Uluslararası Hukukun Krizi ve Bir Kriz Olarak Uluslararası Hukuk
Uluslararası hukukun krizde olduğu tüm dünyanın malumu. Fakat uluslararası hukukun çöküşü, aynı zamanda bir karar anı anlamına da geliyor. Ya güçlüleri ayrıcalıklı tutan bir hukuk düzeninin harabelerine tutunacağız. Ya da birlikte, yavaş ama zahmetle bambaşka bir şey inşa edeceğiz.
Uluslararası hukuk uzun zamandır, Hilary Charlesworth’ün veciz biçimde ifade ettiği gibi, bir “kriz disiplini” olarak kabul ediliyor. Zira uluslararası hukuk en çok felaketler karşısında, yani savaş, kitlesel şiddet ve insani çöküş anlarında görünür hâle gelir. Bu anlarda uluslararası hukukun gücü dizginlemesi, sorumluluk ataması ve düzen vaat etmesi beklenir. Dolayısıyla krizler, uluslararası hukuk için hiçbir zaman yalnızca dışsal bir tetikleyici değil, her zaman onun varlık koşulu olmuştur.
Ancak bugün rahatsız edici bir durumla karşı karşıyayız: Uluslararası hukuk artık sadece krizlere tepki vermiyor. Uluslararası hukukun kendisi bizzat krizin içinde. Tanık olduğumuz şey, istisnai durumlarda bazı kuralların işlemez hâle gelmesi değil; otoritenin, meşruiyetin ve siyasal hayal gücünün derin bir çöküşü.
Son yıllarda bu kriz özellikle görünür hâle geldi. Gazze’de açıkça işlenen soykırım ve buna eşlik eden sivil yaşamın sistematik yıkımı, hukuki yasakların içinin ne denli boşaltıldığını gözler önüne seriyor. Bu hukuki yasaklar retorik düzeyde sürekli dile getiriliyor, ancak pratikte hiçbir sonuç doğurmuyor. Ukrayna örneğinde saldırının hukuka aykırılığı neredeyse oybirliğiyle kabul ediliyor, fakat hukuki yaptırım seçici biçimde uygulanıyor. Bu durum, hukuki ilkelerden ziyade jeopolitik sadakatlere dayanan bir mağdur-fail hiyerarşisini pekiştiriyor.
Venezuela üzerinde yıkıcı toplumsal sonuçlar oluşturan ve yaptırımlar yoluyla sürdürülen ekonomik baskı ise, kolektif cezalandırmayı hukuka uygunluk kisvesi altında normalleştirdi. Aynı zamanda Trump yönetimi, ülkeye yönelik silahlı saldırı ve devlet başkanı ile First Lady’nin kaçırılmasıyla, uluslararası hukukun temel prensiplerinden biri olan, devletlerin eşit egemenliklere sahip olduğu prensibinden geriye kalanları da yerle bir etti. Grönland yeniden siyasal söylemde zorla ele geçirilebilecek jeopolitik bir alan olarak tartışma konusun oldu. Gücün neredeyse hiç sınırlandırılmadığı bir yerde, sömürgeci mantıkların yeniden canlanması hiç de zor değil.
Liberal Yanılsamanın Sonu Geldi
Tüm bunlarla birlikte mesele basit bir hukuksuzluktan ibaret değil. Sömürgecilik döneminden farklı olarak, bugün artık hukukun ve “medeniyetin” emperyal hırsları dizginleyebileceği yönünde bir iddia bile ileri sürülmüyor. Trump rejimi altında sömürgeci ve emperyal projelerin açık geri dönüşü, yeni tahakküm biçimleri üretmiş olmasından değil, geleneksel liberal retoriği tamamen terk etmesinden dolayı dikkat çekici. Önceki imparatorluklar kalkınma, insani yardım ya da hukukun üstünlüğü söylemlerine başvuruyordu. Bugün ise mesele açıkça toprak gaspı, dışlama ve şiddet. Maskeler düştü ve uluslararası hukuk buna karşılık vermekte ya aciz ya da isteksiz görünüyor.
Bu çözülme, uluslararası düzenin kurumsal mimarisine de yansıyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, küresel eylemsizliğin sahnesine dönüşmüş durumda. Veto hakkı, kolektif güvenliğe değil, cezasızlığa hizmet ediyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, ahlaki açıdan giderek daha önemli fakat pratikte giderek daha etkisiz hâle gelen kararlar alıyor. Bir zamanlar hukuki küreselleşmenin kalbi olan Dünya Ticaret Örgütü’nun içi boşaltıldı; bu kurumun uyuşmazlıklar durumunda uyguladığı çözüm sistemi bilinçli biçimde sabote edildi.
BM sistemi genelinde kurumlar finansman krizleri, siyasal şantaj ve açık saldırılarla karşı karşıya. UNRWA, görevini yerine getirmesine rağmen hem fiziksel saldırıya uğradı hem de siyasal olarak itibarsızlaştırıldı. Uluslararası Ceza Mahkemesi hâkimleri, hukuku güçlü aktörlere karşı da uygulamaya cüret ettikleri için yaptırımlara maruz kaldı. BM Özel Raportörü Francesca Albanese, uluslararası hukukun yasakladığı şeyleri dile getirdiği için yoğun baskı altına alındı.
Burada gördüğümüz şey, işleyen bir hukuk düzeninin geçici bir aksaması değil. Uluslararası hukukun krizi Gazze’de, Ukrayna’da ya da Washington’da başlamadı. Bugün daha görünür ve daha keskin, fakat kökleri çok daha derinde. Sorun, uluslararası hukukun son zamanlarda kendi ideallerine ihanet etmesi de değil. Aksine, uluslararası hukukun yapısı başından beri hegemonik güçle örülüydü. Sömürgeci kökenlerinden egemenlik, müdahale ve dünya ticaretine ilişkin modern doktrinlerine kadar uluslararası hukuk, sürekli olarak hâkim devletlerin ve sınıfların çıkarlarına hizmet etmişti ve aynı zamanda onları kendi normlarının eşit uygulanmasından muaf tutmuştu.
Bu rastlantısal bir tasarım hatası değil, uluslararası hukukun kurucu bir özelliği. Uluslararası hukuk evrensellik iddiasında bulunur, fakat aynı anda istisnayı kurumsallaştırır. Eşitlik vaat eder, ama hiyerarşiyi örgütler. Anarşiyi dizginlemek ister, ama hukukun örtüsü altında onu meşrulaştırır. Saldırıyı ve vahşeti cezalandırır, fakat cezalandırmayı siyasal menfaate bağlı kılar. Güçlüler hukuku yalnızca daha sık ihlal etmez; neyin hukuk sayılacağına da karar verir. Sonuç, hukukun gücü sınırlamaktan çok ona hizmet ettiği bir sistem olur.
Uluslararası Hukukun Sahte Alternatifleri
Bu gerçeklikte uluslararası hukuk disiplini de bir yol ayrımındadır. Bir yol, Gerry Simpson’ın tanımladığı “duygusallık uluslararası hukuku”na çıkar. Bu tarz bir uluslararası hukuk, ahlaki öfkenin, salt söze dayalı kararların ve sembolik kınamaların hukukudur. Bu hukuk, büyük jestlerle değerleri yüceltir, fakat aynı zamanda kendi pratik anlamsızlığını da kabullenir. Hashtag’lerin, Davos’taki acil durum açıklamalarının ve görkemli yıldönümlerinin hukukudur bu. Değişimin gerekli olduğu yerde duygu sunar. Duygusallık vicdanı rahatlatabilir, ama yapıları olduğu gibi bırakır.
Diğer yol ise “atrofi/körelmeye uğramış bir uluslararası hukuk”a çıkar. Bu yaklaşım, çoktan çürümüş kurum ve normlara tutunur ve salt sürekliliği canlılıkla karıştırır. Güvenlik Konseyi reformu gibi usuli ayarlamalara, kurumsal reformlara ya da çoğu zaman “çok kutupluluk” başlığı altında sunulan sözde yeni bir jeopolitik dengeye bel bağlar. Oysa altta yatan güç ilişkileri değişmediği sürece, çok kutupluluk, tahakkümü yalnızca yeniden yapılandırır. Bir ya da iki süper gücün yerini birden fazla hegemonik devletin ve sınıfın aldığı bir dünya daha demokratik değildir. Böyle bir dünya sadece tahakküm merkezlerini çoğaltır.
Bu atrofik modelin tehlikesi, uluslararası hukuku temelden yeniden düşünülmesi gereken bir düzen olarak değil, stabilize edilmesi gereken bir hasta olarak ele almasıdır. Otoritenin nasıl korunacağını sorar, fakat bugüne kadar kimin otoritesinin sayıldığını ve bunun bedelini kimin ödediğini sorgulamaz. Böylece uluslararası hukuk, bugün onu felç eden dışlamaları yeniden üretir.
Taban Merkezli Uluslararası Hukuk
Duygusallığın alternatifi sinizm değil, radikal yenilenmedir. Uluslararası hukuku yeniden düşünmek zorundayız. Eleştirel yaklaşımlar, hukuku Cenevre ya da New York’tan dünyaya yayılan kapalı bir kurallar sistemi olarak değil; gündelik hayata gömülü, mücadele edilen ve çatışmalı bir alan olarak kavramaya davet ediyor. Hukuk hegemonik güçle mücadelenin de şekillendiği bir alandır. Ancak böyle bir perspektifle uluslararası hukuk, başka dünyaların dili hâline gelebilir. Böyle bir hukuk insan ya da değil, canlı ya da değil tüm varlıkları kapsayan; diller ve sınırlar ötesinde işleyen bir dünya tasavvuruna sahip olur. Yine böyle bir uluslararası hukuk, toprak, su, emek ve göç mücadelelerinde; antlaşmalara girmeden ya da mahkemelerde tartışılmadan çok önce yaşanır.
Ancak böyle bir yaklaşım sayesinde, Yargıç Rosalyn Higgins’in erken dönemde vurguladığı gibi, uluslararası hukuk mücadelesinin yalnızca kurallar meselesi olmadığını kabul edebiliriz. Aynı zamanda, kuralların ötesinde neyin söz konusu olması gerektiğine dair bakış açımız da genişler.
Dolayısıyla ihtiyaç duyulan şey, aşağıdan/tabandan bir uluslararası hukuktur. Böyle bir hukuk ne elitler tarafından dayatılabilir ne de yalnızca kurumsal reformlarla tesis edilebilir. Ancak hegemonik pratiklerle mücadeleden doğabilir. Yani toplumsal hareketlerden, yerli halkların direnişinden, emek mücadelelerinden, çevrenin korunmasından ve devletlerin içinde ve arasında, yerel ve kentsel düzeyler de dâhil olmak üzere, gücün ve hakların gündelik bir şekilde yer değiştirmesinden doğar. Bu, samimiyetin romantize edilmesi değildir. Hukukun meşruiyetinin, soyut evrensellik vaatlerinden değil, yaşanmış deneyimden doğduğunun kabulüdür.
Aşağıdan/tabandan doğan bir uluslararası hukuk, soykırım, işgal ya da sömürüye karşı hukuk normlarından vazgeçmez. Aksine, bu normların doğrudan etkilenenlerin yaşam gerçekliklerine tercüme edilmesinde ısrar eder. Böyle bir hukuk disiplininde Gazze, dogmatik tartışmaların bir test vakası olarak değil, yapısal sorumluluk talebi olarak görülür. Ukrayna, yalnızca egemenlik merceğinden değil, savaş ve kalkınmanın küresel siyasal ekonomisi bağlamında ele alınır. Ve yine böyle bir hukuk anlayışında yaptırım rejimleri, şiddetin birer biçimi olarak görünür hâle gelir. Hiçbir zaman gerçekten dekolonize edilmemiş bir sistemin mantıksal sonucu olarak sömürgeci kalıpların geri döndüğünü ancak böyle bir hukuk yaklaşımıyla anlayabiliriz.
Bu anlamda uluslararası hukukun krizi yalnızca bir çöküş anı değildir. Aynı zamanda bir karar anıdır. Güçlüleri daima ayrıcalıklı kılmış bir hukuk düzeninin harabelerine tutunabiliriz. Ya da birlikte, yavaş ve zahmetli bir çalışmayla, bambaşka bir şey inşa edebiliriz.
Krizler uluslararası hukuku her zaman şekillendirdi. Şimdi asıl soru şu: Uluslararası hukuk kendi çelişkilerini aşabilecek mi? Yoksa hukukun zorunlu olarak imparatorluğa hizmet etmesini kabullenmeyi reddedenler tarafından dönüştürülecek mi?
NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 23 Ocak 2026 tarihinde Verfassungsblog’ta yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.