B’Tselem: “İsrail Hapishanelerindeki İşkence Gizlenmiyor, Aksine Sergileniyor ve Normalleştiriliyor”
İnsan hakları örgütü B’Tselem’in son raporuna göre İsrail hapishane ve gözaltı merkezlerinde en az 84 Filistinli yaşamını yitirdi; tutuklular işkence, cinsel şiddet, aç bırakma ve tıbbi bakımın reddi gibi uygulamalara sistematik biçimde maruz kaldı.
İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem, Ocak 2026’da yayımladığı kapsamlı raporunda, İsrail hapishane ve gözaltı sisteminin Filistinli tutuklular açısından istisnai ihlallerin ötesine geçerek sistematik ve kurumsallaşmış bir işkence rejimi hâline geldiğini ortaya koydu. “Cehennemde Yaşamak: İşkence Kamplarına Dönüşen İsrail Hapishane Sistemi” başlıklı rapor, askerî ve sivil cezaevleri ile geçici gözaltı merkezlerinin, Filistinlilerin sistematik biçimde insanlıktan çıkarıldığı ve ağır fiziksel-psikolojik şiddete maruz bırakıldığı bir “işkence kampları ağı” olarak işlediğini savunuyor.
B’Tselem, bu dönüşümün rastlantısal olmadığını, özellikle 7 Ekim 2023’ten sonra hız kazanan ve devlet politikasıyla uyumlu biçimde derinleşen bir sürecin sonucu olduğunu vurguluyor. Rapora göre İsrail’in Gazze’de yürüttüğü yıkıcı askeri operasyonlar ile Batı Şeria ve İsrail içindeki hapishane rejimi, aynı ideolojik ve siyasal sürekliliğin parçası olarak ele alınmalı. Bu rapor, B’Tselem’in Ağustos 2024’te yayımladığı ve 7 Ekim 2023 sonrasında işkence gören 55 Filistinli mahkûmun tanıklıklarına dayanan önceki çalışmasının devamı niteliğinde.”
Hapishanedeki Ölümler ve Delillerin Karartıldığı İddiası
Rapora göre 7 Ekim 2023’ten 2025 sonuna kadar İsrail gözetiminde kimliği tespit edilebilen en az 84 Filistinli hayatını kaybetti. Bu ölümler arasında bir çocuk da bulunuyor. B’Tselem, kimliği açıklanmayan tutuklular ve akıbeti bilinmeyen yüzlerce Gazzeli dikkate alındığında gerçek sayının daha yüksek olabileceğini vurguluyor.
Ölümlerin ortak noktası ise rapora göre işkence, ağır kötü muamele ve tıbbi bakımın bilinçli olarak reddedilmesi. Gazze’den tutuklanan ve serbest bırakıldıktan sonra konuşan bir eski mahkûm, raporda şu ifadeleri kullanıyor: “İnsanlar hücrelerde yavaş yavaş ölüyordu. Yaralıydılar, enfeksiyon kapmışlardı ama doktora çıkarılmıyorlardı. Ölünce de kimse ne olduğunu sormuyordu.”
B’Tselem, cenazelerin ailelere teslim edilmemesini ve bağımsız otopsilerin engellenmesini, ‘cezasızlık rejiminin’ temel unsurlarından biri olan sistematik bir delil karartma pratiği olarak tanımlıyor.
Sistematik Bir İşkence Yöntemi Olarak Cinsel Şiddet
Raporda en geniş ve en ağır başlıklardan biri, cinsel şiddetin sistematik bir işkence yöntemi olarak kullanılması. B’Tselem, farklı hapishane ve gözaltı merkezlerinden gelen ifadelerin, cinsel şiddetin münferit vakalar değil, tekrarlayan ve standartlaşmış bir işkence yöntemi olduğunu gösterdiğini belirtiyor.
Gazze’den tutuklanan 41 yaşındaki Tamer Qarmut’un ifadesi raporda şöyle aktarılıyor: “İşkence sırasında askerlerden biri bana tecavüz etti. Anüsümün içine tahta bir sopa soktu, bir dakika kadar orada bıraktı. Çıkardıktan sonra daha sert biçimde tekrar itti. Çığlık attım. Sonra sopayı ağzıma sokup yalamaya zorladı.”
Batı Şeria’dan 46 yaşındaki Sami Sa’i ise yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor: “Üç asker beni yere yatırdı. Biri sırtıma oturdu, diğeri kafamı bastırdı. Üçüncüsü anüsüme bir şey sokmaya çalıştı. Kaslarımı sıktım ama başardılar. Arkadan bir sıvı döktüler. Ne olduğunu bilmiyorum. Güldüler.”
35 yaşındaki bir başka eski tutuklu Ibrahim Fuda, hapishanede maruz kaldıkları cinsel saldırının sonuçlarını şöyle aktarıyor: “Bazı mahkûmlar saldırıdan sonra idrar yollarından ve rektumdan kanıyordu. Tedavi edilmedikleri için bazılarına amputasyon yapıldı.”
B’Tselem, bu tanıklıkların Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komite (CAT) makamına sunulan ifadeler ve uluslararası medya kuruluşlarının araştırmalarıyla da örtüştüğünü vurguluyor.
“Disco Room”: İşkencenin Rutine Dönüştüğü Sorgulama Odası
Raporda, sorgu sırasında uygulanan fiziksel ve psikolojik işkencenin ayrıntılarına da yer veriliyor. Bir tutuklu, sorgu sırasında “disco room” (yüksek sesli müzik, ışık ve sürekli şiddetle yapılan sorgu odası) olarak adlandırılan odayı şöyle anlatıyor: “Altı gün boyunca neredeyse hiç su vermediler. Yüksek sesle İbranice müzik çalıyordu. Kulak zarım patladı, kulağım kanadı. Tuvalet yoktu, üzerime işedim. Vücuduma elektrik şokları verdiler.”
Raporda aktarılan bir başka tanıklıkta şu ifadeler yer alıyor: “Askerler vücudumda sigara söndürdü, üzerine asit döktüler. Sırtımı çakmakla yaktılar. Sol gözümde görme yetimi kaybettim.”
From October 2023 to December 2025, 84 Palestinians, including one minor, died in Israeli prisons. According to some reports, the full figure is higher.
Of the Palestinians known to have died in Israeli custody, 50 were from the Gaza Strip, 31 from the West Bank, and 3 citizens… pic.twitter.com/wq8RLUIOtP
— B'Tselem בצלם بتسيلم (@btselem) January 20, 2026
Mahkûmlar Aç Bırakılıyor ve Tıbbi Bakımdan Mahrum Bırakılıyor
Raporda, aç bırakma politikasının Filistinli tutuklulara yönelik bilinçli ve cezalandırıcı bir devlet uygulaması olduğu belirtiliyor. Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in, Filistinli “güvenlik mahkûmlarının” koşullarının “yasanın izin verdiği en alt seviyeye” indirileceğini açıkça ifade ettiğine dikkat çekiliyor.
Her ne kadar İsrail Yüksek Mahkemesi, gıda koşullarına ilişkin bazı itirazları kabul etmiş olsa da, rapora göre fiilî uygulamada yetersiz ve kalitesiz beslenme devam ediyor. Tutuklular, küflü ekmek, çok sınırlı porsiyonlar ve içilemeyen suya erişimle hayatta kalmaya zorlanıyor. Tamer Qarmut’un ifadesi raporda şöyle yer alıyor: “Çoğu zaman açtım. Verdikleri ekmek küflüydü. Bir keresinde hamamböcekleri olan çay getirdiler. İçmedik.”
Bir başka eski tutuklu ise susuz bırakıldığını şöyle anlatıyor: “Suyu kestiler. Çadırın brandasında biriken suyu içtik. Bazen tuvalet rezervuarından su içmek zorunda kaldık.”
Tıbbi bakımın reddi ise raporda başlı başına bir işkence yöntemi olarak tanımlanıyor. Tedavi edilmeyen yaralar, kalıcı sakatlıklar, uzuv amputasyonları ve görme kayıpları raporda ayrıntılı biçimde belgeleniyor. Sağ bacağı kesilen 45 yaşındaki diyabet hastası Jibril al-Safadi’nin ifadesi bu durumu gözler önüne seriyor: “Bacaklarımda dayanılmaz bir ağrı başladı. Bir gün kanlar içinde uyandım. Doktor bana ‘Ya ölürsün ya da iki bacağını da keseriz’ dedi. Bana bir belge uzattılar ve imzalamaya zorladılar.”
Raporda ayrıca hapishaneler genelinde yayılan uyuz (scabies) salgınına dikkat çekiliyor. Yüzlerce tutuklunun tedavi edilmediği, hastalığın bilinçli biçimde kontrol altına alınmadığı belirtiliyor. Bir avukatın aktardığına göre bu durum müvekkiliyle görüşmesine izin verilmemesine gerekçe olarak gösterilmiş: “Ziyaret etmek istediğim müvekkilimle görüştürülmedim. Gerekçe olarak ‘tüm koğuş uyuz tedavisine muhtaç’ denildi.”
İzole Edilen Mahkûmları Aileleri ve Avukatları Göremiyor
B’Tselem, Filistinli tutukluların yalnızca fiziksel şiddete değil, tam bir izolasyon rejimine maruz bırakıldığını vurguluyor. Aile ziyaretleri askıya alınmış durumda; Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin cezaevlerine erişimi büyük ölçüde engelleniyor. Avukat görüşmeleri ise “güvenlik şüphesi” gerekçesiyle sistematik biçimde kısıtlanıyor.
Raporda dikkat çekilen bir diğer unsur ise, işkence ve kötü muamelenin İsrail kamuoyundan gizlenmemesi. Aksine, bazı cezaevi bloklarının medya turlarına açıldığı ve tutukluların aşağılayıcı koşullarının siyasal propaganda malzemesi hâline getirildiği ifade ediliyor. B’Tselem’e göre bu durum, işkence rejiminin yalnızca güvenlik bürokrasisinin değil, siyasal iktidarın ve ana akım medyanın da sorumluluğunda olduğunu gösteriyor.
“İsrail Bu Uygulamaları Saklamıyor, Aksine Sergiliyor ve Normalleştiriyor”
B’Tselem, raporun sonuç bölümünde uluslararası topluma açık bir çağrıda bulunarak, İsrail’in Filistinli tutuklulara yönelik sistematik işkence ve insanlık dışı muamele politikası karşısında sessiz kalınmasının bu rejimi güçlendirdiğini savunuyor. Örgüte göre hapishane sistemi, Filistinlilerin kolektif olarak insanlıktan çıkarılmasının ve Gazze’de süren yıkımın tamamlayıcı bir ayağı olarak işliyor.
B’Tselem’e göre işkence ve kötü muamele İsrail makamları tarafından gizlenmiyor; aksine medya aracılığıyla meşrulaştırılıyor. Raporda şu değerlendirme yer alıyor: “Bu uygulamalar karanlıkta yürütülmüyor. Aksine, yetkililer bunları sergiliyor ve normalleştiriyor.” Rapor, uluslararası topluma şu çağrıyla sonlanıyor: “İsrail hesap vermeye zorlanmadığı sürece, bu rejim devam edecek. Sessizlik, işkencenin sürmesine katkı sunmaktadır.” (P)