Staatsräson

Almanya’da Antisemitizm Davaları, Yargının Tarafsızlığı İlkesini Sınıyor

Almanya’da antisemitizmle ilgili yargı kararları, gerçekten Yahudi yaşamını korumayı mı amaçlıyor; yoksa bu davalar, Almanya’nın ulusal kimlik inşasında sembolik sınırların çizildiği bir alana mı dönüşüyor? Üç güncel dava, bu soruyu hukuki pratik üzerinden tartışmaya açıyor.

Almanya’da Antisemitizm Davaları, Yargının Tarafsızlığı İlkesini Sınıyor
Fotoğraf: Redaktion93 - Shutterstock.

Almanya’da antisemitik vakalar 7 Ekim 2023’ten bu yana keskin bir artış göstermiş; bu durum mahkemeler, kamu otoriteleri, işverenler ve üniversiteler üzerinde, demokratik tartışmanın nerede bittiği ve hukuka aykırı ayrımcılığın nerede başladığını belirleme konusunda baskıyı artırmıştır. Bu olayların önemli bir kısmı yasal eşiğe ulaşmasa da, mahkemeler giderek daha sık şekilde tartışmalı ifade biçimlerinin, davranışların ya da aidiyetlerin hukuken anlamlı bir antisemitizm teşkil edip etmediğine karar vermek zorunda kalmaktadır. Toplumsal anlam, siyasal sembolizm ve niyetin derin biçimde tartışmalı olduğu durumlarda dahi, mahkemeler bu kararları “hukuka uygun veya aykırı”, “izin verilebilir veya yaptırıma tabi” gibi kesin ve ikili terimlerle vermek zorundadır.

Sorun, normatif bir taahhüt eksikliğinden kaynaklanmamaktadır. Almanya’da, İsrail ile ilgili biçimleri de dahil olmak üzere, antisemitizme karşı çıkılması gerektiği konusunda geniş bir siyasi mutabakat mevcuttur. Ancak, İsrail’e yönelik meşru siyasi eleştiri ile İsrail odaklı antisemitizmi birbirinden ayırma çabası derin bir ihtilaf alanı olmaya devam etmektedir. Bu gerilim daha köklü bir sorunu açığa çıkarmaktadır: Günümüz antisemitizmi; ifade özgürlüğü, sadakat veya kamu düzenini düzenlemek için tasarlanmış mevcut yasal kategorilerle tam olarak örtüşmemektedir, bu da mahkemeleri, antisemitizmi doğrudan değil, dolaylı hukuk araçları üzerinden ele almaya zorlamaktadır.

Bu nedenle mahkemeler, antisemitizmle genellikle dolaylı yollardan karşılaşmakta; onu orantılılık (İng. “proportionality“), tarafsızlık (İng. “neutrality“), anayasal sadakat (İng. “constitutional loyalty“) veya kamu güvenliği (İng. “public security”) gibi, aslında birincil odağı antisemitizm olmayan hukuk kavramları üzerinden ele almaktadır; yani antisemitizmi doğrudan tanımlayan normlar yerine, başka amaçlar için geliştirilmiş doktrinler aracılığıyla.

Bu yazı, Alman mahkemelerinin söz konusu gerilimle nasıl başa çıktığını, iş hukuku, vatandaşlık hukuku ve kamu hizmeti hukuku olmak üzere üç farklı hukuk alanından seçilmiş üç güncel dava üzerinden inceliyor. Davalar, antisemitizmin hukuki pratikte nasıl ortaya çıktığını -ya da görünmez kaldığını- inceleyen karşılaştırmalı bir araştırma projesi olan Seeing Antisemitism Through Law (SATL) (Tr. “Hukuk Aracılığıyla Antisemitizme Bakmak”) veritabanından alınmıştır. 1945’ten bu yana binden fazla davayı içeren yeni geliştirilmiş bir veri tabanına dayanan bu proje, münferit yargı kararlarının tekil tartışmalar olarak değil, daha geniş hukuki ve siyasal baskıların kesiştiği alanlar olarak okunmasına imkân tanımaktadır.

Analiz, yöntemsel bir ihtiyatla ilerlemektedir: Üç vaka, ne yargı davranışına dair genel bir iddiayı desteklemek için ne de korunan gruplar arasında nedensel bir hiyerarşi kurmak için yeterlidir. Bu vakalar daha ziyade; antisemitizmin farklı doktrinel alanlarda nasıl hukuksallaştırıldığını (veya yer değiştirdiğini) ve hukuki sonuçların kurumsal bağlama, konuşmacının hukuki statüsüne ve mahkemelerin başvurabildiği normatif kelime dağarcığına göre nasıl değiştiğini aydınlatabilirler.

Ele alınan üç vaka, ortak bir hipotezi desteklemektedir: Günümüz Alman mahkemeleri, antisemitizmi tutarlı veya yeknesak bir hukuk dili üzerinden değil; orantılılık, tarafsızlık, sadakat ve devlet aklı (“Staatsräson”) gibi değişken doktrinel araçlar aracılığıyla ele almaktadır. Bu araçların uygulanması, antisemitik ifadenin içeriğinden ziyade, davanın hangi hukuk alanında ve hangi kurumsal mecrada görüldüğüne bağlıdır. Bu durum sadece doktrinel bir istikrarsızlığa yol açmakla kalmaz, aynı zamanda daha derin bir yapısal asimetriyi (yani taraflar arasında kalıcı ve sistematik bir dengesizliği) de ortaya çıkarır: Yahudilerin bakış açıları ve deneyimleri hukuki değerlendirmelerde nadiren belirleyici referans noktası olmaktadır. Bunun yerine antisemitizm, Yahudi olmayan (ancak aynı zamanda Müslüman da olmayan) çoğunluğun hakları, yükümlülükleri ve statüsüne odaklanan kavramlar aracılığıyla ele alınmakta; bu çoğunluk konumu Alman hukuki muhakemede temel ölçütü olmayı devam etmektedir.

Sonuç olarak, Alman anayasa doktrini, Hristiyan-seküler normları standart olarak varsaymaktadır. Bu sekülerlik biçimi, tarihsel olarak Hristiyan teolojisi tarafından şekillendirilmiş olup, Yahudileri, Müslümanları ve diğer azınlıkları hukuken ancak birer “istisna” olarak tanımlanabilir kılmaktadır. Ortaya çıkan tablo; Yahudi deneyimini merkeze almadan antisemitizmi düzenlemeye çalışan bir yaklaşımdır. Bu da yoğun siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın yaşandığı bir dönemde hukukun hem kapsamını hem de sınırlarını gözler önüne sermektedir.

Weimar’dan Günümüze: Alman Hukuku Açısından Antisemitizmin İkircikli Yapısı

Sıkı yasal ikilikleri sarsan “gri alan” gerilimleri yeni olmadığı gibi, bu gerilimlerin antisemitizmle iç içe geçmiş olması da yeni bir durum değildir. Bu gerilim, Alman hukuk tarihinde yeni değildir. Hukuki muhakeme ile siyasi iktidar arasındaki istikrarsız sınır, Hans Kelsen, Herman Heller ve Carl Schmitt arasındaki anayasal tartışmaların siyasi kriz ve üstü kapalı antisemitizm gölgesinde yürütüldüğü Weimar Cumhuriyeti’nde zaten görünür hâldeydi; bu durumun en bariz örneği, Schmitt’in “Yahudi Kelsen”e yönelik saldırılarıdır. Bu dönem, hukuk teorisinin hiçbir zaman saf doktrinel bir alan olmadığını; aksine kimlik, bağlam ve siyasi projeksiyonlar tarafından şekillendirildiğini göstermektedir.

Günümüzde “Siyonist” ya da “otoriter Yahudi” figürlerinin faşist olarak sunulduğu tartışmalar, bu eski kalıpların biçim değiştirmiş yansımalarıdır. Sorun, otoriter ya da faşizan eğilimlerin -Yahudiler veya Siyonist hareketler dâhil olmak üzere- var olduğu yerlerde eleştirel biçimde teşhis edilmesi değildir. Asıl sorun, Yahudilerin ve Siyonistlerin, başka yerlerdeki benzer etno-milliyetçi ya da otoriter hareketlerden ayrıştırılarak, kendine özgü bir “faşizm” kategorisi olarak sembolik bir istisnaya dönüştürülmesidir. Bu yaklaşım, faşizmi Almanya’nın en eski azınlıklarından birine yansıtarak tarihsel sorumluluğu başka yere kaydırırken, yapısal olarak benzer otoriterlik biçimlerinin daha az sorgulanmasına yol açmaktadır.

Aynı zamanda Müslümanlar ve Araplar da bu dinamiklerin içine ikircikli bir şekilde çekilmektedir: Bağlama göre, ya Yahudileri tehlikeye atanlar ya da yeni kurgulanan “Yahudi faşistlerinden” korunması gerekenler olarak sunulmaktadırlar. Bu arka plan, güncel antisemitizmin neden hukuki kategorileri sık sık aştığını ve mahkemelerin -sadece teorinin değil- bu ikircikli durumların müzakere edildiği temel alanlar hâline geldiğini açıklamaya yardımcı olur. Tıpkı Oliver Wendell Holmes’un 1881’de ifade ettiği gibi: “Hukukun yaşamı mantık değil, deneyim olmuştur.

Üç Dava: Alman Hukuku Antisemitizm Hakkında Bize Ne Gösteriyor?

Aşağıda ele alınan üç dava, antisemitizm iddialarının Alman hukukunun farklı doktrinel alanlarında nasıl ele alındığını göstermektedir. Bu vakalar kapsamlı bir döküm sunmaktan ziyade; orantılılık ile toplumsal infial, siyasi taahhüt ile yasal yükümlülük ve kişisel ifade ile anayasal sadakat arasındaki belirli hukuki gerilimleri görünür kılmaktadır. Böylece antisemitizmin yargısal muhakemede nasıl farklı şekillerde adlandırıldığını, ertelendiğini veya yer değiştirdiğini göstermektedir.

El Ghazi Kararı: Sadakat, Orantılılık ve İşveren Tarafsızlığı

12 Kasım 2025 tarihinde Rheinland-Pfalz Eyalet İş Mahkemesi, 1. FSV Mainz 05 kulübünün yaptığı istinaf başvurusunu reddederek, Mainz İş Mahkemesi’nin Haziran 2024’te Anwar El Ghazi lehine verdiği kararı onadı. Kulüp, El Ghazi’nin 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırılarının ardından Instagram’da paylaştığı ve aralarında, “Nehirden denize, özgür Filistin” sloganının da yer aldığı Filistin yanlısı gönderiler nedeniyle oyuncunun sözleşmesini feshetmişti. Mainz 05, bu paylaşımların sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiğini ve antisemitik kalıpları yeniden ürettiğini ileri sürmüştü.

İş mahkemeleri ise kamusal tartışma ile iş akdinin feshi için gereken hukuki eşikler arasında net bir ayrım yaptı. İşveren tarafsızlığı (“Arbeitgeberneutralität”) ilkesine dayanan mahkeme, bir işverenin, sırf çalışanının siyasi görüşleri kurumun kamuoyuna deklare ettiği değerlerle çatışıyor diye iş akdini feshedemeyeceğini vurguladı.

Davanın iki yönü özellikle dikkat çekici:

İlk olarak, mahkeme “Nehirden denize” sloganının kullanılmasını, tek başına fesih için yeterli bir gerekçe olarak değerlendirmedi. Ayrıca, çalışanın daha sonraki bir sosyal medya paylaşımını da bu sloganın yeniden teyidi olarak yorumlamadı. Hüküm, ifadenin içeriğine ilişkin bir değerlendirmeden ziyade orantılılık ilkesine dayandırıldı. Mahkeme, işverenin kaygılarının meşru olduğu varsayılsa dahi, uyarının daha hafif ve bu nedenle hukuken zorunlu bir araç olduğunu; doğrudan fesih yoluna gidilmesinin orantısız (“unverhältnismäßig”) olduğuna hükmetti.

Burada ayrıca şunu not etmek gerekir ki, diğer Alman mahkemeleri aynı sloganı farklı hukuki bağlamlarda ele almış ve bağlama göre farklı değerlendirmelere ulaşmıştır. Örneğin Ağustos 2024’te Berlin Tiergarten Bölge Mahkemesi, bu sloganı atan bir aktivisti mahkûm ederek para cezasına çarptırmış; söz konusu bağlamda ifadenin İsrail’in var olma hakkını inkâr ettiği sonucuna varmıştır. Kısa süre sonra Düsseldorf İdare Mahkemesi, gösterilerde sloganın kullanılmasına yönelik polis yasaklarını önleyici güvenlik tedbirleri olarak onamıştır. Buna karşılık Duisburg Bölge Mahkemesi Mayıs 2025’te bir sanık hakkında beraat kararı vermiştir. Bu kararlar birlikte değerlendirildiğinde, sloganın Alman hukukunda tek ve yeknesak bir hukuki nitelendirmesinin bulunmadığı; aksine hukuki anlamının niyet, bağlam ve ilgili kurumsal ya da düzenleyici çerçeveye göre değiştiği görülmektedir.

İkinci olarak mahkeme, kurumsal değer taahhütlerinin hukuken belirleyici olmasını reddetmiştir. Kulübün IHRA (“Uluslararası Holokost Anma İttifakı”) antisemitizm tanımını benimsemiş olması, Alman Medeni Kanunu’nda 626. maddesinde (§ 626 BGB) öngörülen yasal koşulların yerine geçemez. Ayrıca, “yoğun kamuoyu eleştirisi” de eksik olan hukuki eşiği telafi edememiştir: Mahkemeye göre “ciddi boyutta kamuoyu eleştirisi”, tek başına işten çıkarma için haklı neden teşkil etmedi.

Bu vaka; antisemitizmin kamusal alanda tartışıldığı ahlaki/siyasi dil ile mahkemelerin uymak zorunda olduğu doktrinel kısıtlamalar arasındaki gerilimi somutlaştırmaktadır. Kurumlar kendilerini geniş normatif çerçevelere bağlasalar da, iş hukuku; orantılılık, niyet ve dar tanımlanmış hukuki eşiklere bağlı kalmaya devam etmektedir.

Asimetrik İnceleme: Regensburg ve Sadakatin Hukukileştirilmesi

Regensburg İdare Mahkemesi (RO 9 K 24.782) kararında, Bavyera İdare Mahkemesi, İsrail’in varlığını tanımayı reddeden (“İsrail diye bir yer yok. Yahudiler var ama bir ülke olarak İsrail yok.”) bir başvuru sahibinin vatandaşlık talebinin reddedilmesini onadı. Mahkeme, bu tutumun Almanya’nın reforme edilen Vatandaşlık Kanunu’nda da atıfta bulunulan, İsrail’e yönelik “özel tarihsel sorumluluğu” ile bağdaşmadığına hükmetti.

Bu kararı dikkate değer kılan unsur, Staatsräson (“Devlet Aklı”) kavramının işleme konulma biçimidir. Staatsräson, tarihsel kökenleri Soğuk Savaş diplomasisine dayanan ve daha sonra Merkel’in 2008’deki Knesset konuşmasıyla sembolik olarak yüceltilen siyasi bir doktrindir; İsrail’e yönelik bir devlet taahhüdünü ifade eder ancak yerleşik bir anayasal temele dayanmaz. Buna karşılık, ayrımcılık karşıtı normlar, uygulanabilir anayasal ve ulusüstü güvencelere dayanır.

Christoph Schuch’un da belirttiği üzere, Alman Anayasası (“Grundgesetz”) antisemitizmi dolaylı fakat güçlü biçimde reddeden anayasal bir yapı içerir; bu yapı, Yahudilerin Almanya’daki onurunu ya da eşit yurttaşlık statüsünü zedeleyen İsrail’le ilişkili antisemitizm biçimlerini de kapsar. Başka bir ifadeyle, antisemitizmle mücadele anayasal olarak sağlam bir zemine sahiptir: Onur ve eşitlik haklarına dayanır ve kapsamı tartışmalı olsa bile, antisemitik ayrımcılığı dolaylı fakat etkili biçimde yasaklar. Staatsräson bu yapıyı tamamlayabilir; ancak hukuki sonuçları özünde belirsiz olan -ve muhtemelen böyle de kalması gereken- siyasal bir taahhüt olarak varlığını sürdürür.

Staatsräson’un ahlaki-siyasal bir doktrin olarak varlığı ile ayrımcılık karşıtlığının anayasal bir yükümlülük olması ilke olarak birbiriyle çelişmez. Ancak pratikte bu iki yaklaşımın uzlaştırılması, sıklıkla azınlık gruplarını birbirine karşı konumlandıran bir dinamik üretir. Bu dinamik, siyasal çatışmayı devletten uzaklaştırıp azınlıklar arası rekabete yönlendirir ve nihayetinde liberal düzenin istikrarına hizmet eder. Regensburg kararı bu gerilimi açık biçimde ortaya koymaktadır. Başvurucuya vatandaşlık, antisemitik bir fiili nedeniyle değil; siyasal görüşünün devletin İsrail’e atfettiği sorumlulukla bağdaşmadığı gerekçesiyle verilmemiştir. Bu durum, vatandaşlığa kabul sürecinin ideolojik bir onay testine dönüşmesi riskini doğurur; üstelik ölçütler siyasal olarak tanımlanmakta ve eşit olmayan biçimde uygulanabilmektedir. Böyle bir yaklaşım, özellikle Orta Doğulu ya da Müslüman olarak ırksallaştırılan başvurucuları orantısız biçimde etkileyebilir; zira bu grupların “şüpheli” siyasal görüşlere sahip olduğu varsayımı, diğer başvuruculara kıyasla daha kolay yapılmaktadır.

Bununla birlikte, bu mantık Almanya’ya özgü değildir. Fransa, valeurs de la République’e bağlılığı şart koşmakta ve laiklik (Fr. “laïcite”) ile bağdaşmadığı düşünülen siyasal ya da dinsel görüşler nedeniyle vatandaşlık başvurularını reddedebilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise sadakat yemini ve “iyi ahlaki karakter” şartı, uzun süredir baskın anayasal anlatıların dışında kalan inançlara sahip başvurucuları dışlamak için kullanılagelmiştir. Bu bağlamda Regensburg kararı, vatandaşlığın yalnızca hukuki bir statü olmaktan öteye geçerek, siyasal aidiyetin sınırlarını tanımlayan ve uygulayan bir araç hâline geldiği daha geniş bir uluslararası örüntü içinde yer almaktadır.

Münih: Antisemitizm, Anayasal Sadakat (“Verfassungstreue”) ve Özel Alanın Sınırları

Şubat 2025’te Bavyera Yüksek İdare Mahkemesi tarafından karara bağlanan üçüncü vaka, zıt bir dinamiği ortaya koymaktadır. Bu dava, Yahudi toplumunun uzun süreli lideri Charlotte Knobloch’un korumalığını yapmış olan bir polis memuru hakkındaki disiplin soruşturmasıyla ilgilidir. Memurun 2014-2020 yılları arasında WhatsApp üzerinden; “SH” ve “HH” kodlarını içeren mesajlar, Hitler’i taklit eden bir ses dosyası ve Knobloch’un “gazla öldürülmesi” (“vergast) gerektiğini imâ eden bir yorum paylaştığı tespit edilmiştir. Mahkeme bu ifadeleri, mizah sınırlarının ötesinde, “köklü bir antisemitik ve aşağılayıcı tutumun” göstergesi olarak tanımlamıştır.

Bu tespitlere rağmen mahkeme, memurun 2013 yılından bu yana sahip olduğu ömür boyu memur statüsünde ( “Beamtenstatus”) görev yapan bir polisinin, Kamu Görevlileri Yasası’nın (BeamtStG § 33, fıkra 1, cümle 3) öngördüğü anayasal sadakat yükümlülüğünü (“Verfassungstreue) ihlal etmediğine hükmetmiştir. Kararın temelinde iki gerekçe yer almaktadır. İlk olarak, söz konusu mesajların mahkeme tarafından ifade özgürlüğü (Anayasanın 5. maddesi) ile kişilik ve özel hayatın korunması hakkı (Anayasanın 2.maddesi (1) ile 1. maddesi (1)) kapsamında değerlendirilen “özel iletişim alanı” içinde kaldığı kabul edilmiştir. İkinci olarak, ifadelerin “içerik itibarıyla nesnel olarak anayasa karşıtı” olduğu tespit edilmekle birlikte, mahkemeye göre bunlar özgür demokratik temel düzeni terk etmeye yönelik açık ve belirgin bir iradeyi ortaya koymamaktadır. Bu nedenle anayasal sadakatsizlik için gereken eşik aşılmış sayılmamıştır. Sonuç olarak polis memuru görevden alınmamış, yalnızca rütbe düşürme cezası uygulanmıştır.

Bu vaka yapısal bir gerilimi gün yüzüne çıkarmaktadır: Kamu görevlilerinin, özellikle de hassas grupları korumakla görevli olanların, artırılmış sadakat yükümlülükleri vardır. Ancak; mahremiyet, gizlilik ve dar yorumlanan anayasal eşik doktrinleri, en açık antisemitik söylemleri bile en ağır disiplin sonuçlarından koruyabilmektedir. Karar şunu göstermektedir: Antisemitizm “özel alana” indirgendiğinde, devletin antisemitizmle mücadele ve Yahudi cemaati yaşamını koruma yönündeki geniş taahhütleri, daha kısıtlayıcı bir doktrinel çerçevenin gerisinde kalabilmektedir. Bu durum, anayasal sadakatin nereye kadar uzanabileceği ve nihayetinde neyi korumak için tasarlandığı konusunda zor soruları beraberinde getirmektedir.

Alman Hukukunda Antisemitizmin Kırılgan Grameri

Esas analize geçmeden önce; iş hukuku (“Arbeitsrecht), kamu hizmeti hukuku (“Beamtenrecht) ve vatandaşlık hukuku ( “Staatsangehörigkeitsrecht) doktrin yapılarının; yasal temelleri, amaçları ve işleyiş mekanizmaları açısından birbirinden önemli ölçüde ayrıldığını tekrar belirtmek gerekir. Bu farklılıklar, her bir alanın uyguladığı standartları ve ispat mantığını kaçınılmaz olarak şekillendirir. Bu çekinceyi akılda tutarak; aşağıdaki tartışma doktrinleri kıyaslamak yerine, vakaları hukuki aidiyet, devlet gücü ve korunan statülerin sınırları sorularını ele alış biçimleri bakımından analitik olarak karşılaştırılabilir kabul ederek ilerlemektedir.

Vakalar sondan başa doğru okunduğunda, içsel istikrarsızlıkları daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Münih vakasında antisemitizm son derece açık ve nettir; ancak mahkeme, memurun görev dışındaki mahremiyet hakları ile koruduğu kişi olan Knobloch’un güvenliği arasında dar kapsamlı bir dengeleme yapmıştır. Staatsräson tamamen yok olmamıştır ama geri plana itilmiştir: Mahkemenin “hür demokratik temel düzen” (“freiheitlich-demokratische Grundordnung”) okuması; antisemitizm karşıtlığına veya ırkçılık karşıtlığına anayasal birer taahhüt olarak yer bırakmamıştır. Aksine, anayasal sadakat kavramı en zayıf formuna indirgenmiş; devletin Yahudi yaşamıyla olan ilişkisine retorik olarak atfettiği koruyucu hedeflerden arındırılmıştır.

Regensburg vakası ise bunun tam tersi bir yapı sunmaktadır: Antisemitizmin hukuki bir kategori olarak hiç yer almadığı bu noktada, vaka dolaylı olarak tamamen onun etrafında şekillenmiştir. Filistinli başvuru sahibinin vatandaşlığı, kişisel kanaatleri Almanya’nın İsrail’e karşı üstlendiği özel sorumlulukla örtüşmediği için reddedilmiştir. Burada Staatsräson, tüm hükmü çerçeveleyen temel unsur olmuştur.

Bu vakalar, Mainz vakasıyla birlikte okunduğunda farklı bir örüntü ortaya çıkmaktadır. Fas asıllı bir Hollanda vatandaşı olan El Ghazi de Müslümandır; ancak o, hâlihazırda ekonomik olarak yerleşik ve Avrupa hukuk düzenine tam anlamıyla entegre olmuş bir öznedir. Bu kararlar, mahkemelerin orantılılık ilkesinin sunduğu tam korumayı, ekonomik olarak yerleşik ve kurumsal olarak eklemlenmiş Müslüman öznelere daha kolay sağladığını; buna karşın vatandaşlığa aday Müslümanları çok daha ağır “ideolojik güvenilirlik” testlerine tabi tuttuğunu düşündürmektedir. Bu mutlaka böyle olması gereken veya kapsamlı bir sonuç değildir; ancak vakaların sunduğu güçlü bir yorumlama olanağıdır.

Bu karşıtlık, Münih davasıyla birlikte ele alındığında daha da belirginleşmektedir. Münih davasında, beyaz, yerli ve doğuştan vatandaş olan kamu görevlisi, açık antisemitik tutumuna rağmen, en geniş yorumlayıcı hoşgörüden yararlanmıştır. Vakalar birlikte değerlendirildiğinde, basit bir ırksal ya da dinsel hiyerarşi ortaya koymamaktadır. Bunun yerine, entegrasyon düzeyi, ekonomik fayda ve kurumsal yerleşiklik tarafından şekillenen; iş hukuku, kamu hizmeti hukuku ve vatandaşlık hukuku alanlarında eşit olmayan biçimde işleyen daha katmanlı bir tabakalaşmaya işaret etmektedir.

Bununla birlikte, bu okuma teferruatlı değildir. Sapmanın bir kısmı, devrede olan anayasal çerçevelerin farklılığından da kaynaklanıyor olabilir: Münih ve Mainz davaları ifade özgürlüğü ve orantılılık ilkeleri etrafında şekillenirken; Regensburg davası, vatandaşlığa kabulü çok daha özel bir kategori olarak ele alır. Burada Staatsräson kavramı, kökenini Machiavelli’den ziyade; Giovanni Botero gibi erken dönem “devlet aklı” teorisyenlerden ve daha sonraki Alman kameralist yazarlardan alan, devletin dış politika hamlelerine daha yakın bir geleneksel/tarihsel zeminde devreye sokulmuştur. Bu doktrinel mantık kabul edilsin ya da edilmesin, kararlar arasındaki mesafeyi anlamak için bize alternatif bir yol sunmaktadır.

Yine de bu karşıtlık, kararlar arasındaki sapmayı yalnızca kısmen açıklamaktadır. Vakaları etkileyen bir başka istikrarsızlık kaynağı daha vardır: Zaman. Knobloch davası, İsrail’e yönelik artan düşmanlık ve Alman Yahudi temsilcilerine karşı yükselen tepkilerle karakterize edilen, çok daha parçalanmış bir kamusal iklimde gelişmiştir. Bu durum, söz konusu kaymaların, mahkemenin neyi hukuken ilgili saydığını şekillendirip şekillendirmediği sorusunu gündeme getirmektedir.  El Ghazi davası bu noktayı daha da keskinleştiriyor: El Ghazi, 7 Ekim’in hemen ardından İsrail’e yönelik geniş çaplı bir sempatinin hâkim olduğu haftalarda işten çıkarıldı; ancak aylar sonra, bu sempati azalmaya başladığında ve Gazze’deki yıkım tırmandığında yargılandı. Dolayısıyla, hukuk bürokrasisinin yavaş işleyişi başlı başına bir faktör hâline gelmektedir: Mahkemeler sadece doktrinler üzerinden değil, karar anına gelindiğinde bütünüyle değişmiş olabilecek siyasal atmosferler içinde hüküm vermektedir.

Birlikte okunduğunda, bu üç dava Alman hukukunda yargısal davranışlara dair kapsamlı genellemeler yapılmasına imkân vermez; zira her biri farklı doktrinel alanlarda ortaya çıkmakta ve farklı hukuki sorulara yanıt vermektedir. Bununla birlikte, bu davaların sunduğu olası bir okuma, ortaya çıkan bir örüntüye işaret etmektedir: Mahkemeler; orantılılık ve tarafsızlık ilkelerine dayanan korumaları, ekonomik olarak yerleşik ve kurumsal olarak sisteme eklemlenmiş Müslüman öznelere sunmaya daha yatkın görünürken; vatandaşlığa aday Müslümanları -özellikle vatandaşlığa kabul süreçlerinde- çok daha sıkı bir ideolojik güvenilirlik testine tabi tutmaktadır. Bu karşıtlık kesin ve nihai bir sonuç değildir; ancak hukuki bağlamın ve kurumsal konumun, antisemitizmin yargısal muhakemede nasıl görünür hâle geldiğini ve ne tür sonuçlar doğurduğunu belirgin biçimde etkilediğini göstermektedir.

Katmanlaşmış özneler, dalgalı siyasal iklimler ve farklılaşan hukuki kategorilerden oluşan bu değişken arka plan karşısında, kaçınılmaz bir soru ortaya çıkmaktadır: Tüm bu yargı kararlarının ne kadarı gerçekten Yahudileri veya İsraillileri (ve dolaylı olarak davaları bu mantığa dahil edilen Arap ve Müslümanları) korumayı hedeflemektedir? Ne kadarı ise onları yalnızca Almanya’nın süregiden ulusal öz-tanımlama projesinde sembolik birer dayanak noktası olarak kullanmaktadır? Yanıt sarsıcıdır. Antisemitizme verilen hukuki tepkiler, çoğu zaman Yahudi yaşamları ya da Orta Doğu hakkında olmaktan ziyade, bizzat Almanya’nın kendisi hakkında daha çok şey açığa çıkarmaktadır. Bu asimetri yalnızca rahatsız edici değil, aynı zamanda tehlikelidir; zira Almanya’nın hem içinde hem de dışında yaşayan Yahudilerin ve diğer azınlıkların varlığını, deneyimini ve özne olma kapasitesini (İng. “agency) arka plana itmektedir.

NOT: Bu yazı, Verfassungsblog tarafından yayımlanan “Antisemitism on Trial German Courts in a Polarized Era” başlıklı makalenin tercümesidir. Orijinal içerik Verfassungsblog tarafından sağlanmıştır ve Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında burada yayımlanmaktadır.

Dr. Reut Yael Paz

Dr. Reut Yael Paz; uluslararası hukuk, Avrupa hukuku, uluslararası ilişkiler ve hukuk tarihi alanlarında uzmanlaşmış İsrailli bir akademisyendir. Lisans, yüksek lisans ve hukuk yüksek lisansı (LLM) derecelerini Helsinki Üniversitesi’nde tamamlamış; doktora derecesini ise Berlin’deki Humboldt Üniversitesi ile iş birliği içinde Bar-Ilan Üniversitesi’nde almıştır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler