Yaklaşık 60 kişilik bir heyet, 28 Eylül’de Ankara’ya iniyor. Başında bir Almanya’daki bir eyaletin başbakanı olan Hendrik Wüst var. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kafiledekileri Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yaklaşık 50 dakika kabul ediyor. Ziyaretin gündeminde ticaret var, vize var, Gümrük Birliği var, savunma sanayii var. Bir de diğer konu da Almanya’nın siyasi geleceği.
Peki, Ankara’daki bu tablo bize gerçekte ne anlatıyor?
Almanya-Türkiye İlişkilerinde Bir İlk: Bir Eyalet Başbakanı Türkiye’ye Resmî Ziyareti
Hendrik Wüst’ün Türkiye ziyareti, ilk bakışta göründüğü kadar sıradan değil. Wüst, Kuzey Ren-Vestfalya’dan Türkiye’ye resmî ziyaret gerçekleştiren ilk görevdeki eyalet başbakanı. Üstelik temsil ettiği eyalet, Almanya’daki Türkiye kökenli nüfusun en yoğun olduğu, Türkiye ile milyarlarca avroluk ticaret yapan ve iki ülke arasındaki toplumsal bağların en güçlü hissedildiği bölgelerden biri.
Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinin son eyalet seçimlerinde yaşadığı kayıplar Almanya Başbakanı Friedrich Merz üzerindeki baskıyı artırırken Wüst, Merz’in yerine geçebilecek isimler arasında anılıyor. Wüst ise bu tartışmalar karşısında Kuzey Ren-Vestfalya başbakanı olarak kalmak istediğini vurguluyor. Yine de Erdoğan’la görüşmesi, eyalet düzeyindeki bir temasın ötesinde, olası bir başbakan adayının uluslararası görünürlüğünü artıran bir adım olarak da okunabilir.
Dolayısıyla Ankara’daki kareleri yalnızca diplomatik nezaket, ekonomik çıkar veya Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşması’nın 65. yılı üzerinden okumak yetersiz kalıyor. Çünkü burada yalnızca bir eyalet başbakanı seyahat etmiyor; Türkiye-Almanya ilişkilerinin nasıl ve kimler tarafından şekillendirileceğine dair daha büyük bir arayış da görünür hâle geliyor.
Belki de asıl dikkat çekici olan, Erdoğan’ın Wüst’ü kabul etmesinin yanı sıra Düsseldorf’un Ankara ile doğrudan temaslarını güçlendirmesi.
Ve bu hikâyenin başlangıcı, Erdoğan’la çekilen fotoğraftan daha eskiye uzanıyor.
Mayıs Ayından Bu Yana Düsseldorf Paradiplomasiyi Keşfediyor
Wüst’ün Türkiye ziyaretinin hikâyesi eylül ayında başlamış gibi görünebilir. Oysa önemli bir bölümü dört ay önce Berlin’de yazılmaya başlamıştı. 18 Mayıs 2026’da Türkiye-Almanya Stratejik Diyalog Mekanizması toplantısı için Berlin’de bulunan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, federal hükûmet temsilcilerinin yanı sıra Hendrik Wüst ile de bir araya geldi. Wüst ile görüşmede Kuzey Ren-Vestfalya-Türkiye ilişkileri ve güncel jeopolitik gelişmeler ele alındı.
Tam da burada Türkiye ziyaretinin daha az görünür olan boyutu ortaya çıkıyor: Paradiplomasi.
Kavram, eyaletler ve bölgeler gibi ulusaltı yönetimlerin kendi ekonomik, toplumsal veya stratejik çıkarları doğrultusunda uluslararası ilişkiler geliştirmesini ifade ediyor. Kuzey Ren-Vestfalya elbette tek başına Gümrük Birliği’ni yenileyemez, vize politikasını belirleyemez veya NATO adına karar alamaz. Buna rağmen Wüst, Türkiye ziyaretinde Gümrük Birliği reformunu ve vize işlemlerinin iyileştirilmesini savunuyor, savunma sanayiinde iş birliğini görüşüyor.
Bunun nedeni yalnızca siyasi iddia değil. Kuzey Ren-Vestfalya’yı Türkiye’ye bağlayan yoğun kişisel temaslar, ticaret ilişkileri ve şirket ağları bulunuyor. Bu bağlar Düsseldorf’a, federal dış politikanın kenarında kalmak yerine kendi çıkarlarını Ankara’da doğrudan dile getirebileceği bir alan açıyor.
Dolayısıyla Wüst’ün ziyareti sadece Berlin’in Türkiye politikasının bölgesel bir uzantısı olarak okunamaz. Daha dikkat çekici ihtimal şu: Türkiye-Almanya ilişkilerinde Berlin-Ankara hattının yanına giderek daha görünür biçimde bir Düsseldorf-Ankara hattı ekleniyor.
Wüst’ün Göç Konusunda Partisi CDU’dan Farklılaşan Görüşleri
Wüst’ün Türkiye ziyaretini anlamlı kılan yalnızca Ankara’da kurduğu temaslar değil, Türkiye kökenli insanları hangi siyasi çerçeveye yerleştirdiği. Almanya’da göç tartışmaları uzun süredir sınır, uyum, güvenlik ve kapasite başlıkları etrafında şekillenirken Wüst farklı bir vurgu yapıyor: Türkiye’den gelen insanlar yalnızca Almanya’ya sonradan eklemlenen bir topluluk değil, ülkenin ekonomik yükselişine ve toplumsal dönüşümüne katkıda bulunan aktörler.
Bu yaklaşım, Wüst’ü CDU içinde otomatik olarak daha liberal bir çizgiye yerleştirmiyor. Kendisi de düzensiz göçün sınırlandırılmasını ve devletin göç üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmasını savunuyor. Fark, daha çok göçmen kökenli nüfusu nasıl tanımladığında ortaya çıkıyor.
Wüst’ün Türkiye’de verdiği mesaj, tam da bu noktada dikkat çekici. Türkiye kökenliler yalnızca bir “uyum” başlığı altında ele alınan toplumsal bir grup değil; Kuzey Ren-Vestfalya’nın ekonomik başarısının, gündelik hayatının ve Türkiye ile kurduğu çok katmanlı ilişkinin parçası. Böylece göç geçmişi, yalnızca sosyal politika konusu olmaktan çıkıp bölgesel kimliğin ve dış ilişkilerin de unsuru hâline geliyor.
Bu dil, CDU içindeki daha sert kimlik ve göç tartışmalarıyla belirgin bir ton farkı yaratıyor. Wüst’ün çizgisi, göç politikasında daha yumuşak olmasa da aidiyet konusunda daha kapsayıcı bir çerçeve sunuyor. Belki de bu nedenle Türkiye ile ilişkileri yalnızca iki devlet arasındaki diplomatik bir dosya olarak değil, Almanya’nın kendi toplumsal gerçekliğinin devamı olarak okuyabiliyor.
Almanya’da Siyasi Rekabet Alanına Dönüşen Bir Konu: Türkiye’yle İlişkiler
Wüst’ün Ankara ziyareti başka bir soruyu da beraberinde getiriyor: Almanya’da Türkiye’yi kim, hangi siyasi dille ve hangi gelecek tasavvuruyla yeniden keşfediyor?
Çünkü Türkiye artık yalnızca göç, demokrasi tartışmaları veya krizler üzerinden konuşulan bir ülke değil. Gümrük Birliği, vize kolaylıkları, savunma sanayii, enerji, tedarik zincirleri ve Avrupa’nın güvenliği gibi başlıklar, Türkiye’nin Alman siyasetindeki stratejik ağırlığını artırıyor. Bu gündem, şu soruyu da kaçınılmaz kılıyor: Yıllardır konuşulan bunca konuda neden bu kadar az ilerleme sağlandı?
Gümrük Birliği’nin modernizasyonu yıllardır bekliyor, vize sorunu insanların ve şirketlerin gündeminde yer almaya devam ediyor. Wüst’ün bu iki başlıkta ilerleme çağrısı yapması da mevcut ilişkilerin potansiyelinin tam olarak kullanılamadığına işaret ediyor. Ancak burada siyasi tutarlılık meselesi de önem kazanıyor: Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma arayışı, geçmişte savunulan kısıtlayıcı politikalarla nasıl hesaplaşacak?
Örneğin Almanya için Alternatif (AfD) siyasetçisi Beatrix von Storch, Mart 2020’de Türkiye ile gümrük anlaşmasının askıya alınmasını, ek gümrük vergileri uygulanmasını, askerî malzeme ve silah teslimatlarının durdurulmasını ve Türkiye’den AB’ye seyahatlerde vize verilmesinin büyük ölçüde sonlandırılmasını talep etmişti. Bu geçmiş, Türkiye ile ortaklık tartışılırken siyasi aktörlerin somut tutumlarını da sorgulamayı gerektiriyor.
Daha da önemlisi, Ankara ile stratejik yakınlık aramak, Almanya’daki toplumsal çoğulculuğa da aynı açıklıkla yaklaşmayı gerektirir mi? Türkiye ile ekonomik ve güvenlik temelli ortaklık savunulurken Müslümanların kamusal ve kurumsal görünürlüğüne sınırlayıcı yaklaşmak ne ölçüde birbiriyle bağdaşıyor?
Belki de yeni tartışmanın asıl düğüm noktası burada yatıyor. Türkiye’nin Almanya için bir “gelecek konusu” hâline gelmesi tek başına fazla bir şey söylemiyor. Asıl mesele, bu geleceğin yalnızca devletler ve şirketler arasında mı kurulacağı, yoksa Almanya’daki milyonlarca insanın aidiyetini de içine alan daha geniş bir siyasi anlayışa mı dönüşeceği.
Misafirlikten Aidiyete: Devletler Yakınlaşırken Almanya’daki Türklerin Yeri Nerede?
Wüst’ün Türkiye ziyareti bu nedenle yalnızca birkaç diplomatik görüşmenin toplamı değil. Ankara ile Berlin arasına Düsseldorf’un eklenmesi, Türkiye’nin Alman siyasetinde stratejik bir aktör olarak daha fazla tartışılması ve 65 yıl önce “iş gücü” olarak yola çıkan insanların bugün iki ülke arasındaki ilişkinin toplumsal taşıyıcıları hâline gelmesi, aynı hikâyenin farklı parçaları.
Fakat belki de asıl soru, Türkiye’nin Almanya için ne kadar önemli olduğu değil. Daha zor olan şu: Almanya, Türkiye ile ilişkisini yeniden tanımlarken kendi içindeki Türkiye kökenli toplumla ilişkisini de yeniden tanımlayabilecek mi? Bu insanlar yalnızca ekonomik bir avantaj, diplomatik bir köprü veya iki ülke arasında kullanılabilecek bir bağlantı olarak mı görülecek, yoksa Almanya’nın geçmişini, bugününü ve geleceğini şekillendiren aktörler olarak mı?
Bu sorunun sembolik cevabı belki de Wüst’ün kendi eyaletinin tarihinden geliyor. 1993’te Solingen’de ırkçı bir kundaklama saldırısında ailesinden beş kişiyi kaybeden Mevlüde Genç, bütün acısına rağmen yıllarca barış ve uzlaşma çağrısında bulundu. Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in 2018’deki bir konuşmasında aktardığı sözleriyle: “Nefret her şeyi yok eder. Biz ancak kardeşçe yaşayabiliriz; Almanlar ve Türkler, Hristiyanlar ve Müslümanlar. Uzlaşmaya inanmaktan vazgeçmeyeceğim.”
Belki Türkiye-Almanya ilişkilerinin geleceği de tam burada düğümleniyor. Mesele yalnızca Ankara ile Berlin’in ya da artık Düsseldorf’un ne kadar yakınlaşacağı değil. Asıl mesele, bu yakınlığın nasıl bir ortak gelecek tasavvuruna dönüşeceği.
Çünkü devletler arasında kurulan ilişkilerin gücü yalnızca imzalanan anlaşmalarla ölçülmez. Bir ilişkinin gerçek derinliği, bir zamanlar “misafir” denilen insanların artık o ülkenin hikâyesinde kendilerine ait bir yer aramak zorunda kalmadıkları gün ortaya çıkar.










