Ali Mete: “Almanya’daki Birçok Müslüman İçin Ayrımcılık Günlük Hayatın Bir Parçası”
Almanya'da pek çok Müslüman, toplumsal gelişmelere kaygıyla bakarken aynı zamanda güçlü bir dayanışma da yaşıyor. Almanya Müslümanlar Koordinasyon Konseyi (KRM) Sözcüsü Ali Mete ile Müslümanların ayrımcılık deneyimleri, siyasi beklentiler ve gençlerin öncelik verdiği konular hakkında konuştuk.
Oruç ibadetinin yapıldığı ramazan ayı sona erdi. Bu yıl sizin için en belirleyici an neydi?
Bu yıl da beni en çok etkileyen şey, insanların cami cemaatlerinde bu ayı nasıl bir adanmışlıkla yaşadıkları oldu. Özellikle krizler, savaşlar ve toplumsal gerilimlerle şekillenen bir dönemde, bu kadar çok insanın ne kadar büyük bir güç, sabır ve merhametle katkı sunduğunu görmek gerçekten etkileyiciydi. Bu, insana umut veriyor.
Birçok cami cemaati ramazan ayında ortak iftarlar düzenledi ya da ihtiyaç sahiplerine yemek dağıttı. Bu ay, Almanya’daki Müslüman toplulukların dayanışması hakkında bize ne söylüyor?
Ramazan ayının hem manevi hem de her zaman sosyal bir boyutu vardır. Bu yıl özellikle bu sosyal yönün cemaatlerde ne kadar güçlü yaşandığını açıkça gördük. Pek çok yerde her akşam ihtiyaç sahipleri, yalnız yaşayanlar ve zor durumdaki insanlar için yemekler hazırlandı. Gelemeyenlere iftar yemekleri evlerine kadar ulaştırıldı. Tüm bunlar, genç yaşlı demeden gönüllü olarak çalışan insanların katkısı olmadan mümkün olmazdı.
Bu da şunu gösteriyor: Müslüman cemaatler yalnızca ibadet edilen yerler değil; aynı zamanda sorumluluğun, dayanışmanın ve birbirine sahip çıkmanın mekânlarıdır. Özellikle Ramazan ayında bu cemaatlerde ne kadar güçlü bir toplumsal bilinç, güven ve umut olduğunu görmek mümkün.
Bu ramazan ayında birçok gencin camilere geldiğini de gözlemlediniz. Teravih namazı için ya da gönüllü faaliyetlere katılmak için… Genç nesildeki bu artan ilgiyi nasıl açıklıyorsunuz?
Genel olarak dinin artık birçok insan için eskisi kadar merkezi bir rol oynamadığı bir dönemde yaşıyoruz. Bunu sadece kiliseden ayrılanların sayısında değil, toplumun bazı kesimlerinde dine mesafeli hatta eleştirel yaklaşımlarda da görüyoruz. Bu yüzden, Müslüman cemaatlerde özellikle ramazan ayında farklı bir tabloyla karşılaşmamız dikkat çekici.
Birçok genç sadece iftara gelmekle kalmıyor; namaz için, sohbet için ve gönüllü faaliyetler için de kalıyor. Ramazan, özel bir atmosfer oluşturuyor: Yoğun ve belirsizliklerle dolu bir zamanda anlam, aidiyet ve sükûnet sağlıyor. Bu da birçok genç için gerçek bir tutunma noktası hâline geliyor.
Asıl önemli soru, ramazan ayından sonra ne olacağı. Cemaatlerin bu gençleri yıl boyunca da daha fazla sürece dâhil etmesi, onlara sorumluluk vermesi ve katılım alanları açması önemli. Bundan tüm toplum olarak fayda sağlarız.
Orta Doğu’daki savaşlar Almanya’da da yoğun şekilde tartışılıyor. Bunun Müslüman cemaatlerin ruh hâline etkisi nedir? Müslümanlar arasında hangi kaygılar öne çıkıyor?
Kriz bölgelerinden gelen görüntüler kimseyi etkisiz bırakmıyor. Cemaatlerimizdeki insanlar Gazze Şeridi, Sudan, Ukrayna, İran ve dünyanın diğer bölgelerindeki acıları yakından takip ediyor. Her masum insanın kaybı için yas tutuyor, zulüm görenler için dua ediyor ve adalet ile barış umudu taşıyorlar.
Ancak birçok Müslümanı özellikle zorlayan şey sadece acının büyüklüğü değil; aynı zamanda çifte standart algısı. İnsan onuru ve uluslararası hukukun sıkça dile getirildiğini, fakat her zaman aynı kararlılıkla savunulmadığını düşünüyorlar. Özellikle gençler bu çelişkileri çok net görüyor.
Buna ek olarak Almanya’daki toplumsal iklim de değişiyor. Kutuplaşma artıyor, güvensizlik büyüyor ve birçok Müslüman kendi acılarının ve dayanışmalarının aynı değeri görmediğini, hatta şüpheyle karşılandığını hissediyor. Bu da ciddi bir belirsizlik duygusu yaratıyor. Bu nedenle toplum olarak empatiye, farklı görüşlere açık tartışmalara ve kimseyi dışlamayan bir birlik anlayışına her zamankinden daha fazla ihtiyaç var.
Sosyo-Ekonomik Panel’in güncel araştırmasına göre Almanya’da her sekiz kişiden biri bir yıl içinde ayrımcılığa maruz kalmış. Müslümanlarda bu oran daha da yüksek, özellikle başörtülü kadınlarda. Bu veriler ne anlatıyor?
Bu verilerin gösterdiği tablo, çok açık: Birçok Müslüman için ayrımcılık istisna değil, günlük hayatın bir parçası. Bu sadece büyük krizlerde değil; ev ararken, iş başvurusu yaparken, devlet dairelerinde, çocukların okulunda ya da alışverişte karşılaşılan sıradan durumlarda da yaşanıyor. Özellikle başörtülü kadınlar bu görünür dışlanmadan daha fazla etkileniyor. Araştırmalar, neredeyse yarısının zaten şanslarının düşük olduğunu düşündükleri için iş başvurusu bile yapmadığını gösteriyor.
Bu durum sadece bireyler için değil, toplumun tamamı için de bir sorun. Çünkü insanlar geri çekildiğinde, fırsatları değerlendirmediğinde ya da kendilerini eşit görülmeyen bireyler olarak hissettiklerinde, adalet ve toplumsal katılım duygusu da zedelenir.
“Kurumlar ve Irkçılık” araştırması da ayrımcılığın bireysel, kurumsal ve yapısal düzeylerde görülebildiğini ortaya koyuyor. İçişleri Bakanlığı henüz bu konuda açıklama yapmadı. Siyaset ve bürokrasiden beklentiniz nedir?
En önemli mesele, bu çalışmanın sonuçsuz kalmaması. Araştırma, ayrımcılığı tekil olayların toplamı olarak değil; rutinlerde, takdir yetkilerinde ve kurum kültürlerinde yerleşik olabilen yapısal bir risk olarak tanımlıyor. Bu, son derece önemli bir tespit.
Siyaset ve kamu yönetimi savunmacı bir tavır yerine öğrenmeye açık olmalı. Bağımsız şikâyet mekanizmalarına, bağlayıcı antiracism politikalarına, düzenli eğitimlere, daha iyi veri toplamaya, dış denetime ve kurum içinde net sorumluluklara ihtiyaç var. Devlete olan güveni güçlendirmek isteyenler, önce bu kör noktaları açıkça kabul etmeli.
Hukuki açıdan da önemli bir eksiklik var: Devletin ayrımcılık karşısındaki sorumluluğu Almanya’da hâlâ yeterince düzenlenmiş değil. Mevcut eşitlik yasasının devleti özel sektör kadar kapsamaması uzun süredir eleştiriliyor. Bu konuda ciddi bir reform şart.
Son olarak: Almanya’da önemli seçimlerin olduğu bir yıldayız. Partilerden beklentiniz nedir?
Partilerden en temel beklentim şu: Müslümanları bu ülkenin doğal bir parçası olarak görmeleri. Onları sadece güvenlik meselesi, sadece entegrasyon başlığı ya da toplumsal korkuların yansıtıldığı bir alan olarak ele almaktan vazgeçmeleri gerekiyor.
Almanya’daki Müslümanların talepleri aslında herkesle aynı: iyi eğitim, uygun konut, adil iş imkânları, güvenlik, saygı ve siyasi katılım. Bu talepleri ciddiye almak için onların sesine kulak vermek, yaşam gerçekliklerini görmek ve antimuslim ırkçılığı açıkça adlandırmak gerekiyor.
Artık somut adımlar atılmalı: Eğitimde, iş hayatında ve kamu kurumlarında daha güçlü ayrımcılık karşıtı koruma; bağımsız danışma merkezlerinin desteklenmesi; Müslümanlara yönelik nefret ve şiddete karşı daha kararlı mücadele; kamusal alanda daha fazla temsil ve katılım. Ve evet, gündelik hayattaki sembolik tanıma da önemli. Belediye başkanlarının iftarlara katılması ya da Ramazan Bayramı’nı kamuoyunda kutlaması küçük bir detay değil. Bu, Müslümanların gerçekten ortak “biz”in bir parçası olarak görülüp görülmediğinin göstergesidir.