Bir Devlet Meselesi Olarak Tuvalet: Necasetten Taharet Laikliğe Aykırı mı?
Fransa’nın başkenti Paris'te metro hatları için gönderilen bir idari notta, tuvaletlerdeki su şişelerinin “abdest” ihtimaliyle nedeniyle kaldırılması istendi. Bu olay, hijyenin ne zaman niyet okumaya dönüştüğünü; sıradan nesnelerin hangi anda kamu düzenini tehdit eden işaretler gibi algılanmaya başlandığını sorduruyor.
Paris’te ulaşım hizmetlerini sağlayan bir kamu kuruluşu olan RATP tuvaletlerinde patlak veren “su şişesi” tartışması, kamu hizmetinde tarafsızlık ilkesinin bazen hizmetin tarafsız sunumundan çıkıp, çalışanların gündelik pratiklerini “dinî işaret avı”na çeviren bir okumaya kaydığını gösterdi. Devletin gözünde kimi zaman nesneler yalnızca nesne kalmaz; “Ne işe yarıyor?” sorusu hızla “Ne anlatıyor?” sorusuna dönüşür. RATP’de gündeme gelen iddialar ve buna verilen tepkiler hijyenin, bir anda “laiklik”, “dinî sembol” ve “tarafsızlık” tartışmasının içine çekilmesine örnek oluşturuyor.
Peki, plastik bir şişe devletin gözüne neden başka türlü görünür? Neden bazı bakışlar için bu şişe hijyenin pratik bir uzantısı değil de kaldırılması gereken bir “iz”, bir “işaret”, hatta bir “şüphe nesnesi” olur? Soruyu daha kışkırtıcı sorayım: Bir tuvalet nesnesi ne zaman “kamu düzeni” meselesine dönüşür? Yönetim tarafından gönderilen bir idari notta, RATP tuvaletlerindeki su şişelerinin “abdest” ile ilişkilendirilerek kaldırılmasının istenmesi, bize kamu düzeninin uzandığı yerlere dair çok şey söylüyor. Mesele yalnızca temizlik değil, hijyenin ne zaman anlama dönüştüğü ve devletin hangi temizliği “makbul”, hangisini “şüpheli” saydığı ile yakından ilgili.
Bir Plastik Şişenin Anatomisi
Önce durumu, hayatı boyunca buna ihtiyaç duymamış olanlar için anlaşılır hâle getirelim. Göçün gündelik hayattaki iz düşümü sıklıkla büyük kavramlar üzerinden anlatılır: Kimlik, aidiyet, dışlanma… Oysa en inatçı şeyler küçük ölçekli alışkanlıklardır. Tuvalette su ile vücudu temizlemek, dünyanın birçok yerinde varsayılan hijyen standardıyken; Avrupa’da buna yönelik altyapı her yerde bulunmadığı için göçmenler pratik çözümler geliştirmiştir. Steril bir kamu binasının ya da bir aile evinin tuvaletinde klozetin yanına iliştirilmiş su şişesi, aslında bir “eksik altyapı”nın (taharet musluğu veya bidet) günlük hayatta doğurduğu boşluğu kapatır. Bu, ideolojik bir manifesto olmaktan çok, düşük maliyetli bir uyarlamadır. Kişi, altyapının sunmadığı şeyi kendi imkânıyla üretmektedir.
Tuvaletteki su şişesi “pratik bir çözüm” gibi görünse de, aslında oldukça geniş bir kültürel ve altyapısal literatüre oturuyor. WASH (Water, Sanitation and Hygiene – Su, Temizlik ve Hijyen) alanında hazırlanan saha kılavuzları, tuvalet hijyeninin yalnızca “kâğıt + sifon” standardına indirgenemeyeceğini, farklı toplumlarda temizlik materyallerinin yerel normlara göre değiştiğini özellikle vurgular; hatta çok kültürlü ortamlarda, tesislerin bu farklı ihtiyaçları gözetmesi gerektiğini söyler. Kabindeki su kabı da “dinî bir istisna”dan çok, küresel ölçekte yaygın hijyen normunun bir versiyonudur. Bu bazen bidet, bazen taharet musluğu, bazen de en düşük teknolojiyle plastik şişe olarak gün yüzüne çıkar.
Bu pratik, özellikle seyahat ve diaspora bağlamında daha görünür hale geliyor. 2016’da yayımlanan “Hygiene Practice and the Adaptation of the Modern Muslim” başlıklı araştırma makalesi, farklı ülkelerdeki tuvalet altyapısının suya erişimi sınırladığında, insanların taşınabilir çözümler geliştirdiğini ve hijyenik ihtiyaçlarını bu şekilde karşıladığını tartışıyor. Yani şişe, bir “ideolojik simge” olmaktan önce, uyum stratejisidir. Bunun güncel ve medyatik bir örneği de New York’un çiçeği burnunda Müslüman Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, resmî konut Gracie Mansion’da banyolara -tuvalet sonrası alt vücut temizliği için su sağlayan- bide ekletmek istediğini söylemesi olabilir.
RATP’deki olayda mesele, kurum gözünde su olmaktan çıkıp “niyet”e (dinî pratik ihtimaline) bağlanınca, hijyen değil sınıflandırma konuşulur. Bu bize nesnelerin anlamının sabit olmadığını; anlamı belirleyenin, onları okuyan rejim olduğunu anlatır.
Laiklik ve Tarafsızlık İlkelerinden Hareketle Yapılan Kısıtlamalar Su Şisesi Yasağına Vardı
Fransa’da laiklik, en azından ilke düzeyinde, kamu hizmetinin tarafsızlığını güvence altına almayı hedefler. Devletin, hizmet sunarken herhangi bir dini tercih ya da ayrım üretmemesidir esas olan. Fakat pratikte, özellikle işyeri bağlamında, bu ilke zaman zaman hizmetin tarafsız sunulmasından çıkıp çalışanların gündelik pratiklerini izleyen bir görünürlük rejimine dönüşebiliyor.
Bunu göstermek için üç örnek yeterince öğretici.
Birincisi, Paris Kamu Hastanelerindeki (AP-HP) “bone” dosyası. Bir hemşire, çalıştığı kurumda yoğun bakım ve ameliyathanede zorunlu olan bone türü başlığını “zorunlu olmayan alanlarda” da çıkarmayı reddettiği için bu davranışın “dini pratik” kaynaklı olduğuna hükmedilerek meslekten atıldı. Konu yargıya taşındı ve Paris İdare Mahkemesi yaptırımın orantılılığı konusunda ciddi şüphe görerek uygulamaya dair yürütmeyi durdurma kararı verdi. Mahkeme, hemşirenin hiyerarşinin talimatına uyması gerektiğini kabul ederken, bu ağır yaptırımın ölçüsüz olabileceğini vurguladı. Bu dosya, bir kumaş parçasının, kurum içinde nasıl bir “rejim krizine” çevrilebildiğini gösteriyor.
İkincisi, Lyon’da görülen ve sıkça atıf yapılan bir mahkeme kararı: Lyon İdare Mahkemesi, çalışanlar tarafından mola sırasında dahi pratik edilen ibadetin, kamu görevlisine uygulanan tarafsızlık ve laiklik yükümlülükleriyle bağdaşmadığını açıkça karara bağladı. Bu karar, Fransa’da “tarafsızlık”ın yalnızca hizmet anıyla sınırlı kalmayıp, işin örgütleniş biçimine göre molaya da taşabildiğini vurgulaması açısından emsal teşkil ediyor.
Sonuncusu ise bu yazının doğmasına sebep olan olay. RATP’deki “tuvaletlerdeki şişeler” meselesi. Basına yansıyan iddialara göre, RATP Genel Müdürü (eski başbakan) Jean Castex imzalı bir iç notta tuvaletlerde görülen su şişelerinin “abdest” ile ilişkilendirilerek kaldırılmasının istendiği, bunun da “tarafsızlık” gerekçesiyle temellendirildiği öne sürüldü. Kurum ise ayrımcılık iddialarını reddetti. Mesele o kadar büyüdü ki Ulusal Meclis‘e taşındı. Buradaki kritik mesele şudur: Kamu hizmetinin tarafsızlığını koruma amacı, bir anda tuvalet gibi en mahrem mekânda “nesne okuma”ya dönüşüyor. Şişe, hijyenin uzantısı olmaktan çıkıp, “potansiyel ibadet”in emarelerinden biri haline geliyor.
Bu üç örnek birlikte okunduğunda ortaya çıkan şey, bir “dinden arınmış hizmet” idealinden çok, “izden arınmış çalışan” beklentisi: Tarafsızlık artık yalnızca “tarafsız davranmak” değil, “hiçbir iz bırakmamak” gibi işliyor.
Roma’dan Bugüne Devlet ve Tuvalet İlişkisi
Tuvalet modern zihinde “en özel ihtiyaç” gibi durur; bu yüzden devletle ilişkisini düşünmek bile tuhaf gelir. Oysa tarihsel ölçekte bakınca tuvalet, devletin en eski müdahale alanlarından biridir.
Antik Roma bunun simgesel örneğidir. Cloaca Maxima gibi büyük kanalizasyon sistemleri yalnızca mühendislik harikası değildi; aynı zamanda şehrin “yaşanabilirlik rejimi”nin temeliydi. Atık yönetimi aksadığında hastalık, koku ve huzursuzluk artar; yani mesele bir anda siyasallaşır. Roma’daki umumi tuvaletler (latrinae) ise bugün bize garip gelse de, kamusal sosyalliğin parçasıydı. Bu mekanlar, yan yana oturulan, konuşulan, beklenen mekânlardı. “Mahremiyet” dediğimiz şey bu anlamda tarih boyunca sabit bir norm değil; modernliğin ürettiği bir standart olarak ele alınır.
Devletin tuvaletle kurduğu ilişki sadece “temizlik” ile ilişkili değildi; ekonomiyle de ilişkisi vardı. Roma imparatoru Vespasian’ın MS 1. yüzyılda koyduğu “idrar vergisi” ise devletin bu alanla kurduğu en pragmatik bağlardan biridir. İdrarın o dönemin sanayisinde hammadde olması, devletin bu atığı ekonomik bir değere dönüştürebilmesi demekti. Vespasian’ın, oğlu Titus’un bu vergiyi iğrenç bulmasına karşılık söylediği “Pecunia non olet” (Para kokmaz) sözü, devlet pragmatizminin sınırlarını çizer. Tarihin cilvesidir ki, 19. yüzyılda Paris’te inşa edilen sokak pisuarlarına da bu sebeple “vespasienne” denmiştir.
Ancak modern devletin tuvalete “ciddi” biçimde girişi, 19. yüzyıldaki sanayileşme ve kolera salgınlarıyla gerçekleşti. Britanya’da Edwin Chadwick’in 1842 raporu, “çalışan sınıfların yaşam koşulları” ile hastalık arasındaki ilişkiyi kurarak altyapıya dair reformlar önerdi. Çünkü sanitasyon artık sadece “sağlık” değil, sanayi devriminin çarklarını döndürecek olan işgücünün sürekliliği demekti. 1858’de Londra’da yaşanan “Great Stink” (Thames nehrinin kokusu krizi), kokunun parlamentoyu bile işlemez hale getirdiği bir dönemde devasa kanalizasyon projelerini hızlandırdı. Yani modern devlet, tuvaleti işgücünün sürekliliği ve kamu düzeni için yönetmeye başladı.
Bide: Bir Fransız İcadının Hikâyesi
Fransızların tuvalette suyla temizlik alışkanlıklarının tarihsel olarak varolmadığı klişesi kolay, ucuz ve çoğu zaman da analitik olarak tembeldir. İronik olarak, bide (Fransızca yazımıyla bidet), kelime anlamından tasarımına kadar tam bir Fransız icadıdır.
18. yüzyıl ve öncesi Avrupa’sında suyla ilişki, bugünkü sezgilerimizden farklıydı. Dönemin yaygın tıbbi kanaatleri, suyun gözeneklerden bedene işleyip hastalık taşıyabileceği fikrini besliyordu; “temizlik” çoğu zaman suya girmekten çok, silmek, ovalamak, kokuyu bastırmak üzerinden değerlendiriliyordu. Parfüm ve pudra da bunun için üretilmişti. Güneşin Kralı olarak bilinen Louis XIV’un “hayatı boyunca iki kez yıkandığı” iddiası bu dönemi anlatmak için sık kullanılır ama tarihçilerin bir kısmı bunun bir efsane olduğuna işaret eder; yine de efsanenin kendisi bile, suya dair korku ve temkinin kültürel gücünü gösterir. Bu dönemin sonunda Fransız aristokrasisinin yatak odalarında ortaya çıkan “bidet” isimli bir mobilya, suyun bedene değmesinin hâlâ “riskli” sayıldığı bir dönemde mahremiyet ve zarafeti birleştiren bir teknolojiydi. Bu anlamda bidet, aristokrasinin “lokal hijyen” ihtiyacına verilmiş şık bir cevaptı.
Peki, bideyi icat eden bir kültür, nasıl olup aynı amaç için kullanılan bir plastik şişeyi “laikliğe aykırı” bulacak bir noktaya savruldu? 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başında konut ve altyapı dönüşümü ile banyolar ayrışmış, musluklar çoğalmış ve şehirler “su”yu standartlaştırmıştı. Bide bir dönem orta sınıf evinin parçası iken; 1960’lardan itibaren konutların küçülmesi, duş kültürünün hızlanması ve banyo tasarımının değişmesiyle gözden düşer. Bu düşüş, “daha temiz olduk”tan çok, “daha hızlı yaşıyoruz”la ilgilidir: Mekân daralır, ritimler hızlanır, bazı nesneler gereksizleşir. Bidet modern banyodan kovuldukça, suyla temizlenme alışkanlığı da “eski moda” ya da “yabancı bir gelenek” gibi kodlanmaya başlandı.
Bugün bir göçmen işçinin tuvalete götürdüğü o plastik şişe, aslında banyodan kovulan Fransız bidesinin “düşük teknolojili” bir hayaletidir. Bu çözüm ilkel değil, aksine son derece rasyonel ve ekonomik bir “yerine göre icat”tır. Bir göçmenin bedeni için o şişe “dinî bir meydan okuma”dan önce, sadece tanıdık bir temizlik pratiğinin devamıdır. Ancak devlet, kendi tarihsel icadının bu mütevazı versiyonunu gördüğünde, onu “tarafsızlığı bozan bir sembol” olarak okumayı tercih ediyor.
Sonuç olarak; RATP tuvaletlerindeki o etiketsiz şişeler, bize Fransız tipi laikliğin sadece bir hukuk kuralı değil, bir “düzen” arzusu olduğunu söyler. Devlet, aslında o şişeyi toplayarak “Ben senin ne yapabileceğine dair sürekli bir şüphe içindeyim” mesajını verir. Laikliğin mahrem alana, bir klozetin dibine kadar sızması, o alanı “nötrleştirmez”; devletin kendisini absürt bir denetçiye dönüştürür.