Siz İslami finans alanında uzun yıllardır hem akademik çalışmalar yürütüyor hem de uygulama tarafını yakından takip ediyorsunuz. “İslami finans/İslam iktisadı” denildiğinde kamuoyunda çoğu zaman akla yalnızca “faizsiz finans” geliyor. İslami finansı anaakım finans sisteminden ayıran temel ilkeler nelerdir?

Haklısınız, İslami finans deyince herkesin aklına önce faiz geliyor. Bu anlaşılır bir şey, çünkü sektörün vitrininde faizsiz ürünler var. Ama ben hep şunu söylüyorum: Faiz yasağı bir sonuçtur, başlangıç noktası değil. Başlangıç noktası çok daha basit bir fikir: Para kendi başına bir mal değil, bir araç. Para kendi kendine üremez. Üreyen şey emektir, ticarettir, risktir.

Bu fikri kabul ettiğinizde arkası kendiliğinden geliyor. 1. Risk paylaşımı. Kazanç ancak riske ve emeğe ortak olursanız hak edilir, o yüzden İslami finansın ideal sözleşmeleri kâr ve zarar ortaklığına dayanır. 2. Finansın reel ekonomiden kopmaması. Her işlemin arkasında somut bir mal, bir hizmet, bir varlık olacak. 3. Aşırı belirsizliğin ve kumarın yasak olması. Kimsenin anlamadığı, kazancı ve kaybı şansa bırakan sözleşmeler meşru sayılmaz. 4. Zekât, sadaka ve vakıf gibi kurumlarla servetin sürekli dolaşımda tutulması ve toplumun en zayıf halkasına ulaştırılması. 5. Alkol, kumar, silah gibi topluma zarar veren alanlara kaynak aktarılmaması.

Bunları yan yana koyduğunuzda karşınıza paradigmada ekonomi, ahlaktan bağımsız bir teknik alan değil. Bu yıl kaybettiğimiz Umer Chapra hocanın güzel bir ifadesi var: “Amaç büyümenin kendisi değil, İslam’ın maksatlarının gerçekleşmesidir; yani canın, aklın, neslin, malın ve dinin korunmasıdır.”

Ben kendi çalışmalarımda bu bakışı “şuurlu iktisat” adıyla geliştirmeye çalışıyorum. Şuurlu iktisat, iktisadi hayata üç katmandan birden bakıyor. Birinci katman birey. Anaakım iktisat, insanı yalnızca kendi faydasını azamiye çıkaran bir hesap makinesi gibi tasvir eder. Biz ise diyoruz ki, insan niyetlerini, sınırlarını ve yaptıklarının sonuçlarını fark edebilen, yani şuurlu bir varlıktır. İkinci katman kurumlar. Bankalar, şirketler, vakıflar sadece kâr makinesi değil, belirli bir gaye için şuurla tasarlanmış yapılar olabilir. Üçüncü katman sistem, yani kurallar, ölçüler, politikalar. Bir toplum başarısını sadece millî gelirle ölçüyorsa sonuç da ona göre şekillenir. Bu üç katman birbirini besliyor. Şuurlu bireyler olmadan şuurlu kurum kuramazsınız, şuurlu kurumlar olmadan adil kuralları ayakta tutamazsınız.

İslam iktisadı ekolojik iktisatla, feminist iktisatla, dayanışma ekonomisiyle aynı aileden, çünkü hepsi aynı soruyu soruyor. Ekonomi neyin hizmetinde? Ekolojik iktisatla büyümenin bir sınırı olduğu fikrini paylaşıyoruz, israf yasağı bu fikrin belki de en eski ifadesi. Dayanışma ekonomisiyle vakıf ve karz-ı hasen geleneğinde buluşuyoruz. Feminist iktisadın ücretsiz emeği ve bakımı görünür kılma çabası da ailenin ve bakımın iktisadi değerini kabul eden İslami anlayışla gayet rahat konuşabilir.

Ama açık konuşmam lazım. İslami finans sektörü büyürken bu paradigma iddiasını büyük ölçüde geri planda bıraktı. Ürünler çoğu zaman geleneksel ürünlerin fıkhen uygun hâle getirilmiş kopyaları olarak tasarlanmaya çalışıldı. Şuurlu iktisat tam da bu boşluğu doldurmak için var. Sorunun “Bu ürün caiz mi?” olmaktan çıkıp “Bu ürün neye hizmet ediyor?” olmasını istiyoruz. Yani şuurlu iktisat, ontolojik bir yerden başlayarak “ne için olmak ve nasıl olmak” sorularını soruyor ki bence İslam iktisadının en önemli soruları da bunlar olmalı.

İslami finans sektörü son yıllarda küresel ölçekte önemli bir büyüme gösteriyor. Buna rağmen Müslüman toplumlar arasında, özellikle de Türkiye dışındaki diasporik Müslüman topluluklarda, İslam iktisadı ve İslami finans konusundaki okuryazarlığın oldukça düşük olduğu görülüyor. Sizce İslami finans, Müslümanların gündelik ekonomik hayatına ve düşünce dünyasına yeterince nüfuz edemiyor mu?

Gözleminiz doğru ve açıkçası beni şaşırtmıyor. Bunun birkaç sebebi var: Birincisi, İslami finans bir halk hareketi olarak doğmadı, bir kurum ve ürün hareketi olarak doğdu. 1970’lerden itibaren önce bankalar kuruldu, sonra ürünler tasarlandı, halkın bunu anlaması en son akla geldi. Sektör uzun yıllar hukukçularla ve bankacılarla konuştu, aile sofralarıyla konuşmadı.

İkincisi dil. Murabaha, icare, sukuk, tekâfül… Bu kelimeler çoğu Müslüman için bile yabancı. Avrupa’da büyüyen bir genç için iki kat yabancı, çünkü ne Almanca ne Türkçe. Hâlbuki karşılıkları çok sade. Murabaha, bir malı peşin alıp vadeli satmak. İcare, kiralama. Sukuk, bir varlığa ortak olduğunuzu gösteren sertifika. Tekâfül, karşılıklı yardımlaşma havuzu. Biz bunu bu sadelikle anlatmadık.

Üçüncüsü arz tarafı. Almanya’da ilk İslami banka ancak 2015’te lisans alabildi. Ondan önce Avrupa’daki bir Müslüman’ın İslami finansa erişimi neredeyse yoktu. Erişemediğiniz bir şeyi öğrenmek için de güçlü bir sebebiniz olmaz. Bugün bile ürün yelpazesi dar, maliyetler yüksek, dağıtım ağı zayıf. Bir de şu var. Belki de Türkiye dışındaki Türkler yatırımlarını zaten Türkiye’de değerlendirdikleri için Avrupa’daki İslami bankacılığı ve İslami ürünleri pek önemsemediler. Ama şimdi yeni bir nesil geliyor ve bunlar Avrupalı Türkler, Avrupalı Müslümanlar. İslami finansal ürünleri de Avrupa’da üretmek ve Avrupa’da talep etmek durumundalar. Ben bunu İslami finans açısından da olumlu bir gelişme olarak görüyorum. Çünkü bu piyasalarda geliştirilen çözümler başka piyasalara da daha iyi örnek teşkil edebilir diye düşünüyorum.

Dördüncüsü din dilinin daraltılması. Diasporada finans konuşması çoğu zaman tek bir soruya indirgendi: Faiz haram mı? Önemli bir soru, ama tek başına bir finansal hayat kurmaya yetmiyor. Sonuçta iki uç tutum doğdu. Bir kesim sistemden tamamen uzak durdu, parasını yastık altında ya da memleketteki arsada tuttu; emeklilik, sigorta gibi ihtiyaçları hiç düşünmedi. Bir kesim de konuyu tamamen görmezden geldi, geleneksel sisteme sorgusuz girdi. İkisi de şuurlu bir tercih değil, ikisi de bilgisizliğin ürettiği refleks.

Beşincisi nesil meselesi. Birinci nesil birikimini memlekette ev ve arsa olarak yaptı, finansal ürünlere pek ihtiyaç duymadı. İkinci ve üçüncü nesil ise Almanya’da konut finansmanı, emeklilik planı, çocuğun eğitim birikimi, miras gibi sorularla karşı karşıya ve bu soruları İslami bir çerçevede konuşacak muhatap bulamıyor. Hâlbuki bu konuların hepsi İslam iktisadı altında çalışılmış konular ve uluslararası örnekleriyle birçok çözüm sunma imkânı var.

Şuurlu iktisat açısından bakarsam şunu söylerim: Finansal okuryazarlık ürün bilgisi değildir. Finansal okuryazarlık, paranın hayatınızdaki yerini fark etmektir. Ne için kazanıyorum, nereye harcıyorum, bana ve çevreme ne yapıyor? Bu farkındalık yoksa en iyi İslami ürün bile sadece bir etiket olarak kalır. Sektör Müslümanların gündelik hayatına yeterince giremedi, çünkü hayattan değil ürün kataloğundan başladı. Çözüm de katalogdan değil hayattan başlamalı.

Peki İslami finansın yalnızca uzmanların ve sektör profesyonellerinin tartıştığı teknik bir alan olmaktan çıkıp daha geniş toplumsal kesimler tarafından anlaşılması ve sahiplenilmesi için neler yapılması gerekiyor?

Üç şey söyleyeceğim. Dil, mekân ve sıra.

Dil derken sadece Türkçe ya da Almanca demiyorum, sade dil demek istiyorum. İslami finansı fıkıh terimleriyle değil, insanların zaten yaşadığı durumlarla anlatmalıyız. Almanya’da bir aile ev almak istiyor, çocuğunun üniversite masrafını düşünüyor, yaşlanınca ne olacağını merak ediyor, mirasın nasıl paylaşılacağını bilmiyor. Finansal okuryazarlık bu sorulardan başlamalı. Her birinin İslami bir cevabı var, ama soru sorulmadan verilen cevap kimseye ulaşmıyor.

Mekân derken cami derneklerini, gençlik kollarını, kadın kollarını, hemşeri derneklerini kastediyorum, yani diasporanın zaten güvendiği yerleri. Avrupa’da Müslümanlar bu sorularla bankaya gitmiyor, çünkü bankanın bu soruları anlamadığını biliyor. Hocaya gidiyor, derneğe gidiyor, Perspektif gibi bir dergiye gidiyor. O zaman eğitim de oraya gitmeli. Bir cami derneğinde ayda bir ev ekonomisi sohbeti, gençlik kolunda ilk maaştan itibaren birikim atölyesi, kadın kolunda miras ve zekât hesabı dersi… Bunlar milyonluk projeler değil ama hayat değiştirir. Bakın, 90’lı yıllarda Kombassan gibi şirketler tam da bunu yaptı. Sonu iyi bitmedi, ama dilleri ve mekân seçimleri çok doğruydu. İslami finans çözümü sunanların o kötü tecrübenin iyi yönlerinden de ders alması gerektiğini düşünüyorum.

Sıra derken şunu kastediyorum. Önce temel finansal okuryazarlık, sonra İslami finans. Bütçe yapmayı, borcun nasıl büyüdüğünü, acil durum birikiminin ne olduğunu, sigortanın mantığını bilmeyen birine sukuk anlatmanın anlamı yok. Önce finansal hayat, sonra İslami finansal hayat. İkisini birleştiren köprü de zekât. Zekât hesabı yapan insan ister istemez varlığını, borcunu, birikimini sayar. Zekât aslında İslam’ın en eski finansal okuryazarlık aracı.

Bir de şuurlu iktisadın bana öğrettiği bir şey var. Kurumlar, bireyler talep ettiği ölçüde değişir. Şuurlu bir müşteri “bu ürünün arkasında ne var?” diye sormaya başladığında bankanın ürün tasarımı da değişmeye başlar. Yani okuryazarlık sadece bireyi korumuyor, sektörü de terbiye ediyor. Avrupa’daki Müslüman topluluklar bu talebi örgütlü biçimde dile getirirse bugün niş olan ürünler daha erişilebilir ve daha ucuz olur. Sorumluluk sadece sektörde değil, okurda da.

Hatta bunu biraz daha genişleteyim. Bu şuur sadece finans ürünlerinde de kalmamalı. Müslüman olarak tüm ürünlerde daha şuurlu tüketimi tercih etmeliyiz. Şirketlerin amaçlarına bakmalıyız, kime yardım ettiklerine, kime hizmet ettiklerine bakmalıyız ve gerektiğinde bu şirketleri boykot edebilmeyi bilmeliyiz. Modern zamanlarda bizi şuurlu bir birey ve şuurlu bir Müslüman yapan şey asıl olarak tüketim kalıplarımız. Her şeyi devletten ya da cemaatten bekleyemeyiz. Biz de şuurlu Müslümanlar olarak şuurlu firmaları tercih etmeli, şuurlu tüketiciler olmalıyız. Bence bu İslam iktisadının en önemli parçası olmalı, belki faizden bile önemli. Çünkü her gün tüketiyoruz ama her gün faizle işimiz olmuyor.

Finansal okuryazarlık, dijital ve teknolojik okuryazarlıkla iç içe geçmiş durumda. Fintech uygulamalarının yaygınlaşması, özellikle yaşlılar, engelliler ve teknolojiye mesafeli kişiler açısından ne gibi riskler doğuruyor? Dijital araçlara hâkim olmayan bireylerin (göçmenler, mülteciler, sosyoekonomik açıdan dezavantajlı gruplar) finansal piyasada dezavantajlı durumları daha da kökleşiyor mu?

Evet, yeni bir eşitsizlik alanıyla karşı karşıyayız ve bunu küçümsememek lazım. Finansal dışlanma eskiden bankanın size kredi vermemesi demekti. Şimdi bankaya hiç ulaşamamanız demek. Almanya’da şubeler kapanıyor, nakit azalıyor, hesap açmak için video kimlik doğrulaması isteniyor, uygulamalar çoğu zaman sadece Almanca. Yetmiş yaşındaki bir teyze için, görme engelli bir genç için, dili yeni öğrenen bir mülteci için bunların her biri bir duvar. Üstelik görünmez bir duvar, çünkü sistem dışarıdan herkese açık görünüyor.

Ben dört risk görüyorum. Birincisi erişim, yani cihaz, internet, dil ve dijital beceri eksikliği. İkincisi dolandırıcılık. Yaşlılar ve dijital dünyaya yeni girenler telefon ve mesaj dolandırıcılığının ilk hedefi. Üçüncüsü algoritmik dışlanma. Kredi geçmişi olmayan bir mülteci, mahallesi riskli sayılan bir göçmen, adı belirli bir listeyle eşleşen bir Müslüman, bir algoritma tarafından sessizce elenebilir ve bunu ona kimse söylemez. Kendi araştırmamızda yapay zekâ danışmanlarını test ederken gördük ki asıl tehlike sistemin yanlış cevap vermesi değil, eksik bilgiyle insanın yerine karar vermesi. Bu karardan en çok zarar görenler de sesi en az çıkanlar.

Dördüncüsü bağımlılık. Her şey uygulamada olunca insan parasının kontrolünü hissetmiyor, harcamak kolaylaşıyor, borçlanmak kolaylaşıyor.

Şuurlu iktisadın kurum katmanı burada çok şey söylüyor. Şuurlu bir kurum, kullanıcılarının kısıtlarını tasarımın sonunda değil başında düşünür. Dijital öncelikli olabilirsiniz ama sadece dijital olmamalısınız. Şube, nakit, bir insanla konuşabilme imkânı lüks değil, kapsayıcılığın asgari şartı. Avrupa Birliği’nin 2025’te uygulamaya giren Erişilebilirlik Yasası bankacılık hizmetlerini de kapsıyor. Önemli bir adım, ama kâğıt üzerinde kalmamalı.

Birey katmanında ise diasporanın bir avantajı var. Aile hâlâ güçlü. İkinci ve üçüncü nesil gençler dijital dünyada büyüdü. Her ailede bir genç, büyüklerinin dijital finans hayatına eşlik etse, onların yerine karar vermeden, sadece anlamalarına yardım ederek, bu eşitsizliğin önemli bir kısmı kapanır. Bu aslında bir vefa biçimi, bir ekonomik emanet.

Şunu da eklemek istiyorum. Müslümanlar Avrupa’da finansal olarak da güçlü olmalı ve çevrelerine güzel örnek olmalı. Bunu bir Müslüman sorumluluğu olarak birey birey hissetmek gerekiyor. Sizler Avrupa’da bizim temsilcilerimizsiniz. O yüzden finansal alanda da tüm Avrupa’ya güzel örnek olmak gerekir. Yatırım yaparken de, harcarken de.

Özellikle Müslüman nüfusun çoğunlukta olmadığı Avrupa ülkelerinde (Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda vb.) İslami finansa yönelik ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu ilgi yalnızca Müslüman toplumların taleplerinden mi kaynaklanıyor, yoksa İslami finansın sunduğu etik ve alternatif finans anlayışı daha geniş kesimlerde de karşılık buluyor mu?

İkisi birden, ama farklı ölçülerde. Talep tarafında Avrupa’da yaşayan Müslümanlar var. Almanya’da beş milyonu aşkın Müslüman yaşıyor ve bu nüfus artık ev alıyor, iş kuruyor, emekliliğini planlıyor. 2015’te Almanya’da ilk İslami bankanın lisans alması bu talebin ürünüydü. İngiltere’de İslami bankalar yirmi yıla yakın süredir faaliyette, Lüksemburg devlet sukuku ihraç etti. Bunların bir kısmı sadece Müslümanlar için yapılmadı, finans merkezi olma stratejisinin parçasıydı.

Daha geniş kesimlere gelince. 2008 krizinden sonra Avrupa’da “bu finans sistemi bizim için mi çalışıyor” sorusu yaygınlaştı. Etik bankacılık, sürdürülebilir finans, yeşil tahviller, kooperatif bankalar ilgi gördü. İslami finansın reel ekonomiye bağlı kalma, spekülasyondan uzak durma ve aşırı borçlanmayı sınırlama ilkeleri bu arayışla doğrudan konuşuyor.

Nitekim Malezya’da ve İngiltere’de İslami bankaların müşterilerinin azımsanmayacak bir kısmı Müslüman değil. Yeşil sukuk, yani çevre projelerine ayrılmış İslami sertifikalar, bu iki dünyanın buluştuğu en somut örnek. Biz bu konuda bir çalışma yaptık ve şunu gördük: Etiket yetmiyor, paranın gerçekten nereye gittiği önemli. Bir sukuk üzerinde “yeşil” yazdığı için değil, gerçekten bir güneş santraline ya da bir su projesine gittiği için değer kazanıyor. Yani etiketten ziyade içerik ve amaç önemli. Şuurlu iktisadı önemsememiz gerektiğini düşünmemin bir sebebi de bu.

Burada dürüst olmam lazım. Almanya ve Avusturya’da İslami finansa ilgi var ama ölçek hâlâ küçük. Sebebi ilgisizlik değil. Ürünler pahalı, erişim zor, vergi düzenlemeleri uyumsuz. Geniş kesimler bir finansal ürünü etiketi yüzünden değil, iyi olduğu için tercih eder. İslami finans Avrupa’da “Müslümanlar için banka” olarak kalırsa niş kalır. Daha adil ve daha şeffaf finans olarak sunulursa herkesin bankası olabilir.

Şuurlu iktisat açısından mesele kimlik değil, nitelik. İlke ne kadar iyi uygulanırsa alıcısı o kadar genişler. O yüzden bu tür İslami finans ürünlerini sadece Müslümanlar için düşünmemek lazım. İçeriğini anlatıp farklı kesimleri de bu ürünlere çekmemiz gerekir. Bu aynı zamanda güzel bir Müslüman dilinin finans kanalları üzerinden anlatılması, iletilmesi olacaktır. Bunu bir görev olarak da görmek gerekir.

Katılım bankacılığı çoğu zaman dinî hassasiyetlere uygun bir finans modeli olarak görülüyor. Konuyu ekonomik faydalar açısından da değerlendirmek istiyorum. Avrupa’da yaşayan bir Müslüman açısından bakıldığında, bir kişiyi geleneksel bir bankadan (diyelim ki Alman Sparkasse bankasından) katılım bankacılığına yöneltebilecek ekonomik gerekçeler nelerdir? Katılım bankacılığı bireylere hangi alanlarda somut avantajlar sunuyor?

Bu soruyu seviyorum, çünkü dürüst bir cevap gerektiriyor. Önce beklentiyi doğru kuralım. Katılım bankası size Sparkasse’den daha ucuz konut finansmanı vaat etmiyor. Avrupa’daki İslami finans ürünleri çoğu zaman eşdeğer geleneksel ürünlerden daha pahalı, çünkü ölçek küçük ve yapı daha karmaşık. Dolayısıyla “kârlı çıkarım” diye gitmek yanlış bir beklenti olur. Ama tabii bu İslami ürünler büyüdükçe, ölçek ekonomisini yakaladıkça ve belki de teknolojiden faydalandıkça daha ucuz, daha inovatif, daha dinamik çözümler sunabilecekler. Bunun örneklerini Türkiye’de kimi İslami bankalarda görebiliyoruz.

Ekonomik gerekçeler başka yerde. Bir, borçlanma disiplini. İslami finansmanda her işlemin arkasında somut bir varlık var. Bir ev, bir araba, bir makine. Kredi kartı limiti gibi amaçsız borç yok. Gecikme faizinin faiz üstüne binip borcu katlaması yok. Bu, aşırı borçlanmaya karşı yapısal bir fren demek. Hanehalkı borcunun Avrupa’da ciddi bir sorun olduğu bir dönemde bu küçümsenecek bir avantaj değil.

İki, getirinin gerçek performansa bağlanması. Gerçek bir katılım hesabında getiri, bankanın önceden ilan ettiği bir faiz değil, finanse edilen işlerin kâr payı. Yani kazancınız reel ekonomideki bir üretime dayanıyor. Biraz daha dalgalı olabilir, ama daha gerçek.

Üç, dayanıklılık. IMF araştırmacılarının 2008 krizinden sonra yaptığı çalışmalar İslami bankaların kriz yılında kârlılık açısından daha dayanıklı olduğunu gösterdi, çünkü zehirli türev ürünlere yatırım yapmamışlardı. İslami bir banka sizin paranızla spekülasyon yapamaz.

Dört, topluluk sermayesi. Avrupa’daki bir katılım bankasına yatırdığınız para büyük ölçüde yine Avrupa’daki Müslüman girişimcilere, esnafa, ailelere finansman olarak dönüyor. Bu bir çeşit iç dolaşım ve topluluğun ekonomik gücünü artırıyor.

Beş, hesaplaması güç ama gerçek bir fayda. İnançla finans arasındaki çelişkinin zihinsel maliyeti ortadan kalkıyor. İnsanlar vicdanlarıyla çelişen kararları ertelerler. Emeklilik planını on yıl erteleyen Müslümanların bir kısmı tam da bu çelişki yüzünden erteliyor. Çelişkiyi kaldırmak insanı harekete geçirir ve erken başlayan birikim geç başlayan birikimden her zaman daha değerlidir.

Şuurlu iktisat açısından doğru soru “hangi banka daha ucuz” değil, “paramla nasıl bir ilişki kurmak istiyorum”. Ama şunu da ekleyeyim. Rakamlara hiç bakmadan sadece etiket için tercih yapmak da şuurlu bir tercih değil. Fiyatı karşılaştırın, sözleşmeyi okuyun, mevduatınızın yerel güvence sistemine tabi olduğundan emin olun. Şuurlu Müslüman, sorgulayan Müslümandır.

Son yıllarda Müslümanların ekonomik olarak güçlenmesinin yalnızca bireysel refah meselesi değil, aynı zamanda politik ve toplumsal bir gereklilik olduğu yönünde görüşler dile getiriliyor. Özellikle sömürgecilik, işgal, savaş ekonomileri ve küresel eşitsizlikler bağlamında Müslümanların servet üretimi ve sermaye birikimi stratejik bir önem taşıyor mu?

Evet, stratejik bir önemi var ve bunu söylemekten çekinmemek lazım. Ama bence “nasıl” sorusu “ne kadar” sorusundan daha önemli.

Önce neden stratejik olduğunu söyleyeyim. Tarih boyunca sömürgecilik önce ticaret yolları ve sermaye üzerinden geldi, askerler sonra geldi. Doğu Hindistan Şirketi bir orduyla değil bir bilançoyla başladı. Bugün benzer bir süreci yapay zekâ kapitalizmiyle yaşıyoruz. Veri, hesaplama gücü ve algoritmalar birkaç şirketin elinde toplanıyor ve bu şirketlerin bulunduğu ülkelerin dışındaki herkes, Müslümanlar dahil, sadece kullanıcı konumuna itiliyor. Buna yeni bir tekno-feodalizm diyenler var. Böyle bir dünyada ekonomik güç, kendi kaderini tayin etmenin ön şartı. Sermayesi olmayan topluluğun sesi de olmaz, kurumu da olmaz, kendi kararını verme imkânı da olmaz. Bu anlamda Müslümanların servet üretmesi ve sermaye biriktirmesi sadece kişisel refah meselesi değil, varoluşsal bir ihtiyaç.

Ama burada şuurlu iktisat ciddi bir uyarı yapıyor. Müslümanların ekonomik güçlenmesi, mevcut sistemin aynısını helal etiketiyle tekrar etmek anlamına geliyorsa bu güçlenme değil, taklit. Aynı spekülasyon, aynı aşırı tüketim, aynı ne pahasına olursa olsun büyüme. Servet İslam’da emanettir, kendi başına amaç değildir. Kur’an servetin sadece zenginler arasında dolaşan bir güç olmamasını ister. O halde ölçü sadece birikimin büyüklüğü değil, birikimin ne yaptığı.

Bu bakımdan Avrupa’daki Müslümanların önünde üç katmanlı bir görev var diye düşünüyorum. Birey katmanında, kazanmak kadar ne için kazandığını bilen, birikim yapan, borcunu yöneten, zekâtını veren şuurlu bireyler.

Kurum katmanında kooperatifler, vakıflar, topluluk yatırım fonları, İslami finans kurumları, yani sermayeyi topluluk içinde dolaştıran ve topluluğa hesap veren yapılar. Osmanlı şehirlerinin su yolunu, okulunu, hastanesini vakıflar kurdu. Avrupa’daki Müslümanlar bu geleneği yeniden icat edebilir.

Sistem katmanında ise yaşadıkları ülkelerin kurallarını şekillendirmeye katılmak, yani vergi, emeklilik, finansal düzenleme tartışmalarında masada olmak.

Teknolojiyle ilgili bir not daha: Müslüman toplumlar Sanayi Devrimi’ni büyük ölçüde kaçırdı ve bunun bedelini yüzyıllarca ödedi. Yapay zekâ devrimini de sadece tüketici olarak izlemek aynı hatayı tekrar etmek olur. Avrupa’daki Müslüman gençlerin mühendisliğe, veri bilimine, finansa yönelmesi bir kariyer tercihi değil, toplumsal bir yatırım. Müslümanların ekonomik güçlenmesi gerçekten stratejik olacaksa, biriktirdiği paranın hatırlayacağı şeylerden utanmayan bir güçlenme olmalı. Köklerinden kopmayan bir gelecek -biz buna “köklü gelecek” diyoruz- ancak şuurlu bir birikimle kurulur.