AfD

AfD’ye “Kesinleşmiş Aşırı Sağcı” Sınıflandırması: Hukuki Çerçeve ve Siyasi Sonuçları

Aşağı Saksonya Anayasayı Koruma Teşkilatı, AfD eyalet teşkilatını "kesinleşmiş aşırı sağcı" bir oluşum olarak sınıflandırdı. Bu karar, federal düzeyde kendine yer bulan ve doğu eyaletlerinden batı eyaletlerine doğru yayılan hukuki sürecin yeni bir aşamasını teşkil ediyor. Peki bu sınıflandırmalar tam olarak ne anlama geliyor ve pratikte hangi sonuçları doğuruyor? 

AfD’ye “Kesinleşmiş Aşırı Sağcı” Sınıflandırması: Hukuki Çerçeve ve Siyasi Sonuçları
Fotoğraf: Shutterstock.com, @nitpicker

Almanya’da Federal Anayasayı Koruma Teşkilatının (“Verfassungsschutz”) aşırı sağ parti AfD’ye ilişkin sınıflandırmaları artık yalnızca teknik bir güvenlik hukuku meselesi değil. Tartışma, doğrudan demokratik sistemin sınırlarına dayanıyor.

Bir yanda AfD’nin (Almanya için Alternatif) hem federal hem de eyalet düzeyinde giderek daha açık biçimde “aşırı sağ” kategorisine yerleştirilmesi; diğer yanda özellikle bazı eyaletlerde birinci parti konumuna yükselmesi var. Hukuki norm ile seçmen desteği arasındaki bu gerilim, tartışmanın merkezini oluşturuyor. Peki bu sınıflandırmalar ne anlama geliyor? Ve somut olarak neyi değiştiriyor?

Partiye Yönelik Sınıflandırmalar Ne Anlama Geliyor?

Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı, partileri ve örgütleri üç aşamalı bir sistemle değerlendirir: İnceleme vakası, şüphe vakası ve kesinleşmiş aşırı yapı. Bu çerçeve, iç güvenlik mimarisinde demokratik düzeni tehdit eden eğilimleri erken aşamada tespit etmeyi amaçlar ve hangi istihbari araçların ne ölçüde kullanılabileceğini belirler.

İnceleme vakası (“Prüffall”): Bu aşama, belirli ideolojik veya yapısal eğilimlere ilişkin ilk uyarı sinyallerinin ortaya çıktığı noktadır. Ancak delil yoğunluğu henüz gizli istihbarat araçlarını devreye sokacak düzeyde değildir. İzleme esasen açık kaynaklara dayanır; söylem, personel yapısı ve örgütsel ağlar analiz edilir.

Şüphe vakası (“Verdachtsfall”): Bu aşamada “yeterli yoğunlukta emare” bulunduğu kabul edilir. Teşkilat telekomünikasyon takibi, çevrimiçi gözetim ve muhbir kullanımı gibi araçlara başvurabilir. AfD 2021’den itibaren federal düzeyde bu kategoriye dahil edildi. Açılan davalarda yüksek mahkemeler, şüpheyi destekleyen delillerin yeterli olduğuna hükmetti. Kuzey Ren-Vestfalya Yüksek İdare Mahkemesi 2024’te, Federal İdare Mahkemesi ise 2025’te bu sınıflandırmayı hukuka uygun buldu.

Kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum (“gesichert rechtsextremistische Bestrebung”): Son aşamada artık yalnızca şüphe değil; partinin bütünsel yöneliminin özgür-demokratik temel düzenle bağdaşmadığı kanaati söz konusudur. Bu kategori, insan onurunu zedeleyen, etnik-hiyerarşik bir toplum tasavvurunu benimseyen ve anayasal eşitlik ilkesini sistematik biçimde aşındıran bir yönelime işaret eder. AfD, federal düzeyde Mayıs 2025’te bu kategoriye alındı. Parti karara karşı dava açtı; teşkilat mahkeme süreci sonuçlanana kadar “bekletme taahhüdü” (“Stillhaltezusage”) verdi ve böylece söz konusu sınıflandırma geçici olarak askıya alındı.

Kısacası bu üç basamaklı çerçeve, sadece teknik bir kategorizasyon değil; aynı zamanda, ne ölçüde müdahaleci araçların kullanılabileceğini ve hangi politik‑hukuki tartışmaların meşrulaştırılabileceğini belirleyen bir sinyal işlevi görüyor.

Federal Düzeyde AfD: Partinin Tümüne İlişkin “Aşırı Sağcı” Tanımı

Federal sınıflandırmanın ayırt edici yönü, münferit eyalet teşkilatlarını değil, partinin bütününü kapsamasıdır. Resmî değerlendirmelere göre AfD içinde aşağıdaki eğilimler giderek norm hâline geliyor:

  • Etnik-soy temelli bir millet anlayışı,
  • Göçmen kökenli Almanlara yönelik sistematik dışlayıcı söylem,
  • İnsan onurunu zedeleyen genelleyici dil,
  • Açık sağ-aşırı çevrelerle personel ve söylem düzeyinde iç içe geçmişlik.

Özellikle “etnopluralist” veya neo-halkçı (“neo-völkisch”) yaklaşımlar sorunlu görülüyor. Bu anlayış, kültürel homojenliği esas alıyor ve göçü varoluşsal tehdit olarak tanımlıyor. Bu yaklaşım, Alman Anayasası’nın insan onurunu köken ve dine bakılmaksızın eşit ve dokunulmaz kabul eden temel normlarıyla çelişiyor.

Belirtilmesi gereken önemli bir nokta ise, Anayasayı Koruma Teşkilatının bir mahkeme değil, istihbarat makamı olmasıdır. Bu nedenle “kesinleşmiş aşırı sağcı” tanımı bir yargı kararı değildir. Ancak siyasal ve hukuki tartışmalarda güçlü bir referans işlevi görür. Bu sınıflandırma doğrudan bir parti kapatma davası anlamına gelmez; fakat böyle bir adımın siyasal ve hukuki zeminini güçlendirebilir.

AfD Eyaletler Düzeyinde Nasıl Sınıflandırılıyor?

Eyaletler düzeyinde AfD’ye ilişkin sınıflandırmalar daha parçalı bir tablo sunuyor. Bazı eyaletlerde AfD çoktan “kesinleşmiş aşırı sağcı” kategorisine taşınmışken, diğerlerinde hâlâ bir “şüphe vakası” olarak izleniyor, kimi yerlerde ise süreç daha temkinli ilerliyor. Bu farklılıkların anlaşılması için federal yapıya, yerel siyasi ve toplumsal dinamiklere ve deliller hususundaki nüanslara bakmak gerekir.

AfD’yi “kesinleşmiş aşırı sağcı” olarak sınıflandıran eyaletler: Thüringen, Saksonya, Saksonya-Anhalt, Brandenburg. Bu dört doğu eyaletinde AfD uzun süredir en sert kategoriye alınmış durumda. Aşağı Saksonya (Niedersachsen) ise 2026 Şubat’ında AfD’yi “önemli derecede gözlem nesnesi olan aşırı sağcı bir oluşum” olarak ilan etti. Bu ifade “kesinleşmiş aşırı sağcı” sınıflandırması ile benzer içeriğe sahip. Bir dizi eyalette AfD, “aşırı sağcı şüphe vakası” olarak kayıtlarda; Bremen, Baden-Württemberg, Bavyera, Hessen gibi eyaletlerde AfD bu kategoriye dahil edilmiş durumda.

Peki bu farklı sınıflandırmaların nedeni ne? Doğu Almanya’daki eyaletlerde AfD’nin hem oy oranları hem de örgütlenme yoğunluğu daha yüksek; aynı zamanda parti içindeki en radikal akımların (örneğin Thüringen’de Björn Höcke’nin temsil ettiği çizgi) buralarda merkezî bir rol üstlendiği görülüyor. Bu nedenle, eyalet Anayasayı Koruma Teşkilatı makamları, AfD’nin “şüpheli” bir yapı olmaktan ziyade, açıkça aşırı bir proje hâline geldiği kanaatine daha erken ve daha net varabiliyorlar.

Batı Almanya’da ise tablo daha heterojen. Bazı eyaletlerde AfD “aşırı sağcı şüphe vakası” olarak sınıflandırılmış, başka yerlerde daha uzun süre inceleme vakası düzeyinde kalmış, bazılarında ise kararlar federal sınıflandırmayı takip eder biçimde daha geç alınmış durumda. Bunun arkasında, delil yoğunluğu kadar eyalet hükûmetlerinin siyasi tercih ve risk hesapları da yatıyor olabilir. AfD’nin güçlü olduğu bölgelerde erken ve sert bir sınıflandırma, bir yandan demokratik düzeni koruma iradesi olarak okunabilirken, diğer yandan parti tarafından Anayasayı Koruma Teşkilatının “siyasi olarak yönlendirildiği” ve “hükûmetin baskı aracı olduğu” söylemleriyle karşı hamleye dönüştürülebiliyor.

Dolayısıyla, eyaletler arası farklılıklar kaotik bir tutarsızlıktan ziyade, Alman devletinin katmanlı yapısının bir yansımasını oluşturuyor. Her eyaletin kendi Anayasayı Koruma Teşkilatı ve yasaları bulunması, doğuda AfD’nin yoğun varlığıyla oluşan delil bolluğu karşısında batı eyaletlerinde sınırlı kanıtların olması farklı sonuçlar doğurabiliyor.

AfD Gittikçe Radikalleşiyor mu?

Uzmanlar, AfD’nin geçirdiği radikalleşme sürecini net verilerle teyit ediyor. Parti, her ne kadar Alman anayasal düzeninin temel ilkelerini tanıdığını beyan etse ve kendisini aşırı sağcılıktan ayrıştırmaya çalışsa da, uygulamada tüm insanların eşitliği ilkesini açıkça sorguluyor ve söylemlerinde aşırı sağcı terminolojiye başvuruyor. Bu durum, günümüzde pek çok uzmanın partiyi artık bir bütün olarak “aşırı sağcı” kategorisinde sınıflandırmasına yol açıyor. Hatta Alman İnsan Hakları Enstitüsü, partinin lider kadrosu ve milletvekilleri arasında, siyasi hedeflere ulaşmak için şiddeti bir araç olarak öven ve açıkça dile getirilen tehditler gözlemlendiğini rapor ediyor.

Partinin seçmen tabanındaki tablo da bu radikalleşmeyle paralellik gösteriyor. 2023 yılında yapılan Merkez Araştırması (“Mitte-Studie“) sonuçlarına göre, AfD destekçilerinin yüzde 21’i bütüncül bir aşırı sağcı dünya görüşüne sahipken, bu oran diğer partilerin taraftarlarında yalnızca yüzde 6 seviyesinde kalıyor. Daha da çarpıcı olanı, AfD destekçilerinin yüzde 90’ının ırkçı ve ulusal-şovenist ifadelere tamamen veya kısmen katılmasıdır. Ayrıca bu kitlenin yüzde 60’ı diktatörlük yönetimini, yüzde 52’si ise şiddet kullanımını bir şekilde onaylıyor.

Bu ideolojik yapı, partinin parlamento koridorlarındaki personel tercihlerine de doğrudan yansımış durumda. Medya araştırmaları, AfD’li Federal Meclis milletvekillerinin ofislerinde aşırı sağcı camiadan gelen 100’den fazla kişinin çalıştığını ortaya koyuyor. Bu çalışan profili içinde Neonaziler, “Kimlikçi Hareket” aktivistleri ve “Yeni Sağ” ideologları gibi isimler dikkat çekiyor. Öyle ki, AfD milletvekillerinin yarısından fazlası, Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından resmî olarak “aşırı sağcı” kabul edilen organizasyonlara mensup kişileri meclis çatısı altında istihdam etmeye devam ediyor.

“Aşırı Sağcı” Sınıflandırmasının AfD’ye Somut Etkileri Neler?

AfD’nin federal ve eyalet düzeyinde daha sert aşırıcılık kategorilerine alınmasının somut sonuçları, sınıflandırmanın kendisinden daha belirleyici görülüyor. Bu sonuçlar hem siyaset pratiğini hem de kamu hukuku statüleri üzerinden bireysel kariyerleri etkiliyor.

Parti açısından “şüphe vakası” ve özellikle “kesinleşmiş aşırı sağcı” statüsü, istihbari araçların yoğun ve sürekli biçimde kullanılmasına imkân tanır. Bu durum parti içi iletişimin, örgütsel planlamanın ve dış bağlantıların daha yakından izlenmesi anlamına gelir. Ayrıca resmî sınıflandırma, diğer partilerin AfD ile koalisyon ve iş birliğini daha da zorlaştırır; merkez partilerin “güvenlik duvarı” (“Brandmauer”) yaklaşımlı iş birliği yapmama tutumuna anayasal bir dayanak sağlar.

Kamu görevlileri ve “anayasaya sadakat” yükümlülüğü bulunan meslek grupları açısından ise sonuçlar daha hassastır. Bir partinin “kesinleşmiş aşırı sağcı” olarak tanımlanması, o partiyle organik bağı bulunan kişiler hakkında disiplin soruşturmalarına, terfi engellerine, güvenlik incelemelerinin sıkılaştırılmasına ve bazı durumlarda görevden alma süreçlerine yol açabilir.

Bununla birlikte Federal İçişleri Bakanlığı ve eyalet yönetimleri, her vakanın ayrı değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın sınıflandırması disiplin süreçlerinde tek başına belirleyici değildir; ancak hukuki dayanak olarak kullanılabilir. Memuriyet açısından doğrudan yaptırım gerekip gerekmediği konusunda farklı yorumlar bulunuyor. Nitekim 2020 tarihli bir bakanlık görüşü ve AfD’nin hazırlattığı bir mütalaa, yalnızca “inceleme” veya “şüphe vakası” statüsünün otomatik yaptırım doğurmadığını savunuyor. Alman İnsan Hakları Enstitüsü’nün analizi ise AfD üyesi memurlar için disiplin hukuku yaptırımlarının uygulanabileceğini savunuyor.

Hukuki Tanım ile AfD’nin Oyunun Arttığı Siyasi Gerçeklik

Bu hukuki ve idari sonuçlar, AfD’nin seçim performansıyla birlikte değerlendirildiğinde belirgin bir paradoks ortaya çıkıyor. Devlet, partiyi giderek daha net biçimde “aşırı sağcı” olarak tanımlarken ve özgür-demokratik temel düzenle bağdaşmadığını belirtirken; özellikle doğu eyaletlerinde AfD birinci parti konumuna yükseliyor, batıda da çift haneli oranlara ulaşıyor. Hukuki norm sandıkta aynı yönde karşılık bulmuyor; bazı seçmen kesimlerinde ters etki yaratabiliyor.

Bu durum, savunmacı demokrasi [1] (“wehrhafte Demokratie”) ilkesinin pratik sınırlarına işaret ediyor. Anayasal düzeni koruma amacıyla yapılan açık sınıflandırma, belirli kesimler için meşru ve gerekli görülebilir. Ancak aynı adım, AfD’nin mağduriyet söylemini güçlendirerek oy potansiyelini daraltmak yerine genişletebilir.

Bu tartışmanın odağında, demokratik bir devletin aşırı sağ bir partiyi hukuken nasıl tanımlayıp sınırlandıracağı sorusu yer alıyor. Bir yandan anayasal düzenin korunması, diğer yandan seçmen iradesinin kriminalize edilmemesi arasında kurulacak denge, hukuk ve siyaset literatüründe farklı yaklaşımlarla ele alınıyor. Güvenlik hukukuna ağırlık veren modellerin toplumsal ve sosyo-ekonomik dinamikleri geri plana itebileceği; sürecin tamamen siyasal rekabete bırakılmasının ise aşırı sağın kurumsal düzeyde normalleşmesine yol açabileceği yönünde değerlendirmeler bulunuyor.

Bu nedenle hukuki sınıflandırma, demokratik savunma stratejisinin tek unsuru değildir. Sosyal eşitsizliklerle mücadele, dışlanma deneyimleriyle yüzleşme, temsil kanallarını güçlendirme ve özellikle genç kuşaklara yönelik kapsayıcı siyasal eğitim politikaları da belirleyicidir. Kök nedenler ele alınmadıkça, ekonomik güvensizlik ve kimlik kaygıları üzerinden şekillenen mobilizasyonların zayıflaması beklenmemektedir. AfD’nin hukuken “kesinleşmiş aşırı sağcı”, siyaseten ise güçlü bir aktör olarak konumu, bu çok katmanlı tartışmayı gündemde tutmaya devam ediyor. (P)

Dipnot

[1] Savunmacı demokrasi, Alman Anayasasında yer alan bir ilkedir ve demokrasinin kendi düşmanlarına karşı kendini koruma hakkını ifade eder.

F. Akdemir

Münster Üniversitesi’nde Psikoloji eğitimi gören Akdemir, Perspektif dergisi yayın kurulu üyesidir.
Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler