanlarına ve ailelerine karşı kamuoyunda hâkim olan küçümseyici yaklaşımı açıkça ortaya koyuyordu.[11]
Kurbanların Türk veya Yunan kökenli olmalarından hareketle organize suç ya da uyuşturucu çevreleriyle bağlantılı olduklarının varsayılması, ırkçı önyargılara dayanıyordu. Bu doğrultudaki suçlamalar, mağdur ailelerin ağır biçimde damgalanmasına ve travmatize edilmesine yol açtı.[12]
Fail ile mağdurun yer değiştirdiği bu yaklaşımın münferit bir durum olmadığı, Haziran 2004’ün başlarında Köln’deki Keupstraße Caddesi’nde düzenlenen NSU saldırısının ardından yürütülen soruşturmada da görüldü. Bu saldırı büyük ölçüde siyasi niteliği bulunmayan, sıradan bir suç eylemi olarak değerlendirildi. Bölge sakinleri ve iş yeri sahipleri, saldırının yarattığı travmayla başa çıkmaya çalışırken yıllarca bir de bu saldırıyla bağlantılı oldukları şüphesi altında yaşamak zorunda kaldı.[13]
Kurban Yakınlarının Görmezden Gelinen Uyarıları
Mayıs ve Haziran 2006’da Yozgat ve Kubaşık ailelerinin girişimiyle kurban yakınları ve destekçileri Kassel ve Dortmund’da gösteriler düzenledi. Göstericiler, üzerinde “Onuncu Kurban Olmasın” ve “Katilleri Durdurun” yazan pankartlar taşıdı.
Katılımcılar, cinayetlerin arkasında aşırı sağcı bir bağlantı olabileceği şüphesini dile getirdi. Ancak bu uyarılar medyada kayda değer bir karşılık bulmadı.[14]
Česká marka tabancayla işlenen cinayetler 2006’da sona erdi. 2007’de Michèle Kiesewetter ve meslektaşına yönelik silahlı saldırı gerçekleştirildi. Bugün eldeki bilgilere göre bu saldırı, NSU’nun son cinayet eylemiydi.
Failleri cinayet işlemeyi bırakmaya neyin yönelttiği hâlâ bilinmiyor. Kesin olan tek şey, suç serisinin soruşturmalar, başarılı yakalama operasyonları veya Anayasayı Koruma Teşkilatı’ndan gelen bilgiler sayesinde değil, bizzat faillerin kendileri tarafından sonlandırılmış olması.
NSU’nun 2011’de Ortaya Çıkışı: On Yıllık Terör Nasıl Açığa Çıktı?
NSU’nun kendisini ele vermesi, 4 Kasım 2011 Cuma günü Thüringen eyaletinin Eisenach kentindeki bir tasarruf bankası (Sparkasse) şubesine düzenlenen soygunla başladı. Soygunu gerçekleştiren Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt bisikletlerle kaçtı ve bir karavanda saklandı. Polisin yaklaşması üzerine iki adam aracı ateşe verdi ve intihar etti.
Aynı gün Zwickau’da bir konut binasında patlama meydana geldi. Benzin dökülerek ateşe verilen daire, üçlünün son saklanma yeriydi. Evi ateşe veren Beate Zschäpe, 8 Kasım’da polise teslim oldu. Ancak işlenen suçların gerçek boyutu, birkaç gün sonra konutun enkazında Česká marka tabanca ile saldırıları üstlenen videonun bulunmasıyla ortaya çıktı. Zschäpe, kaçtığı sırada bu videoyu yaklaşık 15 alıcıya göndermişti.[15]
Kamuoyu yaşananları büyük bir dehşetle karşıladı. Federal Almanya Cumhuriyeti’nde yeraltında faaliyet gösteren aşırı sağcı terör yapılanmalarının bulunmadığı yönündeki ve yıllarca kesin doğru kabul edilen düşüncenin yanlış olduğu anlaşılmıştı.
Örgütün ortaya çıkarılmasını izleyen günlerde dikkatler özellikle üç firarinin yakalanamamasına ve Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın ne ölçüde bilgi sahibi olduğuna çevrildi. Aşırı sağcı Almanya Nasyonal Demokrat Partisi’nin (NPD) yasaklanması yönünde talepler de gündeme geldi.
Ancak kamuoyunun yüzleşmesi gereken en önemli gerçek, terör kurbanlarının ve ailelerinin on yılı aşkın bir süre boyunca zan altında bırakılmış ve damgalanmış olmalarıydı.
Meclis Araştırmaları ve İstihbaratın Yanıtsız Bıraktığı Sorular
NSU dosyasının aydınlatılmasına ve geçmişle yüzleşilmesine yönelik çalışmalar çeşitli düzeylerde yürütüldü. Siyasi ve parlamenter incelemeler, parlamentolarda oluşturulan araştırma komisyonları (Parlamentarischer Untersuchungsausschuss – PUA) aracılığıyla gerçekleştirildi. Bu komisyonların odaklandığı başlıca konular, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın sahip olduğu bilgiler ve yaptığı yanlış değerlendirmeler, istihbarat muhbirlerinin cinayet serisine olası katılımları ve polis soruşturmalarında yapılan hatalar ile ihmallerdi.
2012 ile 2025 yılları arasında Federal Mecliste (Bundestag) ve sekiz eyalet parlamentosunda araştırma komisyonları çalışmalarına başladı. Bu komisyonların büyük bölümü incelemelerini tamamladı.
Komisyonlar, güvenlik kurumlarının NSU’nun varlığından önceden haberdar olduğunu doğrulayamadı. Bununla birlikte milletvekilleri, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın ilgili birimlerinden gerekli bütün bilgileri alamadıkları için olayların aydınlatılmasında ciddi engellerle karşılaştı.
Örneğin Hessen Eyaleti Anayasayı Koruma Teşkilatında muhbirlerden sorumlu görevli olarak çalışan Andreas Temme’nin rolü açıklığa kavuşturulamadı. Temme, Nisan 2006’da Halit Yozgat’ın öldürüldüğü sırada Kassel’de Yozgat’a ait internet kafede bulunuyordu.
Cinayetin ardından gözaltına alınan Temme, bir süre şüpheli olarak değerlendirildi. Ancak kendisi bugüne kadar cinayetten hiçbir şekilde haberdar olmadığını iddia etmeyi sürdürdü.[16]
2012 yılının yaz başında, Federal Anayasayı Koruma Dairesi’nde 4 Kasım 2011’den itibaren önemli delillerin imha edildiği ortaya çıkınca kuruma duyulan güven bir kez daha sarsıldı.
İmha edilen belgeler arasında, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın “Thüringer Heimatschutz” çevresinde yürüttüğü bir operasyona ilişkin dosyalar da bulunuyordu.
Bu gelişmeler üzerine Federal Anayasayı Koruma Dairesi Başkanı Heinz Fromm emekliye ayrılmayı talep etti. Ardından Thüringen, Saksonya, Saksonya-Anhalt ve Berlin’deki Anayasayı Koruma Teşkilatı başkanları arasında da istifalar ve emeklilikler yaşandı.[17]
Bununla birlikte, 2011 yılının sonlarında tartışıldığı biçimiyle Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın köklü bir reformdan geçirilmesi gerçekleşmedi. Federal yönetim ile eyaletler ve farklı güvenlik kurumları arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesi gibi bazı reform adımları atılmış olsa da bunlar kapsamlı bir yapısal dönüşüme yol açmadı.
Beate Zschäpe Davası: Beş Yıllık Yargılama ve Müebbet Hapis Cezası
Siyasi ve parlamenter incelemelere paralel olarak, 2013 yılında Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde (Oberlandesgericht München) Beate Zschäpe ile firari üçlüye yıllar boyunca destek veren dört sanığın yargılanmasına başlandı. Bu kişiler Ralf Wohlleben, Holger G., Carsten S. ve André E.’ydi. Davaya müdahil olarak 93 kişinin katılmasına izin verildi.
Beate Zschäpe yalnızca yazılı savunmalar sundu ve suçlardan her zaman ancak işlendikten sonra haberdar olduğunu ileri sürdü. Mahkeme, beş yıl süren delil inceleme ve yargılama sürecinin ardından Temmuz 2018’de Zschäpe’yi cinayet suçundan ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Diğer sanıklara ise iki buçuk yıl ile on yıl arasında değişen hapis cezaları verildi.[18]
Mahkeme Kararı Neden Mağdur Aileleri Tatmin Etmedi?
NSU cinayetlerinde yakınlarını kaybeden çok sayıda kişi ve NSU teröründen sağ kurtulanlar, yargılama sürecinden ve verilen karardan hayal kırıklığına uğradı.
Bu kişiler, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın rolünün daha kapsamlı biçimde aydınlatılmasını umuyordu. Ayrıca örgüte yardım edenlerin ve işlenen suçlardan haberdar olanların sayısı çok daha fazla olmasına rağmen Zschäpe dışında yalnızca dört kişinin yargılanması da eleştirildi.
2006 yılında öldürülen Mehmet Kubaşık’ın kızı Gamze Kubaşık, 2018’de şöyle konuştu: “Sokakta yürürken, babamın öldürüleceğini önceden bilen herhangi bir Nazinin de ortalıkta dolaşıyor olabileceğini bilmek insana çok kötü bir his veriyor.”[19]
Bütün bunlara rağmen NSU teröründe yakınlarını kaybedenler ve saldırılardan sağ kurtulanlar, diğer mağdurlarla birlikte, mağdurların bakış açısının kamusal alanda daha fazla görünürlük kazanmasını sağladı. Bu çabaların etkisi, 1945’ten bu yana süregelen aşırı sağcı terörizmin uzun tarihini de kapsayan yeni bir anma ve hatırlama kültürünün gelişmesinde kendisini gösteriyor.
NOT: Bu yazının Almanca aslı, 23 Temmuz 2025’te Almanya Federal Siyasi Eğitim Merkezi (bpb) tarafından yayımlanmıştır. Orijinal metin Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivatives 4.0 International (CC BY-NC-ND 4.0) lisansı kapsamındadır.
Dipnotlar
- [1]Matthias Quent, Rassismus, Radikalisierung, Rechtsterrorismus. Wie der NSU entstand und was er über die Gesellschaft verrät, Weinheim/Basel 2016, s. 210–234, 297–298, 321–322.
- [2]Quent, Rassismus, s. 256.
- [3]Almanya Federal Meclisi (Deutscher Bundestag), belge no. 17/14600, 22.08.2013, s. 71–73, 505.
- [4]Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi kararı (Oberlandesgericht München), 11.07.2018, 6 St 3/12, Bl. 91, 126–128.
- [5]Peter Waldmann, Terrorismus. Provokation der Macht, München 1998, s. 10–14.
- [6]Ayrıntılı bilgi için bkz. Barbara Manthe, “On the Pathway to Violence: West German Right-Wing Terrorism in the 1970s”, Terrorism and Political Violence, 33 (2021), s. 49–70.
- [7]Jan Schedler, Rechtsterrorismus: Radikale Milieus, Politische Gelegenheitsstrukturen und Frames des NSU, Wiesbaden 2021, s. 19–45.
- [8]Bkz. Gideon Botsch, “Was ist Rechtsterrorismus?”, Aus Politik und Zeitgeschichte, 69 (2019), sy. 49/50, s. 10.
- [9]Bkz. Heike Kleffner, “Szenetypische Straftaten”. Zur Rolle der Sicherheitsbehörden im NSU-Komplex, Aus Politik und Zeitgeschichte, 73 (2023), sy. 37/38, s. 21.
- [10]Henrik Dosdall, Die NSU-Ermittlungen 1998–2011. Eine organisationssoziologische Perspektive, Wiesbaden 2021.
- [11]Bkz. Elke Grittmann, Tanja Thomas ve Fabian Virchow, “Das Unwort erklärt die Untat”. Die Berichterstattung über die NSU-Morde – eine Medienkritik, Otto Brenner Stiftung araştırması, Frankfurt am Main 2015.
- [12]Heike Kleffner, yukarıda anılan çalışma, s. 20–22. (Özgün makaledeki atıf: “Kleffner [Anm. 10]”.)
- [13]Kuzey Ren-Vestfalya Eyalet Parlamentosu (Landtag Nordrhein-Westfalen), belge no. 16/14400, 31.03.2017, s. 329–416.
- [14]Elke Grittmann, Tanja Thomas ve Fabian Virchow, yukarıda anılan çalışma, s. 28. (Özgün makaledeki atıf: “Anm. 12”.)
- [15]“BKA ermittelt gegen braune Terrorzelle”, Der Spiegel, 11.11.2011, www.spiegel.de (erişim: 24.03.2025).
- [16]Alman Federal Meclisi (Deutscher Bundestag), belge no. 17/14600, 22.08.2013, s. 622–633.
- [17]Aynı kaynak, s. 744–798, 902.
- [18]Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi kararı (Oberlandesgericht München), 11.07.2018, 6 St 3/12.
- [19]“Sie warten immer noch auf Antworten”, 09.07.2018, www.tagesschau.de (erişim: 25.03.2025).










