Dosya: "İslam Reformu" Tartışması Sürekli Ortaya Çıkan Reform

"İslam Reformu" Tartışması

İslam’ın bir reforma/reformasyona ihtiyacı olduğuna dair talepler farklı ülke ve dillerde yineleniyor. Müslümanlar ve gayrimüslimlerin katıldığı bu tartışmada farklı pozisyonlar söz konusu. Dile getirilen yaklaşımları incelemek reform taleplerini daha doğru anlamak için de önem arz ediyor.

Nurefşan Şereflican 1 Aralık 2016

1. Pozisyon: Müslüman Bir Martin Luther?

İslam’a dair en yaygın reform taleplerinden biri Hristiyanlıkla mukayese neticesinde ortaya çıkmaktadır. Bu görüşe göre “Hristiyanlığın Protestanlıkla yaşadığı yenilenme sürecini İslam’ın da yaşaması gerekmekte, İslam Müslüman bir Martin Luther’e ihtiyaç duymaktadır.” Bu noktada en çok başvurulan makalelerden biri Thomas L. Friedman’ın 4 Aralık 2002 tarihinde New York Times’ta “An Islamic Reformation” (İslami Bir Reform) başlığıyla yayımladığı makaledir.[1]

Friedman o dönemde İran’da gerçekleşen reform hareketinin İslam dünyasında bir tür Martin Luther ve Tiananmen Meydanı olayları kombinasyonu olduğunu ifade etmiştir. Friedman 11 Eylül saldırılarından sonra meydana gelen ve İslami motivasyonlu olarak tanımladığı terörün sadece Müslüman toplumlarda bir düşünce değişikliğinin gerçekleşmesi ile sona erebileceğini iddia etmiştir. Friedman’a göre radikal-şiddet eğilimli fikirler bütününü ancak Müslümanlar değiştirebilecektir. Friedman bu düşüncesini kendi tabiriyle “Müslüman bir Protestanlığı”, yani hümanizmi savunan İranlı Profesör Hashem Aghajari’nin bir konuşmasına dayandırmaktadır.[2]
Müslümanların tarihten ders alması adına Hristiyanlığın tecrübelerinden faydalanması gerektiğini iddia eden Friedman köşe yazısında açık bir şekilde yalnızca İran’dan bahsetmektedir. Oysa İran’da hüküm süren klerikal-hiyerarşik yapılar İslam dünyasının diğer ülkelerinin birçoğunda mevcut değildir. İran’ın Müslüman toplum yapısının İslam dünyasında genel geçer bir kural oluşturmadığı düşünüldüğünde Yalnızca İran’daki gelişmelerden yola çıkarak Luther örnekliğinde İslam’da bir reformasyon talebinde bulunmak tutarlı görünmemektedir. Örneğin Mehdi Hasan böyle bir kıyaslamayı eleştirmekte ve bu kıyaslamada Asya ve Afrika’daki birbirinden oldukça farklı İslami ülkelerin farklı tarihlerine rağmen Avrupa merkezli bir bakışın ortaya çıktığını belirtmektedir.[3] Buna karşın Muhammad Sameer Murtaza yaptığı bir kıyasla reformcu-Selefi reform hareketlerinin Protestan reform hareketleriyle içerik olarak ne kadar benzerlik gösterdiğini de ortaya koymaktadır.[4]

Müslüman bir Martin Luther talep eden şatafatlı boş sözler her ne kadar kulağa hoş gelse de her ikisi de tek Tanrılı olmasına rağmen iki dinin gelişim tarihlerinin birbirinden ne kadar farklı olabileceğini gösteren karakteristik dinî özellikler bu taleplerde görmezden gelinmektedir. Farklı yazarların ortak noktada buluşamadığı, ancak İslam’ın reformize edilebilirliği söz konusu olduğunda çok büyük bir anlam teşkil eden husus işte bu gelişim tarihidir. Bu tartışmadaki temel pozisyon İslam gelişim tarihinin değerlendirilmesine ve İslam teolojisinin tarihte veya günümüzde ne kadar hareketli ya da durağan olduğu sorusuna bağlıdır. Durağan bir teolojinin radikal bir değişim geçirmesi gerekebilirken hareketli bir teolojide bir reforma muhtemelen ihtiyaç bile duyulmayacaktır.

2. Pozisyon: Reform Taleplerinin En Anlaşılmaz Olanı: Ayan Hirsi Ali

Reform talepleri söz konusu olduğunda en çok gündeme gelen ve İslam düşmanı yaklaşımlarıyla dikkat çeken Ayaan Hirsi Ali’dir. Hirsi Ali “Kendinizi Yenileyin! İslam Neden Kendini Değiştirmeli” adlı monografisinde [5] oldukça durağan olan bir İslam teolojisinden yola çıkmakta ve bu sebeple İslam’da barışçıl yollarla, şiddet barındırmadan bir değişiklik gerçekleştirilmek istenmesi durumunda İslam inancının temel noktalarından vazgeçilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır. Hirsi Ali İslam’ın 1400 yıldır reformlara karşı direnmekte olan bir din olduğunu iddia eder ve kendisi şayet reform hareketleri varsa (görünüşe göre burada fundamentalist/Selefi hareketlerden bahsetmektedir) bunların Batı’nın bakış açısından “geriye yönelik” olduğunu ifade eder. Hirsi Ali İslami öğretide reformun “meşru” olmadığını ve İslami doktrinde yalnızca “geçmişe dönme arzusunda olan” reformlara müsaade edildiğini iddia eder. Hirsi Ali bu görüşünü İslam’ın tarih anlayışıyla gerekçelendirir. Ona göre İslam’da Batı’daki gibi ilerleme düşüncesi yoktur, son peygamberden sonra tarih ne kadar ileri giderse dünya da o kadar kötü bir yere dönüşecektir -bu yorumunu bir hadis ile desteklemektedir. Hirsi Ali’ye göre yalnızca her yüzyıl dönümünde bir yenileyicinin (müceddid) gelmesi durumunda peygamber dönemindeki şartlara yaklaşılabilir.

Hirsi Ali kitabında Müslüman cemaatten beş talepte bulunur: Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in dokunulmazlığı ve hatasızlığı kabul edilmemeli, bunun yanı sıra kutsal vahyin “sorunlu” kısımları (özellikle Medine’de inen ayetler) Hirsi Ali’nin iddialarına göre değiştirilmelidir. Yine ona göre ölümden sonraki yaşam dünyevi yaşamdan üstün olmamalıdır, aksi takdirde ölümün yüceltilmesi vuku bulacaktır. Hirsi Ali’ye göre şeriat (şeriat ile aslında belli yaptırımları olan bir İslam hukukunu kastetmektedir) kısıtlanmalıdır ve öncelik dünyevi hukuka ait olmalıdır. Hirsi Ali İslam’daki dinî emirlerin uygulanması hâlinde, bunun aşağılayıcı ve insan haklarını çiğneyici olduğu iddia eder (kadının ezilmesi ve taşlama, idam cezası veya bedensel cezalar gibi ağır cezalara istinaden).

Hirsi Ali İslam’ın olumlu (ve genellikle Müslümanları birçok anlamda iyiliğe teşvik eden) uygulamalarından biri olan “İyiliğin emredilmesi ve kötülükten men edilmesi” prensibinden de feragat edilmesi gerektiğini savunur. Bu uygulamanın İslam’da teolojik olarak oldukça sağlam temellere sahip olduğunu belirten Hirsi Ali’ye göre bu, insanların kamu alanında hiçbir özgürlüğe sahip olmamasına ve ahlaki değerlere ya da diğer dinî emirlere karşı gelmeleri durumunda çoğu zaman şiddetle cezalandırılacak olmalarından dolayı sürekli bir korku ve mahkumiyet içinde yaşamalarına sebep olur. Bu uygulama kişinin kendi adaletini kendi sağlamasını, namus cinayetlerini ve sivil şahısların kamu alanında şiddet kullanmasını teşvik etmektedir. İslam’ın, bireylerin şahsi ve ferdi özgürlüklerine saygı göstermesinin ancak bu uygulamanın reddedilmesi ile mümkün olacağını belirten Hirsi Ali’ye göre cihat çağrısından da vazgeçilmelidir. Cihat, diğer bir deyişle “kutsal savaş” ona göre şiddet eylemlerini ve terörizmi meşru kılmaktadır. Hirsi Ali Müslüman din adamlarından bu emirden tamamen uzaklaşılması için cihadı genel anlamda haram/yasak olarak ilan etmelerini ister. Şayet bu çözüm uygulanamaz ise ona göre Müslümanlar cihadı savaş araçlarıyla hiçbir ilgisi bulunmayan manevi-tasavvufi, hatta metaforik bir emir olarak algılamalıdır.

Bütün bu garip talepler İslam’ın modern dünyada varlığını sürdürmek istemesi, İslam devletlerinin diğerleriyle birlikte yaşayabilmesi ve Batı’da yaşayan Müslümanların başarılı olabilmeleri için gerekli görülmektedir. Bununla beraber Hirsi Ali İslam dünyasında bir reformun başlamış olduğunu düşünmektedir ve bu anlamda “umutlu”dur. Ona göre reformu kabul edecek Müslümanlar da mevcuttur.

Hirsi Ali kendini özgür Batı’nın temsilcisi olarak tanımlamakta ve İslam’ı “Batı ve çağdaşlıkla uyumlu hâle getirmeye” çalışmaktadır. Bunu yaparken de Müslümanlardan “Batı’ya uyum sağlamalarını” bekler. Ona göre bu reformun başarısız olması durumunda “en çok kaybeden” Batı olacaktır.

Hirsi Ali’nin bu pozisyonları ve Müslüman cemaatin büyük bir çoğunluğu tarafından kabul edilemez talepleri incelendiğinde onun en başta meseleye “biz-siz” şeklinde birbirine düşman, birbiriyle asla uyuşamayacak iki aktör kurgulayarak yaklaşması bile tek başına onun pozisyonlarının yapıcı olmadığını ortaya koymaktadır. Hirsi Ali asıl olarak İslam ve Batı’ya dair bir “ideolojik uyuşmazlık” fikrini benimsemekte ve bu uyuşmazlığın ancak Müslümanların dinlerinin en önemli İslami hususlarından “vazgeçmeleri” veya bunları “esnetmeleri” durumunda atlatılabileceğinden bahsetmektedir. Bu bakış açısında “Batı” ve onun içerisinde neşet eden “değerler manzumesi” yegâne doğru, kendisine ulaşılmak için mücadele edilmesi gereken yegâne hedef ve yegâne ölçüm aracı olarak görülmektedir.

3. Pozisyon: “Seküler Müslümanların” Hayali

Reform talepleriyle ilgili bir diğer pozisyon da kendisini “seküler Müslümanlar” olarak tanımlayan kesimden gelmektedir. 16 Eylül 2016 tarihinde Freiburg Bildirgesi (Alm. “Freiburger Deklaration”) isimli bir deklarasyon yayımlayan bu grup “bir İslam reformunun hayalini kurmakta oldukları”nı söylemektedirler. Bu İslam reformu “kendini analize tabi tutan, kendini Avrupa topluluğunun bir parçası olarak gören ve varlığını Avrupa değerleriyle sorunsuz bir şekilde sürdüren Avrupalı Müslüman bir cemaat” oluşturmalıdır. “Yenilenen bu Müslüman cemaat tüm insanlara ve her türlü hayat görüşüne karşı hoşgörülü, barışçıl ve açık olmalı”dır. “İslam, Kur’an ve teoloji anlayışı hümanist, modern, belli bir bağlamın içerisinde ve aydınlanmış olmalı”dır. “Dinî bir gerekçeden kaynaklanabilecek ayrımcılıklar ve insan hakları ihlalleri kesinlikle reddedilmeli”dir. “İnanç tamamen bireysel ve soyut bir Tanrı-insan ilişkisi olarak algılanmalı”dır. “İslam, insan haklarına ve demokrasiye mutlak biçimde uygun”dur.

“Seküler Müslümanlara” göre Müslüman cemaat henüz bu talep edilen noktalara “ulaşamamış” bir grup olarak gözlemlenmektedir. Bu görüşe göre günümüzde Avrupa’da yaşayan Müslüman cemaat kendini Avrupa toplumunun bir parçası olarak hissetmeyen, insan haklarına ve demokratik yapıya yeterince öncelik tanımayan ve “seküler Müslümanların” aksine barışçıl, hoşgörülü ve açık olmayan bir topluluk olarak görülmektedir. Böylece “seküler Müslümanların” İslam’ın Avrupa toplumuyla uygunluk içerisinde birleşmesine duydukları gereksinim ile birlikte en azından bildirgeyi hazırlayan grup kadar “ileri” olmayan çağdaş bir Müslüman toplum kurgulanmaktadır. Zira durum “seküler Müslümanlar” için böyle olmasaydı, İslami reforma yönelik bir ihtiyaç da bulunmazdı. Böylelikle Müslüman cemaatin içerisinde İslami bir cemaatin Avrupa toplumuna olan uyumunu ölçen kategoriler oluşturulmaktadır. Böylece “seküler Müslümanlar” grubuna dâhil olmayan Müslümanlar dolaylı yoldan “sorun” olarak görülmektedir. Kendini “seküler Müslüman” olarak tanımlamak bile bir sınırlama anlamı taşımaktadır.[6]

4. Pozisyon: Reform Yerine, İslam Bilgi Geleneğinin Sürekliliğinin Sağlanması

Müslüman bir Martin Luther arzusu, Ayan Hirsi Ali’nin talepleri ile seküler Müslümanların reform taleplerinin ardından bir dördüncü pozisyon da İslam’ın reforma ihtiyaç duymadığını düşünüp reform taleplerini kararlı bir tutumla reddedenlerin yaklaşımıdır. Örneğin Osnabrück İslam İlahiyatı Enstitüsünden Hakkı Arslan böyle bir yol izlemektedir. Arslan İslam’a yönelik reform tartışmasını eleştirmekte ve İslam’a, daha doğru bir deyişle Müslümanlara yöneltilen bu beklentiyi Batı’nın Avrupa merkezci, sömürgeci-emperyalist görüşünün devamı olarak değerlendirmektedir. Arslan bu tartışmalarda İslam’ın reformlarla uyuşmazlığı veya İslam’ın sözde gericiliği gibi klişelerden faydalanıldığını söyler. Ona göre bu tutum yüzyıllardır süregelen İslam bilgi geleneğinin görmezden gelinmesine sebep olmaktadır. Arslan bu reform takıntısının Sünni İslam’ın ilahiyat geleneğinin tekrar hatırlanması ile aşılmasını talep eder. Zira İslam geleneğinin yeni olgular için çözüm üretmesini mümkün kılan içtihat konsepti ile yeni içerikler tekrar canlandırılabilir ve yenilenebilir. Arslan’a göre asırlık İslam geleneğinin belirsizliğe karşı belli bir hoşgörüsü vardır ve bu yüzden İslam bilgi ve ilahiyat geleneğine yeniden dönülmesini ve onun bırakılmamasını talep etmektedir. Bu fikir İslam cemaatinin bir reforma ihtiyaç duymadığını, çünkü günümüzün Selefi hareketleriyle birlikte İslam cemaatinin zaten çağdaş zamanın reform döneminde bulunduğunu ifade eden Muhammed Sameer Murtaza’nın görüşüne benzemektedir. Murtaza içinde bulunulan sürecin İslami yenilenme paradigmasına yönelik bir paradigma değişimi olduğunu ifade etmektedir. Arslan ve Murtaza’nın da belirttiği gibi İslam ilahiyatının modern zamanın yeni olgu ve zorluklarıyla başa çıkabilmek için kendine özgü mekanizmaları eskiden olduğu gibi hâlihazırda da vardır. Ancak burada önemli olan (Hirsi Ali’nin talep ettiği gibi) teolojik temel içeriklerin reddedilmesi değil, aksine bunların ciddi ve yansıtıcı bir biçimde ele alınmasıdır. Kaynaklarda bir sorun yoktur, sorun kaynakların kullanımı konusundadır.

Tartışma Bağlamında Uzlaşı

İster Martin Luther’in örnek alınması ile ister İslami temel prensiplerinden vazgeçilmesi talebi ile veya sözde yumuşatılmış ve sekülerleştirilmiş bir İslam arzusu ile İslam’da reform isteyen kişiler bu tartışmanın bağlamında bir yerde birleşirler. Bu taleplerin ardında dini kullanan, şiddet eğilimli akımları baskılama arzusu, İslam’ın insan hakları, hukuk devleti ilkesi ve özgür demokratik düzen gibi Batı değerleriyle uyum içinde olmasını sağlamaya yönelik siyasi güvenlikle ilgili gerekçeler yatmaktadır. Bu tartışmada İslam çağdaşlıkla “uzlaştırılmaya” çalışılmakta ve Batı’da yaşayan Müslümanlar için yaşadıkları toplumlardaki yaşam gerçekliklerine uygun bir teoloji sunulmaya çalışılmaktadır. Bu “İslam” Batı’nın düşünsel ilerlemelerini kendi içinde ihtilaflar yaşamadan benimseyebilen, Batı’nın fikir tarihinden esinlenmiş bir İslam’dır. Bu, Batı düşünürlerinin akılları ile “aydınlanmış”, “modern dönem öncesinden kalan yükü, aşağılayıcı ve insan onurunu hiçe sayan fikir ve uygulamaları üzerinden atmış ve modernliğe özgürce varan bir İslam”dır.

Diğer tarafta ise reform hareketleriyle birlikte İslami teoloji geleneğinde bir kopukluk olacağını düşünen ve Batı’nın talep ettiği bu genelleştirilmiş reform talebinin amaca uygun olmadığı görüşünü savunanlar bulunmaktadır.

Belki de bu tartışmada esas olarak açıklığa kavuşturulması gereken nokta, bazı aktörlerin neden İslam’ı Batı’ya uygun hâle getirme ihtiyacı duyduklarıdır. Söz konusu mevzu yeni sorunlara yeni çözümler üretme ihtiyacı olduğunda İslam’ın kendi içindeki mekanizmalar dikkate alınmamaktadır. Her zamanki gibi Müslümanların reform gibi kavramları Batı’daki anlamıyla algılamaları ve bunları İslam’a entegre etmeleri beklenmektedir. Ancak bu tartışmada, Batı’yı her anlamda üstün olarak algılayan ve bu yüzden de talep edilene yönelik eleştirel bir tutum sergilenmesine mani olan, önceden belirlenmiş bir anlayış söz konusudur. Reform daima “ilerici” olarak algılandığı için Batı’daki anlamıyla gerçekleşecek bir reformun uygun olup olmayacağı konusu ele alınmamaktadır. Böylelikle reform kelimesinin (bu kelimeyle “vakti geçen eski”nin “daha iyi olan yeni” için reddedilmesi kastedilmektedir) üstü kapalı bir şekilde içerdiği ilerleme düşüncesi, İslam’ın “yeni”yle başa çıkabilecek mekanizmalara ve aynı zamanda yatıştırıcı bir güce zaten asırlardır sahip olduğu gerçeğine ve yerleşik İslam teoloji geleneğine karşı kör kalmaktadır.

[1] Thomas L. Friedman: „An Islamic Reformation“ http://www.nytimes.com/2002/12/04/opinion/an-islamic-reformation.html
[2] Hashem Aghajari’nin bahsi geçen konuşmasının Almanca versiyonu: http://www.zeit.de/2002/52/Aghadscheri/komplettansicht
[3] Mehdi Hasan: „Why Islam doesn’t need a reformation“ https://www.theguardian.com/commentisfree/2015/may/17/islam-reformation-extremism-muslim-martin-luther-europe
[4] Muhammad Sameer Murtaza: Die gescheiterte Reformation. Salafistisches Denken und die Erneuerung des Islam, Freiburg im Breisgau 2016.
[5] Ayaan Hirsi Ali: Reformiert euch! Warum der Islam sich ändern muss, München 2016.
[6] Freiburg Bildirgesi: http://saekulare-muslime.org/freiburger-deklaration/

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar