Francesca Albanese’nin Almanya Ziyareti Almanya Hakkında Ne Söylüyor?
Francesca Albanese, “Disunited Nations” başlıklı film gösterimi ve söyleşi programları kapsamında çeşitli Alman şehirlerini ziyaret etti. Bu ziyaret, Almanya’da müesses nizamın Gazze bağlamındaki siyasal konumlanışını görünür kılan bir turnusol işlevi gördü. Alman medyası ve siyasetinin Francesca Albanese alerjisine ve bunun nedenlerine yakından bakalım.
Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese, Birleşmiş Milletler sisteminin içinde bulunduğu yapısal krizi konu alan ve Fransız yönetmen Christophe Cotteret imzasını taşıyan “Disunited Nations” (Birleşmeyen Milletler) adlı belgeselin gösterimleri ve ardından gerçekleştirilen tartışma programları kapsamında Almanya’yı ziyaret etti. 28 Mart’ta Köln’de, 30 ve 31 Mart tarihlerinde ise Berlin’de düzenlenen etkinlikler, yalnızca film gösteriminin ötesine geçerek Almanya’daki siyasal ve medyatik iklimin Gazze’ye dair sınırlarını görünür kılan bir kamusal tartışmaya dönüştü.
Albanese’nin Almanya’daki varlığı, özellikle ana akım Alman medyasında “tartışmalı” olarak betimlendi. Ancak bu “tartışmalı”lık atfı hiç de nötr bir tanımlama değil. Zira Albanese söz konusu olduğunda Alman medyasının çok büyük bir kısmında dünyanın belki de en bilinen örgütünün raportörü ve bir uluslararası hukuk uzmanı olarak görüşleri tartışılmıyor. Tam tersine, Albanese’nin hazırladığı raporların, kamuoyuyla paylaştığı verilerin ve kullandığı kavramsal çerçevenin Almanya’da meşruiyetine dair epistemik bir mücadele de yürütülüyor.
Bu nedenle Albanese’nin Almanya ziyareti etrafında -hiç de yeni olmayan- tartışmaları incelemekte fayda var.
Köln’de İsrail Lobisinin Dev Aynasında Gösterilen Protestosu
Birleşmiş Milletlerin özellikle Orta Doğu’da uluslararası hukuk açısından iflas edişini ele alan “Birleşmeyen Milletler” Filminin galası için Francesca Albanese, 28 Mart 2026 tarihinde önce Köln Metropolis Sineması’na geldi.
Albanese’nin Köln ziyaretine yönelik en sert tepkiler, Alman-İsrail Toplumu’nun (Deutsch-Israelische Gesellschaft, DIG) Köln Çalışma Grubu ile Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) bünyesinde faaliyet gösteren Kuzey Ren-Vestfalya Yahudi Forumu gibi örgütlü yapılardan geldi. DIG tarafından organize edilen protesto eylemi, “Francesca Albanese’ye Hayır” başlığı altında gerçekleştirilirken; eylemin gerekçesi “antisemitizmele mücadele, terörün küçümsenmesine ve Hamas propagandasına karşı çıkış ile Yahudi hayatı ve İsrail’le dayanışma” gibi Almanya’da normatif açıdan yüksek meşruiyet iddiası taşıyan kavramlar üzerinden kuruldu.
Almanya bağlamında bu protestoya temel teşkil eden kavramların nasıl seferber edildiğine bakmak oldukça ilginç bir okumaya da kapı aralıyor. Zira ülkede “Antisemitizmle mücadele” söylemi, çok uzun bir süredir İsrail’e ve ona sınırsız destek veren Alman devletine yönelik politik eleştirileri delegitimize eden, eleştiri sahiplerini kamusal alanın dışına iten bir söylemsel araç işlevi görüyor. Bu durum, özellikle İsrail’in Filistinlilere yönelik açıkça belgelenmiş soykırım politikalarına yönelik eleştirilerin sistematik biçimde “antisemitizm” kategorisine dahil edilmesiyle daha da belirginleşiyor. Gelinen durumda Almanya’da İsrail’e yönelik eleştiri konusunda kavramsal alan bütünüyle daraltılmış; meşru eleştiri ile nefret söylemi arasındaki sınırlar siyasal olarak oldukça keyfî biçimde çizilmiş durumda.
Albanese’nin Almanya ziyaretinde birkaç yüz kişilik protestoları organize eden, fakat protestoların dar kapsamına rağmen Alman medyasında geniş yankı bulan DIG’nin Almanya’daki konumu da bu tartışmada daha geniş bir çerçeveye oturtulmalı. Almanya’da İsrail yanlısı en etkili sivil toplum aktörlerinden biri olarak bilinen ve Alman Dışişleri Bakanlığı tarafından da desteklenen bu yapı, Alman dış politikası ile kamusal söylem arasında aracılık eden yarı-kurumsal bir aktör olarak işlevi görüyor. Bu nedenle DIG’nin Albanese’ye tepkisini, antisemitizmle gerçekten mücadeleye dayanan bir protesto olarak değil; Almanya’daki hâkim dış politika çizgisiyle uyumlu bir söylemsel refleks olarak okumak daha isabetli olacaktır.
Nitekim DIG Köln Çalışma Grubu Başkanı Dr. Johannes Plarz’ın Albanese’nin konuşma yapacağı Metropolis Sineması’na yaptığı çağrı, bu refleksin somut bir tezahürüydü. Plarz, sinemanın Albanese’ye yönelik davetini iptal etmesi gerektiğini savunarak, Albanese’yi “insan hakları savunucusu olarak sunulan biri değil, antisemitik klişeleri yayan ve antisemitik terörü önemsizleştiren bir figür” olarak nitelendirdi.
Kuzey Ren-Vestfalya CDU bünyesindeki Yahudi Forumu’nun başkanı Dr. Roman Salyutov ise daha ileri giderek Albanese‘nin, “İsrail’e yönelik antisemitizmin modern temsilcilerinin simge figürü olduğunu” ve “takıntılı bir İsrail düşmanlığıyla hareket ettiğini” öne sürdü. İki kurum da Albanese’nin katılımına karşı sinemanın önünde “antisemitizme karşı bir dayanışma nöbeti” düzenledi. Böylece bir Birleşmiş Milletler raportörünün, uluslararası hukuk temelinde dünya kamuoyuyla paylaştığı veriler, bir kez daha Almanya’da politik olarak tartışılabilir argümanlar olmaktan çıkarılıp, doğrudan “antisemitizmin temsili” olarak kodlanmış oldu.
Köln’de gerçekleşen programın ardından tartışmalar yalnızca ufak protestolar düzeyinde kalmadı; hukuki alana da taşındı. Rosa Maria Bianco -aynı zamanda “Kein Veedel für Rassismus” adlı sembolik bayrak kampanyasının girişimcisi- Albanese hakkında Alman Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerine (§ 186 StGB: iftira, § 187 StGB: karalama ve § 130 StGB: halkı kin ve düşmanlığa tahrik) dayanarak suç duyurusunda bulundu.
Ancak bu gerilimli atmosfer içinde Albanese’nin tutumu farklı bir düzlemdeydi. Albanese, program sonrasında kendisini protesto eden grubun yanına giderek onlarla doğrudan ve sakin bir diyalog kurmaya çalıştı. Kendisine yöneltilen antisemitizm ve “Hamas destekçiliği” suçlamalarına karşı Albanese’nin muhatabına sorduğu şu soru ise tartışmanın düğüm noktasını açığa çıkarıyordu: “7 Ekim’de yaşananların, şu an (Gazze’de) olanları meşrulaştırdığını mı düşünüyorsunuz?”
Albanese’ye Karşı Üretilen Söylemsel Hat
Köln’de ufak bir kesim tarafından “tartışmalı” olarak görülen programın ardından Albanese, başkent Berlin’e geçti. 30-31 Mart ve 1 Nisan tarihlerinde Berlin’deki Babylon Sineması’nda onun katılımıyla toplam dört ayrı panel ve tartışma programı düzenlendi. Ancak Köln’de ortaya çıkan gerilimli atmosfer, Berlin’de de kesintiye uğramadan devam etti.
Alman-İsrail Toplumu (DIG), bu programa karşı da açık bir şekilde mobilize olarak protestolar düzenledi ve çeşitli kanallar üzerinden etkinliklerin iptal edilmesi yönünde baskı oluşturdu.
Berlin’deki program etrafında oluşan baskı yalnızca sivil toplum örgütleriyle sınırlı kalmadı; siyasal aktörler de doğrudan müdahil oldu. Hür Demokrat Parti’nin (FDP) Berlin eyalet teşkilatı, Çarşamba günü Instagram üzerinden yaptığı paylaşımda “Babylon’da antisemitizme sahne sunulmamalı” ifadelerini kullanarak etkinliği açıkça hedef aldı. FDP’li siyasetçi Karolin Preisler de Babylon Sineması önünde protesto çağrısında bulundu.
Benzer şekilde “Her türlü antisemitizme karşı” (“Gegen jeden Antisemitismus”) adlı oluşum, Berlin Kültür Senatosu’na doğrudan çağrı yaparak programın iptal edilmesini talep etti. FDP’nin gençlik yapılanması Julis ise söylemi daha da sertleştirerek, Albanese’yi “İsrail’in var olma hakkını gayrimeşru gören ve korkunç suçları savunan bir figür” olarak nitelendirdi ve protesto dalgasına katıldı. Özetle siyasi partiler ve İsrail lobi örgütleri ile Alman medyası, benzer kavramsal çerçeveler etrafında hizalanarak Albanese’ye yönelik tek bir söylemsel hat ürettiler.
Neyse ki Gazze’deki soykırım ve bu soykırıma Batı devletlerinin aşikar desteğine dair tartışmayı içerikten koparıp meşruiyet tartışmasına dönüştüren bu girişimler, Albanese’nin Almanya programlarını iptal ettirmekte başarılı olamadı. Ancak bu durum, baskının etkisiz kaldığı anlamına da gelmiyor. Babylon Sineması önünde 150 kişilik ufak bir grubun katıldığı protesto gösterisi, bu söylemsel mobilizasyonun kamusal alandaki görünür tezahürüydü. FDP Genel Sekreteri Peter Langer’in de katıldığı bu gösteride, “antisemitizme ve İslamcılığa karşı mücadele” söylemi öne çıkarıldı. Öyl ki Langer, kendisine uzatılan bir mikrofona “Gazze’de soykırım yok” dedikten sonra, soykırıma “soykırım” diyenleri (Uluslararası Af Örgütü gibi) antisemitizmle itham etmeye devam etti.
Medya alanında da benzer bir söylemsel devamlılık görmek mümkün. Jüdische Allgemeine yazarı Wolf J. Reuter, FDP’li Karolin Preisler ile birlikte Albanese’nin Berlin’deki programına katıldıktan sonra onu “mesleği itibariyle antisemit olan” ve “etkileyici bir demagog” olarak nitelendirdi. Reuter’in dikkat çekici bir diğer vurgusu ise program katılımcılarının büyük ölçüde “Alman”lardan oluşmasına yönelik şaşkınlığıydı. Reuter’e göre, soykırım karşıtlarının “Orta Doğu görünümlü” değil de “Alman” olması (tüm bu kavramlar kendisi açısından ne anlama geliyorsa), oldukça tehlikeli bir gelişmeydi.
Özetle önce Köln’de, ardından Berlin’de siyaset, sivil toplum ve medya arasında kurulan ve Albanese’yi gayrimeşrulaştırarak etkisizleştirmeyi amaçlayan bu söylemsel ittifak, kendisini geçtiğimiz senelerdekine benzer şekilde yeniden göstermiş oldu. Burada dikkat çeken soru ise şu: Albanese’yi kamusal alandan dışlamaya yönelik sistematik bir çaba yürüten Alman müesses nizamı, ondan neden bu kadar çok korkuyor?
Almanya’da Albanese’nin Salt Mevcudiyetiyle Tehdit Ettiği Şeyler
Albanese’nin Berlin ve Köln’deki programlarında ne söylediğine dair içeriklere Alman ana akım medyasında ulaşmak dikkat çekici biçimde zor. Zira onun Almanya ziyaretine dair tartışmanın odağında Albanese‘nin sözleri değil, ona yönelen ufak erimli protestolar yer alıyor.
Albanese bu söylemsel gelenekten henüz Almanya’ya gelmeden önce de payını almıştı. Nitekim 24 Şubat 2026 tarihinde Frankfurter Allgemeine Zeitung’ta Peter Schäfer tarafından yayınlanan ve “Francesca Albanese’nin İsrail eleştirisinin ardında saklananlar” başlığını taşıyan yazıda Albanese, “en eski antisemitik klişeleri kullanmakla” suçlanmıştı.
Bundan bir sene önce, Şubat 2025’te Berlin’de Albanese’nin Forensic Architecture ile birlikte Berlin Özgür Üniversitesinde “Gazze’deki Soykırıma Dair Hukuki ve Adli Tıp Perspektifleri” başlıklı programı iptal edilmişti. Bunun ardından Berlin’de Junge Welt’in galerisinde -polisin organizatörleri mekânı birkaç kez değiştirmeye zorlamasının ardından- “Söylemi Geri Kazanmak: Berlin’de Filistin, Adalet ve Hakikat” başlıklı bir program düzenlenmiş, burada Albanese, “Kelimelerden korkmamalıyız. Suçlardan korkmalıyız; bu suçları işleyenlerden ve sonra inkâr edenlerden.” ifadelerinde bulunmuştu.
Aynı programda Albanese, “Almanya’da geçirdiği 75 saatin ardında oldukça gerginleştiğini” ifade etmiş ve Almanya’daki durumun ifade özgürlüğü açısından kaygı verici bir noktada olduğunu belirtmişti.
Albanese’nin betimlediği atmosfer, yalnızca etkinlik iptalleriyle sınırlı kalmadı. Geçtiğimiz aylarda doğrudan siyasal düzeyde de karşılık buldu. Şubat ayında Almanya’da Albanese’nin “İsrail karşıtı faaliyetleri” gerekçe gösterilerek istifa etmesi talep edildi. Alman Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Fransız mevkidaşı Jean-Noël Barrot’ı izleyerek Albanese’nin İsrail hakkında çarpıtılan sözleri nedeniyle “bu pozisyonda kalamayacağını” söylemişti.
Özetle Francesca Albanese 2026 ilkbaharında Almanya’ya geldiğinde Berlin ve Köln’de karşılaştığı tablo, zaten önceden kurulmuş söylemsel ve politik çerçevenin devamı niteliğindeydi.
Albanese, Uluslararası Sistemin Uğradığı Felce Dikkat Çekiyor
Francesca Albanese’nin dünya kamuoyunun önemli bir kesimi tarafından ezilenlerin savunucusu olarak görülmesine karşın, Almanya’da özellikle İsrail yanlısı lobi çevreleri tarafından “antisemitik ve terör sempatizanı” olarak etiketlenmesi, basit bir ideolojik kutuplaşmayla açıklanamaz. Bu karşıtlık, daha ziyade Albanese’nin yönelttiği eleştirinin hedef aldığı yapısal düzlemle ilgili.
Zira Albanese, BM raportörü olarak yalnızca Gazze’deki yıkımı teşhis etmekle kalmıyor; bu yıkımı mümkün kılan ekonomik, siyasi ve hukuki ağları da görünür kılıyor. Bu tür bir eleştiri, kaçınılmaz olarak yalnızca İsrail’i değil, bu sürece doğrudan ya da dolaylı biçimde eklemlenen aktörleri -Almanya dâhil- sorgulama alanına çekiyor. Dolayısıyla Almanya’da Berlin ve Köln örneklerinde görülen dar kapsamlı ve belli bir kesimle karakterize rahatsızlık, mevcut güç ve çıkar ilişkilerini rahatsız eden bir ifşanın sonucu. Albanese’ye yönelik “antisemitizm” etiketi de, bu eleştirinin revaçta kalmasını engellemeye yönelik bir kontrol mekanizması.
Sonuç olarak Almanya’daki bu tepki, Albanese’nin sözde “tartışmalı profiline” dair değil, onun işaret ettiği yapısal gerçekliğin ne kadar da sahici olduğuyla ilgili. O zülfü yâre dokundukça, Albanese’nin -ve onun örnekliğindeki her şahsiyetin- Gazze’deki soykırımın ardındaki ekonomik ve siyasi ilişkileri sorgulanmasını engellemek için antisemitizm yaftası daha güçlü bir şekilde sahaya sürülüyor.
2024 yılında İsrail’i Gazze’de soykırım işlemekle suçlayan çarpıcı raporu ve 2026’da Filistinlilere yönelik sistematik işkenceyi belgeleyen çalışmasıyla dikkat çeken Albanese’nin işaret ettiği yere bakmak, Alman medyası ve siyaseti için kuşkusuz derin bir konfor kaybı demek. Zira Albanese yalnızca hukuk ihlallerini teşhis etmekle de kalmıyor; Birleşmiş Milletlerin Filistinli sivilleri korumaktaki acziyetini ortaya koyuyor, uluslararası sistemin içine sürüklendiği “yapısal felce” dikkat çekiyor ve uluslararası hukukun aşınmasının Gazze ile sınırlı kalmayacağı uyarısında bulunuyor.
Bu bağlamda, Birleşmiş Milletlerin 80. yılında içine düştüğü siyasi iktidarsızlığın anlatıldığı “Disunited Nations” filmi de sembolik bir anlam kazanıyor: Film, protoganistinin de açık bir şekilde ortaya koyduğu gibi, uluslararası düzenin normatif iddiaları ile fiili işleyiş arasındaki derin yarılmanın bir dökümentasyonu.
Bununla birlikte, Almanya’nın müesses nizamı yalnızca Albanese ile değil, doğrudan Alman toplumuyla da belirgin bir çelişki içinde. GIGA’nın 2024/2025 araştırmasına göre Almanya’da toplumun yüzde 68’i Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını savaş suçu olarak değerlendirirken, benzer bir çoğunluk İsrail ordusunun da Gazze’de savaş suçları işlediğini düşünüyor. Katılımcıların yine yüzde 68’i Alman hükümetinin İsrail’e ateşkes ve ablukanın kaldırılması yönünde baskı yapmasını destekliyor, yüzde 47’si ise Alman hükümetinin Gazze’deki siviller için yeterince çaba göstermediğini belirtiyor. Bu veriler, medyada öne çıkarılan ve Albanese’ye yönelik “taban destekli” illüzyonu oluşturan protestoların, Alman toplumundaki düşünce çeşitliliğini yansıtmadığını da açıkça ortaya koyuyor.
Alman müesses nizamı, Birleşmiş Milletleri dahi işlevsiz bırakan bu soykırım düzeniyle hesaplaşması yönünde tabandan gelen canlı bir sivil hareketin paradigma değişikliği talebiyle karşı karşıya. Albanese’nin Berlin’de isabetle dile getirdiği sözler, bu tartışmanın etik çerçevesini ortaya koyuyor: “Bu mesele sadece Filistin’le ilgili değil. Bu, soykırım karşıtı bir harekettir. Çünkü ‘Bir daha asla’ prensibi herkes için geçerli.”
Albanese’nin Berlin’de bizzat ifade ettiği üzere, BM özel raportörlerinin görevi “kimseyi memnun etmek” değil, rahatsız edici gerçekleri dile getirmek. Ancak tam da bu nedenle Albanese’nin söylemi, özellikle Batı’yı ve onun normatif iddialarını hedef aldığında daha güçlü bir dirençle karşılaşıyor. Onun “Almanya’nın Gazze savaşındaki rolü karşısında şoke olduğu” yönündeki ifadesi ve Alman medyasının Filistinlileri sistematik biçimde “terörist” olarak çerçevelemesine yönelik eleştirisi, bu gerilimin açık göstergeleri.
Son tahlilde Albanese’ye yönelik güçlü itirazlar, onun söyleminin zayıflığından değil; tam tersine, işaret ettiği yapısal gerçekliğin ifşa olmaktan kaynaklı rahatsızlığından kaynaklanıyor. Bu nedenle bu itirazlar, eleştirel bir aktivizme karşı geliştirilen güçlü bir karşı-argümandan ziyade, o aktivizmin açığa çıkardığı çelişkiler karşısındaki derin bir siyasal ve ahlaki acziyetin ifadesi olarak okunmalı.
Albanese’nin geleceğe dair öngörüsü ise, devasa bir değişim olacağı yönünde. “Bu bir değişim zamanı.” diyen Albanese tam olarak nasıl bir değişimle karşı karşıya olduğumuzu şöyle anlatıyor:
“Gazze, hayatımızda karşılaştığımız ilk soykırım ya da ilk vahşet değil. Ancak bu, küresel bir vicdanı uyandıran ilk soykırım. Hâlâ çok fazla insan uykuda, birçoğu görmezden geliyor. Birçoğu ise inkâr aşamasında. Gerçek gözlerinin önünde duruyor ama ona başka bir isim veriyorlar. Bu yüzden dili yeniden sahiplenmeliyiz. Bize ait olan, geri kazandığımız bir dil bulmalıyız. Bu bir değişim hareketi.”