ANATOMİ SERİSİ Liberalizm Nedir?

İlke olarak her alanda özgürlüğü savunan liberalizm, günümüzde birçok politik, ekonomik ve sosyal düşünce sistemini önemli ölçüde etkilemiştir. Perspektif Anatomi Serisi, bu kez liberalizmi masaya yatırıyor.

Ahmet Aslan 21 Eylül 2019

Özgür anlamına gelen Latince “liber” sözcüğünden türetilmiş olan liberalizm, bireyin özgürlüğüne ve dolayısıyla özgür gelişimine odaklanır. Yeni Çağın düşünce ortamında doğmuş olan bu dünya görüşü, siyasî bir doktrindir. Liberalizm modern bir ilke olarak bireysel özgürlüğün yaşanabildiği toplumsal bir düzeni vaat eder. Günümüzde liberalist yaklaşımlar birçok politik, ekonomik ve sosyal düşünce biçimine girmiştir.

Modernite öncesi dönemde insanlar yaşadıkları devlet tarafından ruhsal, ekonomik ve politik olarak himaye edilirdi. Yüzyıllar boyu süren bu durum yavaş yavaş değişti. 19. yüzyılın başında, vatandaşların üstündeki devlet gücünün sınırlandırılmasını talep eden bir siyasi hareket doğdu, bu liberalizmdi. Bu hareket aynı zamanda insan haklarını, ifade / vicdan ve basın özgürlüğünü ve tüm insanların yasalar önünde eşit olduğunu savundu.

18. ve 19. yüzyılda bazı filozoflar, sosyolog ve ekonomistler politik bir sistem tasavvuru geliştirdiler. Aynı zamanda bir programa da dönüştürülen bu tasavvurdan az ya da çok yararlanılarak önce İngiltere ve ABD’de, ardından da Avrupa kıtasında ve nihayet dünyanın diğer kısımlarında politikalar üretildi. Ancak liberalizmin ana vatanı olan İngiltere de dâhil olmak üzere dünyanın hiçbir yerinde liberalizmin talepleri tamamen karşılanmadı.

Dosya: "Liberal İslam"

Soru İşaretleriyle Dolu Bir Terkip: “Liberal İslam”

1 Kasım 2017

Liberalizmin Doğuş Ortamı

Aydınlanma çağının bir ürünü olan liberalizmi kavranabilmek için o dönemin belirgin özelliklerini göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Her şeyden önce bu düşünce sistematiğinin temel noktasında Tanrı-merkezli toplum ve evren tasavvurunun terk edilmesi ve geleneksel toplumsal bağlardan azat olmak yatar. Bu durumda “hakikati” bulmada tek rehber akıldır. Hedeflenen yeni toplumsal ve siyasî düzende cemaat yerine toplum öncelenmekte, ilişkileri statüler değil sözleşmeler belirlemektedir. Kimlik ve aidiyetlerin yeniden tanımlandığı bu toplumda artık soy ve din birliği gibi ölçütlerin otoriteleri sarsılmıştır. Tercihler gönüllülüğe dayanmaya başlamıştır.

Mademki insanları bir arada tutan geleneksel cemaat bağları kopmuştur, o hâlde toplumu bir arada tutacak yeni bağlar bulunmalıdır. Mesela “İnsanların yaratılışlarında yer alan kişisel çıkar arayışı ahlak eksenli bir anlayışla ortak yarara hizmet edebilir.” fikri kimi Aydınlanmacı filozoflarca söz konusu yeni bağ arayışına cevap olarak sunulmuştur. Bu bağlamda John Locke, barışçı bir toplumsal yapının ancak sözleşmelerle mümkün olacağını savunmuştur.

Modernite ile birlikte siyasî alanda devletle somutlaşan iktidar/otorite anlayışı toplumsal birlik için vazgeçilmez olarak görülmeye başlandı. Ancak aynı süreçte gelişen birey ve toplum tasavvurunun sınırsız bir iktidar otoritesini olduğu gibi kabullenmesi beklenemezdi. Zira “yıpranmış” dinî ve etnik aidiyetlerin yerini siyasî kimlikler almaya başlamıştı. İşte çok genel olarak liberalizmin doğuşu böyle bir ortamda gerçekleşti.

Siyasî Liberalizm

En başından beri politik ve ekonomik liberalizm arasında bir ayrım yapıldı. Bu ayrımda esas olan; bireylerin, ekonomik teşebbüsün ve toplumun üzerinde otorite olan devletin gücünü sınırlamaktı. Devlet ya da başka bir otorite insanların neyi düşünüp düşünemeyeceklerini ve neye inanmaları gerektiğini belirleyemezdi. Başka birinin hukukunu ihlal etmediğin sürece ne istersen yapabilirsin anlayışı temel prensip olarak kabul edilmeliydi. Yine aynı şekilde anayasalardaki güçler ayrılığı ilkesinin kökeni de liberalizme dayanmaktadır.

Ekonomik Liberalizm

Ekonomik faaliyetler açısından liberalizm piyasanın, devletin himaye ve müdahalesi olmadan kendini düzenlemesi anlamına geliyordu. Herkes özel mülk edinme ve bunu dilediği gibi yönetme imkânına sahip olmalıydı. Ancak, yalnızca pazarın kendi kendini düzenlediği böyle bir ekonomik sistemde fakirlerin daha da fakirleşeceği, zenginlerin daha da zenginleşeceği göz ardı edilmemeliydi. Bu sebeple İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da serbest piyasa ekonomisi için sınırlar koyan “sosyal piyasa ekonomisi” gelişti.

Liberalizmin Entelektüel Kökenleri

Liberalizmin tarihsel olarak başlıca üç kaynaktan beslenmiş olduğu söylenebilir: John Locke, başta David Hume olmak üzere İskoç Aydınlanmacıları ve Immanuel Kant. Bunlardan birincisi Locke (1632-1704), liberalizmin bir siyasi teori olarak doğmasında belki de en büyük paya sahiptir. Çünkü onun teorisi, liberalizmin doğal haklar, hoşgörü ve “rızaya dayalı yönetim” anlayışının ilk kaynağı durumundadır.

Locke, başlangıçta doğal hâlde yaşayan bireylerin kendi aralarında anlaşarak devleti kurduklarını varsayıyordu. Ona göre, insanlar doğal hâlden “uygar” siyasi topluma geçerken devleti doğal haklarını korumakla yetkili kılmışlardı. O,  “hayat, hürriyet, mülkiyet” üçlemesiyle özetlemiş olduğu doğal hakların vazgeçilemez olduğunu savundu. Lock’un düşüncesine göre sözleşmeyle kurulan siyasi yönetimin bu hakları sürekli ihlâl etmesi bireylere o yönetime karşı koyma hakkı verir.

Din ve mezhep farklılıkları ve bu farklılıklardan doğan çatışmalar 17. yüzyılda Avrupa’da toplumsal barışı ve özgürlüğü tehdit ediyordu. Bu soruna çözüm arayışıyla Locke, liberalizmin temel prensiplerinden birini daha belirlemiş oldu. “Dinî ve felsefî konulardaki çatışmalar karşılıklı hoşgörü ve siyasi özgürlükle çözülebilir.” yaklaşımı ile o,  “insanların ruhları” ile “toplumun gözetilmesi” arasındaki çatışmayı çözmeyi amaçladı.

Dosya: "Liberal İslam"

“Liberal İslam, İçeriği Olmayan Bir Kelime Kılıfı”

1 Kasım 2017

Locke’a göre, vicdani bir mesele olan dinî inançları zor kullanarak bastırmak mümkün değildir. Bu sebeple hukukun görevi dinî inançlar konusunda hakikatin ne olduğunu buyurmak değil; toplumun ve bireylerin güvenliğini sağlamaktır. Kısacası toplumda din birliği onun yaklaşımında barışın bir ön şartı değildir; barış, farklılıklara hoşgörü göstermektedir.

Diğer taraftan David Hume (1711-1776), Adam Smith (1723-1790), Adam Ferguson (1723-1816) gibi İskoç Aydınlanmacılarının temel yaklaşımları “kendiliğinden düzen” ve “doğal özgürlük sistemi” kavramlarında belirginleşmektedir.

Hume’a göre toplumda düzeni ve adaleti sağlayan şey soyut akılla tasarlanan veya Tanrı vergisi kurallar değildir. O, tam aksine yararlı olduğu tecrübeyle görülmüş, uzlaşmaya dayalı uygulamalarla düzen ve adaletin sağlanacağını savunmuştur. Bu görüş zamanla “kendiliğinden doğan düzen” ve toplumsal kurumların evrim yoluyla gelişmesi gibi düşüncelere kaynaklık etmiştir.

Hume’a göre bir toplumun doğması adalet ve mülkiyet kurumlarının eşzamanlı olarak ortaya çıkması anlamına gelir. Toplum, adalet ve mülkiyet birlikte var olan kurumlardır, çünkü bunların herhangi biri diğer ikisi olmadan anlamsızdır.

Adam Smith ise medeni toplumda “doğal bir özgürlük sistemi”nin işlediğine inanıyordu. Bu sistemin özünü, dışarıdan gelen kısıtlamalardan hoşlanmayan ve kendi iyiliğine çalışırken genel olarak topluma da yararı dokunan bireylerin eylemlerinden ortaya çıkan kendiliğinden düzen oluşturmaktadır. Smith’e göre, adeta “görünmez bir el” insanların eylemlerinin sonuçlarını toplumun yararına olacak şekilde düzenlemektedir.

Liberal siyasi teorinin şekillenmesinde modern felsefenin kurucularından Kant’ın (1724-1804) bazı fikirlerinin önemli bir yeri vardır. Onun özellikle kişisel özerklik (İng. “autonomy”) ve kişilerin eşit ahlaki değeri düşünceleri ile evrenselci adalet anlayışından liberalizm taraftarlarınca çokça yararlanılmıştır.

Kant’a göre, insanlar ortak rasyonel doğaları ve bunun sonucu olan ahlâki kişilikleri nedeniyle eşittirler. Ahlâki kişiliğe sahip olmamız, tutkularımızı sınırlama ve doğru olanı yapabilme kapasitemizi ifade etmektedir. Bu özelliğimiz ahlâka uygun olarak yaşamamızı ve başkalarının ahlâki haklarına saygı göstermemizi mümkün kılar. Kant aynı zamanda liberalizmin akılcı temellerinin de kaynaklarından biridir.

Liberalizmin Temel Değerleri

1.Bireycilik ve Bireysel Özgürlük: Liberalizmin tek vasıflı bir tanımlamasını yapmak gerekseydi, herhalde, “Liberalizm bireyci bir toplum sistemidir.” demek yeterli olurdu. Liberal özgürlük anlayışının başlıca üç özelliği bulunduğu söylenebilir. Birincisi, özgürlük bireysel bir durumdur, yani özgürlüğün öznesi toplum, ulus, sınıf, grup, cemaat vs. gibi topluluklar değil, sadece ve her zaman birey olarak insandır. Dolayısıyla, liberallerin “özgür toplum”dan söz ettikleri durumda kastettikleri, genellikle, özgür bireylerden oluşan ve özgürlüğü güvence altına alan kurumlarla donatılmış olan bir toplumdur.

2.Hoşgörü: Dinî inançları akılcı yoldan ortak bir noktada buluşturmanın imkânsızlığı gerçeği Locke’u, liberalizmin bugün de temel sorunsalını oluşturan şöyle bir arayışa itmiştir: Farklı hayat tarzlarına sahip olan ama ortak bir toplumsal dünyayı paylaşmak isteyen insanları bir arada yaşatmanın ahlâki bir formunu nasıl bulacağız? Bu soruya çoğu liberalin verdiği cevap hoşgörüdür.

3.Özerklik: Özerklik fikri, kişinin tercihlerinin dışarıdan etkenlerce belirlenmemesi, bu tercihlerin bireyin kendi sahici iradesiyle şekillenmesi gerektiğini söyler. Joseph Raz’ın (d. 1939) ifadesiyle, “özerk kişi kendi hayatını kendisi kuran kişidir.”

4.Çoğulculuk ve Tarafsızlık: Liberalizm toplumsal-politik tasavvuru bakımından çoğulcu bir teoridir. Savunucularına göre bu dünya görüşü, temel meselelerdeki görüş farklılıklarımıza rağmen, zora başvurmadan birlikte yaşamanın mümkün olduğuna dair umudu temsil etmektedir. Tarafsızlık ise, çoğu liberal tarafından, toplum içindeki farklı dünya görüşü ve hayat tarzlarının barışçı bir şekilde bir arada var olabilmeleri bakımından zorunlu görülmektedir.

5.Öz-Sahiplik: Bütün liberaller aynı fikirde olmasa da, John Locke’un “öz-sahiplik” (İng. “self-ownership”) fikrinin liberalizmin temellerinden olduğuna şüphe yoktur. Bireyler kendilerinin sahibidirler. Bu, her bireyin kendi bedeni üstündeki bütün münhasır kullanım haklarına sahip olduğu anlamına gelir.

Müslümanlar ve Liberalizm

Müslümanların liberalizme yaklaşımı onun kapsayıcı bir felsefe, bütüncül bir ideoloji olarak dine alternatif olma iddiası taşıyıp taşımadığı ile ilgilidir denilebilir. Liberalizmin böyle bir iddiası olduğu zaman Müslümanlar tarafından reddedildiği görünüyor. Ama böyle bir iddiası yoksa bu durumda İslam’ın kaynaklarının liberal düşüncenin geliştirdiği çözümler konusunda ne dediğine tek tek bakmak gerekecektir. Liberalizm açısından ise sorunlaştırdığı meselelere kendinden önceki düşünce geleneklerinin nasıl yaklaştığını, büyük buluşlar olarak sunduğu çözümlere önceki din ve kültürlerin nasıl baktığını araştırmak zenginleştirici olacaktır. Siyasetler ve ideolojiler üstü, hukukî çoğulculuğa ve dinamizme imkân tanıyan, barış toplumunu hedef edinen evrensel bir din olarak İslamiyet, samimi arayışlar içinde olan çoğu liberaliste sempatik gelecektir.

Dosya: "Liberal İslam" 1 Kasım 2017

Liberal Demokrasinin Müslüman Azınlıkla İmtihanı

Liberal demokrasi, Avrupa’nın sac ayaklarından biri. Avrupa’da yaşayan Müslüman azınlık, liberal demokrasinin temel iddialarını büyük bir imtihana tabi tutuyor.

 Kaynaklar:

Gerd Schneider, Christiane Toyka-Seid; Das junge Politik-Lexikon von www.hanisauland.de, Bonn: Bundeszentrale für politische Bildung 2019.

Mustafa Erdoğan, Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm, Ankara: Orion, 2006.

Mustafa Erdoğan, “İslam ve Liberalizm (1)”, http://www.liberal.org.tr/sayfa/islam-ve-liberalizm-1-mustafa-erdogan,236.php, (06.08.2019).

 

Ahmet Aslan

Bir dönem Almanya’da ikamet etmiş olan Ahmet Aslan, Din Sosyolojisi alanında doktorasını tamamlamış olup gençlik sosyolojisi, değerler sosyolojisi ve göç sosyolojisi alanlarında araştırmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar