2024 yılında Southport’ta yaşanan ayaklanmaların ve Başbakan Keir Starmer’ın toplumsal parçalanmaya ilişkin uyarılarının damga vurduğu 2025 yılındaki siyasi atmosferin ardından, kullanışlı ama yüzeysel bir anlatı giderek yaygınlık kazandı: Çok kültürlülüğün, insanların yaşadıkları yerler yüzünden “başarısızlığa uğradığı” iddiası. Siyasi liderler, toplumsal gerilimlerin kaynağı olarak sürekli ayrışmış mahallelere ve “paralel hayatlara” işaret ediyor. Oysa Britanyalı Müslümanların yüksek düzeydeki sivil katılım ve ulusal aidiyet duygusuyla şekillenen toplumsal yaşamlarına ilişkin ampirik veriler bambaşka bir tablo ortaya koyuyor.
Topluma uyum sağlamak için kendilerinden beklenenleri yerine getirmelerine rağmen Britanyalı Müslümanlar, ülkede ayrımcılığa en yüksek oranda maruz kaldığını bildiren kesim olarak öne çıkıyor. Bu durum, günümüzün temel sorularından birini gündeme getiriyor: İslamofobi, birbirinden ayrışmış mahallelerin sokaklarında ortaya çıkan yerel bir sürtüşme mi, yoksa ülke çapında öğretilip yeniden üretilen bir düşünce kalıbı mı? 2.141 katılımcıyla gerçekleştirilen 20252e dair kapsamlı araştırmamız, “yerel toplumsal uyum” konusuna yönelik saplantımızın, dikkatleri asıl meseleden uzaklaştıran trilyon sterlinlik bir yanılsama olabileceğini gösteriyor.
1: Yaşadığınız Mahalle İslamofobiye Yönelik Tutumları Belirlemiyor
Britanya’nın kent politikaları, yirmi yılı aşkın süredir “Temas Hipotezi”nin esiri olmuş durumda. Bu hipotez, insanları aynı fiziksel mekânlarda bir araya getirmenin önyargıları ortadan kaldıracağı inancına dayanıyor. Sosyal konut projelerinde uygun fiyatlı konut kotalarından okullarda entegrasyon programlarına kadar uzanan çeşitli “mekânsal mühendislik” uygulamalarına milyarlarca sterlin yatırdık. Ancak son veriler, bunun son derece büyük bir yanlış teşhis olduğunu ortaya koyuyor.
Sosyolojideki “mekânsal dönüş” yaklaşımına ciddi bir darbe indiren araştırma, coğrafi bağlamın Müslümanlara yönelik tutumlardaki farklılaşmanın yüzde 1’inden bile daha azını açıkladığını gösteriyor. İster Londra‘nın kültürel çeşitliliğin son derece yoğun olduğu bir ilçesinde ister Cornwall’ın ücra bir köyünde yaşayın, medya tarafından yeniden üretilen klişelerle ve güvenlik odaklı siyasi söylemlerle kirletilmiş olan, ülkenin geneline hâkim atmosfer, yan komşunuzdan çok daha büyük bir etkiye sahip.
“Coğrafi bağlam, tutumlardaki farklılaşmanın yüzde 1’inden daha azını açıklıyor. Bu da kentlerdeki çeşitliliğin ve kırsal bölgelerdeki toplumsal ilişki kalıplarının açıklayıcı gücünün yok denecek kadar az olduğunu gösteriyor.”
Açıkça söylemek gerekirse, yirmi yılımızı ve milyarlarca sterlini aslında var olmayan bir sorunu çözmeye çalışarak harcadık. Kent ile kır arasındaki ayrım bir efsaneden ibaret. Hoşgörü, yerel düzeyde kurulan yakın ilişkilerin doğal bir sonucu değil, ülke çapında şekillenen bir olgu.
2: Çeşitliliği Benimseyen Ama Ayrımcılık Karşısında Sessiz Kalan Çoğunluk
Sorun, ülke genelinde hâkim olan toplumsal atmosferse nüfusun yüzde 55,3’ünü oluşturan ve “pasif çoğunluk”olarak tanımlanan kesim, bu atmosferdeki kirleticileri süzemeyen bir solunum aygıtına benziyor. Britanya’daki toplumsal barışın önündeki en büyük zorluk bu grup.
Bu insanlar, ırkçı dazlaklar ya da aşırılık yanlıları değiller. Genel olarak çeşitlilikle bir sorunları yok. Çeşitlilik, onların habituslarının, yani gündelik yaşamlarının sorgulanmayan ve üzerinde düşünülmeyen arka planının bir parçası. Ancak bu hoşgörünün temelinde ilkeli bir duruş bulunmuyor. Kişisel yaşamlarında çeşitliliğe duydukları alışkanlık temelli yakınlığı kamusal dayanışmaya dönüştürecek ya da İslamofobiyi yapısal bir adaletsizlik olarak tanımalarını sağlayacak analitik araçlardan yoksunlar.
Toplumsal düzeyde ahlaki paniğin yükseldiği dönemlerde bu grup, demokrasi açısından bir tehdide dönüşüyor. Çünkü hoşgörüleri ilkesel bir kanaatten ziyade alışkanlıklara dayanıyor. Dolayısıyla Müslümanları “şüpheli bir topluluk” olarak gösteren anlatılardan kolayca etkilenebiliyorlar.
- Müdahil Olmaya Hazır Hoşgörülüler (Yüzde 17)
Genellikle daha genç ve yüksek eğitimli bireylerden oluşan bu küçük grup, olumlu tutumları ayrımcılığa müdahale etme konusunda güçlü bir isteklilikle birleştiriyor. Ayrımcılığa tanık olduklarında harekete geçmelerini sağlayan bir “bilişsel kozmopolitliğe” sahipler.
- Pasif Çoğunluk (Yüzde 55,3)
Bu grup, soyut düzeyde çeşitlilikten rahatsızlık duymuyor. Ancak “İlkeli Eylem” konusunda son derece düşük puanlar alıyor. Anketlerde eşitliği destekledikleri hâlde sokakta sessiz kalan “soyut liberaller” bunlar. İslamofobinin münferit kötü niyetli davranışlardan ibaret olmadığını, sistematik bir sorun olduğunu kavramalarını sağlayacak düşünsel çerçevelerden yoksunlar.
3: Eğitim Düzeyi, İslamofobiye Karşı Tutumlarda Belirleyici Rol Oynuyor
Hoşgörüyü belirleyen coğrafya değilse nedir? Bu sorunun cevabı “eğitimsel kozmopolitlik” kavramında yatıyor. Araştırma, ilkeli davranışların gelişmesinde temel belirleyicinin yükseköğrenim olduğunu doğruluyor. Üniversite diplomasına sahip olmak, hem olumlu tutumlarda hem de başkalarını savunma istekliliğinde 7 ila 10 yüzde puanlık bir artış sağlıyor.
Üniversiteler birer “hoşgörü fabrikası” işlevi görüyor. Ancak bunun nedeni, insanlara yalnızca başkalarına karşı iyi davranmayı “öğretmeleri” değil. Üniversiteler, ülke çapında yaygınlaşmış korku anlatılarını çözümleyip sorgulayabilmek için gerekli bilişsel alışkanlıkları kazandırıyor. Bu alışkanlıklar şunları içeriyor:
- Yapısal eşitsizliği tanıyabilmek: Ayrımcılığı bir dizi talihsiz olay olarak değil, sistematik bir yapının ürünü olarak görebilme becerisi.
- Özcü kategorileri sorgulayıp çözümleyebilmek: 1,8 milyar insanı tek ve homojen bir topluluk olarak ele alan “medeniyetler çatışması” mantığının ötesine geçebilmek.
- Epistemik düşünümsellik: Kişinin kendi içgüdüsel tepkilerini ve sorgulamadan benimsediği tercihlerini eleştirel biçimde değerlendirebilme kapasitesi.
4. Entegrasyon Çabasını Müslümanlar Gösteriyor: Peki Ya Çoğunluk?
Britanya’daki kamusal tartışmalar, Müslümanların “kendi kendilerini toplumdan ayrıştırdıkları” yönündeki kalıplaşmış anlatının etkisinden kurtulamıyor. Oysa 2025 verileri, bu konudaki ispat yükünü tersine çeviren “güçlü bir asimetri”ortaya koyuyor.
Araştırmada, yaş, eğitim düzeyi ve yaşanılan bölge bakımından benzer bireyleri karşılaştırmaya imkân tanıyan “Eğilim Puanı Eşleştirmesi” (Propensity Score Matching) yöntemi kullanıldı. Bulgular, Britanyalı Müslümanların entegrasyona yönelik açıklıklarının ve olumlu tutumlarının, çoğunluk toplumunun onlara yönelik tutumlarından belirgin biçimde daha yüksek olduğunu gösterdi.
Bu durum, son derece yıpratıcı bir “entegrasyon paradoksu” yaratıyor. Toplumsal barışı korumak ve farklı kesimler arasındaki ilişkileri sürdürmek için gereken duygusal ve bilişsel emeği içeren entegrasyon çabasını, orantısız biçimde azınlık üstleniyor.
Müslümanlar sivil katılımın normlarını içselleştirmiş durumdalar. Buna karşın kendilerine yönelik tutumları, Müslümanların çoğunluk toplumuna yönelik tutumlarından belirgin ölçüde daha olumsuz olan bir çoğunlukla karşı karşıya kalıyorlar. Başka bir deyişle, azınlıktan, çoğunluğun kendisine karşı kararsız ve mesafeli olduğu bir ortama entegre olmasını istiyoruz. Böyle bir ortamda “ait olmanın” gerektirdiği duygusal emek, yalnızca tek tarafın üstlendiği bir yük hâline geliyor.
5. Eğitim ve Mesleki Başarı Müslümanları Ayrımcılıktan Korumuyor
Araştırmanın belki de en düşündürücü bulgusu, Britanyalı Müslümanlar açısından mesleki başarının, zenginliğin ya da seçkin bir eğitim almış olmanın önyargılara karşı hiçbir koruma sağlamaması.
Toplumdaki çoğu grupta ayrımcılığın farkına varma düzeyi, toplumsal sınıfa göre değişiklik gösteriyor. Ancak Müslümanlar söz konusu olduğunda durum böyle değil. Sosyolojide bu olgu, diğer bütün başarıların ve kimliklerin önüne geçen bir etiket anlamına gelen “Baskın Statü” (Master Status) kavramıyla açıklanıyor.
İster Cambridge Üniversitesinde eğitim görmüş bir profesyonelden ister işçi sınıfından genç birinden söz edelim, “sürekli güvenlik şüphesinin hedefi olma” deneyimi dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.
İslamofobi ülke çapında şekillenen bir olgu olduğu için özgeçmişinizde ne yazdığıyla ilgilenmiyor. Havaalanında ya da iş piyasasında bir doktora da bir kuryeye de aynı düzeyde şüpheyle yaklaşıyor.
Bu ortak dışlanma deneyimi, Müslümanların daha fazla “başarı elde ederek” entegrasyon yükünü ortadan kaldıramayacağını kanıtlıyor. Çünkü karşılarında, çoğunluk tarafından örülmüş ve bireysel başarıyla aşılamayacak bir duvar bulunuyor.
Sonuç: İslamofobi ile Mücadele İçin Mahalleleri Değil, Zihniyetleri Değiştirmeli
İslamofobi ülke çapında üretilen ve yeniden şekillenen bir olguysa “mekânsal mühendislik” politikamız çıkmaz bir sokaktan ibaret. İnsanları konut yerleşimlerinin haritaları üzerinde satranç taşları gibi bir yerden başka bir yere taşıyarak sorunu çözmeye çalışmaktan vazgeçmeliyiz.
Bunun yerine, Pasif çoğunluğun bilişsel yetersizliklerini gidermeyi amaçlayan ülke çapında bir eğitim müfredatına yönelmeliyiz. Eleştirel düşünme becerilerine dayanmayan hoşgörü, yalnızca iyi günlerde yanımızda olan bir dosta benzer. Ortalık sakinken varlığını sürdürür, ancak bir sonraki güvenlik krizinde ya da popülist yükseliş dalgasında buharlaşıp kaybolur.
Toplumun yüzde 55’i çeşitlilikle bir sorun yaşamıyor ama onu savunmaya da yanaşmıyorsa bir sonraki kriz sırasında toplumsal barışımız ne kadar sağlam kalabilir?
Pasif çoğunluğa, çeşitliliğe yönelik ılımlı tutumlarıyla örtüşen ilkesel bir kararlılık kazandırmadığımız sürece Birleşik Krallık’ın çok kültürlü toplumsal düzeni, kum zemin üzerine inşa edilmiş bir ev olarak kalmaya devam edecek.
NOT: Bu yazının “Beyond the Neighborhood: 5 Surprising Truths About Islamophobia in Modern Britain” başlıklı İngilizce aslı, Prof. Tahir Abbas’ın şahsi internet sitesinde yayımlanmış ve yazarın onayıyla tercüme edilmiştir.







