Jeff McMahan: “Hukukun Üstünlüğü, Yerini Gücün Hükümranlığına Bıraktı”
Ahlak felsefesi ve adil savaş teorisi üzerine çalışmalarıyla tanınan, Oxford Üniversitesi Ahlak Felsefesi Emeritus Profesörü Jeff McMahan ile ABD’nin Venezuela müdahalesi bağlamında başka devletlere yönelik askerî müdahalelerin ve ekonomik yaptırımların ahlaki sınırlarını konuştuk.
Ahlaki ve felsefi bir bakış açısıyla, egemen bir devlete başka bir ülkenin müdahalesi hangi koşullar altında meşru görülebilir? Bu ilkeler ABD’nin Venezuela’ya yönelik son eylemlerine ne kadar uyuyor?
Saldırganlıkta bulunmayan egemen bir devlete askerî müdahalenin ahlaki açıdan meşru sayılabilmesi için müdahalenin hedef devletteki masum insanları kendilerine ciddi fiziksel zarar verecek temel hak ihlallerinden korumaya yönelik gerekli ve orantılı bir araç olması gerekir. Buna ek bir koşul da müdahale sayesinde korunacak olan halkın bu müdahaleyi gerçekten istediğine dair kanıt bulunmasıdır. Zira bazı durumlarda, müdahaleden sözde fayda sağlayacak olanlar, ülkelerindeki zalimlerden çok, müdahalede bulunabilecek dış güçlerden korkabilirler.
Gerçekleşmemiş olsa da haklı sayılabilecek bir insani müdahale örneği şu olabilirdi: ABD 1994’te Ruanda’da 500 binden fazla Tutsi’nin Hutular tarafından soykırım amacıyla katledilmesini (ve 250 binden fazla kişiye tecavüz edilmesini) önlemek için meşru bir şekilde müdahale edebilirdi. Ancak ABD’nin Venezuela işgali bu nitelikte değildi. ABD hükûmeti Venezuela halkına yönelik hiçbir zaman sanki bir endişe duyuyormuş gibi sahte bir tavır takınmadı ve yönetimdeki rejimin bir üyesi hariç tümünü iktidarda bıraktı. ABD yönetiminin amaçları Trump’ın gücünü göstermek, Latin Amerika’da Amerikan tahakkümünü yeniden tesis etmek ve Venezuela’nın petrol kaynaklarını Amerikan şirketlerinin erişimine açmaktı.
Ulusal egemenlik ilkesi ile acı veya baskıyı önlemeye yönelik ahlaki yükümlülükleri nasıl uzlaştırabiliriz? Egemenlik bu bağlamlarda ahlaki olarak mutlak kalır mı?
Devlet egemenliği doktrini, bir halkın kendi kaderini tayin hakkını korumayı amaçlar. Bazen bir ülkede acımasız bir azınlık genellikle dış destek alarak iktidarı ele geçirir ve sadece vatandaşların kendi kaderini tayin hakkını değil, diğer pek çok hakkını da sistematik olarak ihlal eder. Bu gibi durumlarda, halkın haklarını korumasına ve kendi kaderini tayin hakkını yeniden kazanmasına yardım etme zorunluluğu, devlet egemenliği varsayımının önüne geçebilir.
Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela’daki müdahalesini demokrasiyi teşvik etme ve bölgesel istikrarı koruma gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalıştı. Bu tür hedefler, samimi olsalar dahi, BM Antlaşması’nın müdahale yasağını ihlal ederek güç kullanımını ahlaken meşru kılabilir mi?
Hayır. Geleneksel adil savaş teorisi bu amaçların hiçbirini haklı bir savaş nedeni olarak tanımaz. En az bunun kadar önemli bir diğer husus da askerî müdahalenin, demokrasiyi teşvik etmek veya “istikrar” sağlamak için hemen hemen hiçbir zaman orantılı bir araç olmamasıdır. Son olarak, demokrasi ve istikrarı desteklemek için birbiriyle uyumlu, şiddet içermeyen pek çok yöntem mevcut. Ancak Trump yönetimi bu alternatif yollardan hiçbirini denemedi. Çünkü Venezuela’daki demokrasiyi ABD’deki demokrasiden daha fazla umursamıyor. Bölgesel istikrarı da ancak Amerikan şirketlerinin kâr etmesini kolaylaştırdığı ölçüde gözetiyor.
Ekonomik ve mali yaptırımlar genellikle askerî müdahaleye bir alternatif olarak kullanılıyor. Ahlaki ve hukuki açıdan, Venezuela ve İran’a uygulananlar gibi geniş kapsamlı yaptırımlar bir toplu cezalandırma biçimi teşkil eder mi? Bu tedbirleri uluslararası hukuk ve adil savaş teorisi ışığında nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ekonomik yaptırımlar, iyi ya da kötü amaçlara ulaşmak için kullanılabilir. Rusya’nın Ukrayna’daki saldırganlığının devamını önlemek amacıyla Rus oligarklara uygulanan ekonomik yaptırımların, bir ceza biçimi olarak değil, yalnızca bir savunma aracı olarak haklı bir gerekçesi olduğuna inanıyorum.
Hükûmetlerinin eylemlerinden memnuniyetsizlik duymalarını sağlamak amacıyla sivil halka zorluklar yaşatmayı hedefleyen ekonomik yaptırımların meşrulaştırılması ise daha zor. Ancak zararların görece küçük olduğu ve sivillerin hükûmetlerinin eylemlerine karşı çıkma görevinin bulunduğu durumlarda, ki kanımca Rus siviller için durum budur, bu yaptırımlar zaman zaman haklı görülebilir.
Trump yönetimi ise gümrük tarifelerini ve diğer ekonomik yaptırım biçimlerini iki amaçla kullanıyor: Misilleme yapmak ve diğer hükûmetleri Trump’ın iradesine boyun eğmeye zorlamak. Trump yönetimi, siyasi liderler üzerinde baskı kurmak amacıyla masum insanlara zarar verecek ekonomik yaptırımları kullanma konusunda hiçbir ahlaki tereddüt duymuyor.
Uluslararası hukuk güç kullanımını kesin bir şekilde sınırlasa da siyasi liderler zaman zaman diğer devletlere karşı askerî eylem tehdidinde bulunuyor veya bu yönde planlar yapıyorlar. ABD’nin İran’a yönelik askerî tehditleri veya potansiyel saldırı planları uluslararası hukuk uyarınca ne ölçüde meşru kabul edilebilir?
Bu soruya yetkin bir yanıt verebilecek kadar uluslararası hukukun inceliklerine hâkim değilim. Ancak şunu söyleyebilirim ki, uluslararası hukuk genel olarak ahlaken yanlış ve hukuka aykırı fiilleri işleme tehdidinde bulunmayı yasaklamaz. Bu çıkarımı, uluslararası hukukun nükleer caydırıcılığı yasa dışı kabul etmemesinden yapabiliriz. Oysa nükleer caydırıcılık, daima bir nükleer saldırıya saldırganın şehirlerini yok ederek karşılık verme tehdidini içerir, ki böyle bir eylem gerçekleştirildiği takdirde en üst düzeyde ahlaka aykırı ve yasa dışı olur.
ABD’nin hedeflerinin bunlar olduğu varsayıldığında, İran’a yönelik tehditleri hakkındaki asıl soru, tehdit konusu eylemlerin, İran’ın nükleer silah edinmesini ve rejimin göstericilere yönelik kitlesel katliamlarını sürdürmesini önlemek için gerekli ve orantılı bir araç olup olmadığıdır.
Modern müdahaleler artık ekonomik, siber, enformasyonel ve vekalet savaşları gibi yöntemlerin karışımından oluşuyor. Geleneksel adil savaş kuramı ve müdahale etiği çerçeveleri, bu hibrit yöntemleri kapsayacak şekilde gözden geçirilmeli mi? Eğer öyleyse, bu nasıl yapılmalı?
Şu an sahip olduğumuz ilkelerin -her ne kadar neleri yasaklayıp neleri gerektirdiği konusunda görüş ayrılıkları olsa da- bu farklı türdeki tüm düşmanca müdahale biçimleriyle başa çıkmak için yeterli olduğuna inanıyorum. Bunun sebebi; tüm bu müdahale biçimlerinin şu ya da bu şekilde bir zarara veya yıkıma yol açması ve hem haklı hem de haksız amaçlara ulaşmak için kullanılabilmesidir.
Adil savaş teorisinin temel ilkeleri; güdülen amaçların sadece “meşru” değil aynı zamanda “adil” olmasını, bu amaçlara ulaşmak için masum insanlara asla zarar verilmemesini ve (masum olsun ya da olmasın) verilen her türlü zararın hem gerekli hem de orantılı olmasını şart koşar. Bu ilkeler; söz konusu zararın askerî yöntemlerle mi, ekonomik araçlarla mı, dezenformasyonla mı yoksa başka bir yolla mı verildiğine bakılmaksızın geçerlidir.
ABD’nin Venezuela’daki eylemlerinin BM Antlaşması’ndaki güç kullanımına ilişkin temel yasağı ihlal ettiğine dair yaygın eleştirilerle kendini gösteren uluslararası norm ihlallerine yönelik artan endişeler, uluslararası hukukun geleceğini nasıl etkileyebilir?
Sayısız gözlemcinin de belirttiği gibi, başta Rusya, İsrail ve ABD gibi nüfuzlu ülkeler olmak üzere pek çok ülkenin son dönemde uluslararası hukuku bariz bir şekilde ihlal etmesi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana az ya da çok yerleşmiş olan uluslararası hukuka saygıyı şimdiden baltalamaya başladı. Örneğin, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edip kısmen fethetmesinin, ABD’nin Karayipler’de teknelerdeki sivilleri öldürmesinin, Venezuela’ya saldırmasının ve (ne kadar gayrimeşru olursa olsun) başkanını kaçırmasının uluslararası hukuku ihlal ettiği inkâr edilemez bir gerçek.
Durumu daha da vahim hâle getiren ise Trump yönetiminin uluslararası hukuku açıkça aşağılaması. Nitekim Trump’ın bizzat “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok” demesi bunun en net örneği. Uluslararası Ceza Mahkemesi hem Putin hem de Netanyahu hakkında tutuklama emri çıkarmış olmasına rağmen, her ikisi de tutuklanıp yargılanmak üzere Lahey’e gönderilme korkusu duymaksızın ABD’ye seyahat edebiliyor. Zaten son derece kırılgan olan hukukun üstünlüğü, hızla yerini güç ve kuvvetin hükümranlığına bırakırken, bu gidişatın sonuçları çok daha feci olacak.