16 Ekim Cuma günü Brüksel’de AB liderleri zirvenin ikinci gününe başlarken Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in aklında İspanya vardı. Madrid’in yaklaşık 600 bin göçmene yasal statü kazandırma girişimini Avrupa Komisyonunun incelemesini istedi. İtirazının özü açıktı. Bir üye ülke, diğerleri sınırları sıkılaştırırken ters yönde karar alabilir miydi?

Frederiksen’le aynı siyasi aileden gelen İspanya Başbakanı Pedro Sánchez eleştirileri pek ciddiye almadı. İtalya ve Polonya ise Kopenhag’ın itirazına destek verdi. Göç dosyasında hükûmetlerin sağcı ya da sosyal demokrat oluşu, hangi tarafta duracaklarını önceden söylemeye artık yetmiyor.

Sánchez’in bu rahatlığının bir takvimi de var. İspanya 29 Kasım’da erken genel seçime gidiyor. Brüksel’de geri adım atan bir başbakan, Madrid’e seçim kampanyasının ortasında dönecekti. Üstelik Brüksel’de konuşulan 600 bin kişinin gerisinde, İspanya’da çoktan açılmış bir milyonu aşkın dosya bulunuyor.

Erkene Çekilen Seçim Takvimi ve Sánchez’in Hesabı

Erken seçim kararı göç tartışmasından doğmadı. Sánchez, konut krizine yönelik kararnamelerinin reddedilmesinin ardından 5 Ekim’de parlamentoyu feshetti ve 2027’ye planlanan sandığı bu kasıma çekti. Azınlık hükûmetinin yasa çıkarmakta zorlandığı bir dönemin sonunda alınan karar, kampanyanın ana eksenini de belirledi.

Sánchez seçimi kendi projesiyle sağ ve aşırı sağın yükselişi arasında bir tercih olarak sunuyor. Bu anlatıda olağanüstü düzenleme, hükûmetin geri çekileceği bir yük gibi durmuyor. “Düzenli ve güvenli göç” söyleminin vitrinine yerleştiriliyor. Muhalefet de dosyayı aynı ciddiyetle okuyor. PP lideri Alberto Núñez Feijóo, seçim kararının ardından ilk kampanya ziyaretini Ceuta’ya yaptı.

Bence Frederiksen’in itirazının zamanlaması bu yüzden önemli. Sánchez için Brüksel’deki eleştiri, seçmene “Avrupa’ya rağmen arkasında durduğum karar” diye anlatılabilecek bir sahneye dönüştü. Kopenhag’ın çıkışı istemeden de olsa Madrid’in kampanyasına malzeme taşıdı.

Konut krizinin gölgesinde başlayan bir seçim kampanyasında göçün bu kadar öne çıkması tesadüf değil. Kiraların yükseldiği, kamu hizmetlerinin tartışıldığı dönemlerde göçmenler hakkındaki kararlar kolayca daha geniş bir memnuniyetsizliğin parçası hâline geliyor. Sánchez’in karşısındaki güçlük de burada. Göç düzenlemesini savunurken seçmene konut ve kamu hizmetleri konusunda da cevap vermesi gerekiyor.

Brüksel’de Aynı Siyasi Grubun Üyeleri İki Ayrı Yolda Yürüyor

Danimarka Başbakanı’nın çıkışı tek günlük bir parti çekişmesi gibi okunmamalı. Frederiksen, düzensiz girişleri azaltmak için daha sert tedbirler isteyen ülkelerin ön sıralarında yer alıyor. Sánchez ise kayıt dışı yaşayanların hukukî statü kazanmasını toplumsal uyumun ve ekonominin bir parçası olarak anlatıyor. Aynı siyasi gelenekten gelen iki başbakan, göçmenlerin yasal statüsüne birbirinden çok farklı anlamlar yüklüyor.

Gerilimi büyüten kırılma ağustosta geldi. Ceuta’ya yönelik toplu girişlerin ardından 22 AB lideri, Avrupa Konseyi Başkanı António Costa ile Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’e mektup yazarak içişleri bakanlarının acilen toplanmasını istedi. Bazı başkentler düzenlemenin bir çekim etkisi yaratabileceğini savunuyordu.

Oysa Ceuta’daki sınır hareketliliğiyle aylardır İspanya’da yaşayanların oturum başvurularını birbirine bağlamak kolay, aradaki neden-sonuç ilişkisini göstermek daha zor. Bu yüzden aynı haber farklı başkentlerde farklı okundu. Birinde sınır güvenliğinin açığı konuşulurken diğerinde kayıt dışı hayatın nasıl sonlandırılacağı tartışıldı.

Frederiksen 16 Ekim’de İspanya’nın, Avrupa’nın geri kalanının yaptığının neredeyse tersini yaptığını söyledi. Roma ve Varşova da zirve sonuçlarına düzensiz göçü özendirebilecek ulusal kararlara karşı bir uyarı ekletmek istedi. Öğle görüşmesi uzadı, taslaktaki dokuz paragraf son açıklamada ikiye indi. Herkes görüşünü masaya koyunca ortak cümle kurmak güçleşti.

Sánchez ülkesinin göç yönetimini savunurken eleştirileri “bla bla bla” diye geçiştirdi. Von der Leyen daha dikkatli konuştu. Yasal statü verme kararının ulusal yetki alanına girdiğini, fakat Schengen içinde sınır aşan sonuçlar doğurabileceğini hatırlattı. Brüksel’in aradığı orta yol şimdilik bu iki cümle arasına sıkışmış görünüyor.

Altı Yüz Bin Konuşulurken Bir Milyon Başvuru

Madrid’in kararı, bir sabah sınır kapısına gelen herkese oturum dağıtmak gibi anlaşılmamalı. Hükûmetin açıkladığı başvuru şartlarına göre kişilerin 1 Ocak 2026’dan önce ülkede bulunması, en az beş aylık kesintisiz kalışını belgelemesi ve sabıka kaydı taşımaması gerekiyordu. Başvurular 16 Nisan’da açıldı, 30 Haziran’da kapandı. Düzenleme ülkede zaten yaşayan insanları hedefledi.

İspanya bu yola ilk kez çıkmıyor. Geçmişte hem sosyalist hem de merkez sağ hükûmetler benzer adımlar attı. José María Aznar dönemindeki süreçlerin ardından 2005’te Zapatero hükûmeti 576 binden fazla kişiye yasal statü sağladı. O dönemde iş sözleşmesi önemli bir koşuldu. Madrid’in geçmişine bakıldığında bugünkü karar şaşırtıcı görünmüyor, Brüksel’deki siyasi hava düşünüldüğünde ise hayli aykırı duruyor.

Temmuz başındaki resmî açıklama 1 milyon 174 bin 978 başvuru bulunduğunu, bunlardan 609 bin 737’sinin işleme alındığını gösterdi. Hükûmetin başlangıçtaki tahmini yaklaşık 500 bin kişiydi. Brüksel’deki tartışma ise hâlâ 600 bin rakamı üzerinden yürüyor, yani temmuzdaki rakamların epey gerisinden. Bir dosyanın işleme alınmasıyla oturumun verilmesi arasında da aylar sürebilen bir inceleme var.

Başvuruların en büyük payı yüzde 25,9 ile Kolombiyalılara ait. Onları yüzde 13,3 ile Faslılar ve yüzde 11,8 ile Venezuelalılar izliyor. Fas’ın ikinci sırada olması dikkat çekici. Sánchez, ağustostaki Ceuta krizinin Fas’ın desteğiyle aşıldığını söylemişti. Ceuta’daki sınırı birlikte koruyan iki ülke, düzenleme dosyalarında da yan yana duruyor. Madrid ile Rabat arasındaki göç iş birliği, Brüksel tartışmasının pek konuşulmayan bir ayağı.

Başvuruların yüzde 79,6’sı ülkede kök salmaya dayanan olağanüstü izin kapsamında, yüzde 20,4’ü ise uluslararası koruma başvurusu bulunan kişilere yönelik. Yani aynı kuyrukta bekleyenlerin hepsi aynı yoldan gelmedi. Yine de çoğu için mesele bir kimlik kartından büyük. Tarımda, otellerde ya da ev içi bakımda çalışan birinin kayıt dışılıktan çıkması, maaşından sağlık hizmetine kadar gündelik hayatını değiştiriyor.

14 Ekim’de açıklanan çalışma verileri bunu hatırlatıyor. Eylül sonunda İspanya’da sosyal güvenlik sistemine kayıtlı yabancı çalışan sayısı 3 milyon 636 bine ulaşmış, olağanüstü düzenleme süreciyle bağlantılı 420 binden fazla kişi de sisteme kaydolmuştu. Bu insanların bir kısmı Brüksel’deki tartışmadan önce de İspanya ekonomisinin içindeydi. Değişen, artık kayıtlarda görünür olmaları.

Yine de bu rakamlar her başvuru sahibinin çalıştığını ya da düzenlemenin tek başına yeni istihdam yarattığını göstermiyor. Sigorta kaydı başka, işin niteliği başka. Bir otel çalışanının bordroda görünmesi önemli, fakat düzenli ücret alıp almadığı, haklarını kullanıp kullanamadığı da en az bunun kadar önemli.

Kayıt altına almanın elbette bir maliyeti de var. Bu kadar dosyayı incelemek, yeni kayıtlıların konut ve kamu hizmetlerine erişimini karşılamak ayrı bir yük. Göçmen örgütlerinin yıllardır yürüttüğü kampanya 700 binden fazla imza toplamıştı. Gelgelelim güçlü bir toplumsal talep, uygulamanın sorunsuz işleyeceğini garanti etmiyor. Madrid’in işi insanlara belge vermekle bitmeyecek.

İspanyol Oturumu Avrupa’nın Anahtarı mı?

Danimarka ile İtalya’nın itirazını anlamak için haritayı açmak yetiyor. İspanya’nın verdiği oturum, iç sınırların büyük ölçüde kaldırıldığı Schengen alanında diğer başkentleri de ilgilendiriyor. Bir ülkenin göç kararı komşusunun iç siyasetine kısa sürede taşınabiliyor, ortak alanın karşılığı da belirli ölçüde ortak sorumluluk.

Ceuta hareketliliğinin ardından İtalya ile İspanya’nın birbirlerine karşı geçici kontroller uygulaması bu kaygılara somut bir arka plan kazandırdı. 16 Ekim’deki haberlere göre iki ülkenin içişleri bakanları kontrollerin kaldırılması için görüşmeye hazırlanıyordu. Bu gerilim doğrudan düzenleme başvurularının sonucu sayılamaz.

Burada sıkça atlanan bir hukukî ayrım var. İspanya’nın resmî açıklamasına göre bu düzenlemeden doğan ilk bir yıllık izin, Almanya’da veya Danimarka’da yerleşme ve çalışma hakkı vermiyor. Schengen içindeki kısa seyahat kurallarıyla başka ülkede sürekli çalışma hakkını aynı kefeye koymak yanıltıcı olur.

Düzenleme İspanya’da yargıya da taşındı. Yüksek Mahkeme, haziran sonunda konuyu AB Adalet Divanına götürme ihtimalini değerlendirdi. 8 Temmuz’da ise buna gerek olmadığına karar verdi ve düzenlemeyi askıya alma taleplerini reddetti. Kısacası Brüksel’de hâlâ siyasi itirazlar dile getirilirken Madrid’de hukukî tartışma büyük ölçüde kapanmış durumda. Uygulamadaki sorunlar ise başka bir mesele ve onlar mahkeme kararıyla çözülmüyor.

Öte yandan başka ülkelerin kaygıları bütünüyle temelsiz de görülemez. İnsanların sınır aşan hareketleri, ulusal kararların zamanla birbirini etkilemesine yol açabilir. Yeni düzensiz geçişlerin arttığı ileri sürülüyorsa başvuru sayısından fazlasına, karşılaştırılabilir verilere ihtiyaç var. Muhtemel etki ile kanıtlanmış sonuç sıkça birbirine karışıyor.

AB’nin Göç ve İltica Paktı 12 Haziran’da uygulamaya girdi. Ortak kurallar çoğalırken ülkede zaten yaşayan göçmenlere ilişkin ulusal tercihler aynı hızla yakınlaşmıyor. Brüksel zirvesinin nihai metninde İspanya’ya açık bir kınama yer almadı. Yüksek sesli itirazlar, ortak açıklamada hayli temkinli bir dile dönüştü.

Bu temkinin bir nedeni muhtemelen seçim takvimi. Seçime haftalar kala bir üye ülkenin iç tartışmasına açıkça taraf olmak, Madrid’de dış müdahale diye okunabilirdi. Fakat seçimden hangi hükûmet çıkarsa çıksın, yüz binlerce dosyanın hukukî süreci devam ediyor. 29 Kasım’daki sonuç göç politikasının geleceğini etkileyebilir, bugün değerlendirme bekleyen başvuruları kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Seçmen sandığa giderken göçü diğer dertlerinden ayırarak düşünmeyecek. Konutun fiyatı, mahallesindeki okulun kapasitesi, çalıştığı işin güvencesi aynı hesabın içinde. Madrid’de siyasetin bu konuları birbirinden ayırması zor. Brüksel’de ise ulusal kararların sınır ötesindeki etkisini tartışırken her ülkenin farklı ekonomik ve toplumsal ihtiyaçlarını hesaba katmak gerekiyor.

Sánchez’in geri adım atmamasının nedeni de bu. Brüksel’de kaybedeceği bir tartışma, 29 Kasım’da kazanmak istediği bir seçimin parçası. Brüksel’de birkaç saat içinde söylenen sözler bu dosyaları ne hızlandırdı ne de iptal etti. Yine de Avrupa’nın yıllardır üzerinde uzlaşamadığı bir gerçeği açığa çıkardı. Ortak sınırlar çizmek, o sınırların içinde yaşayan insanlara dair ortak bir politika geliştirmekten çok daha kolay.