Dosya: "İslam Reformu" Tartışması “Tarihi Göz Ardı Etmeden Asrı Gözeten Bir İdrak Geliştirmeliyiz”

"İslam Reformu" Tartışması

İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) İrşad Başkanı Celil Yalınkılıç ile reform taleplerinin Müslüman cemaat tarafından algılanışı üzerine konuştuk.

admin 1 Aralık 2016

İslam’da Hristiyanlığın 15. yüzyılda deneyimlediği türde bir reformasyon mümkün mü?
Her şeyden önce reformasyon kavramını İslam dini söz konusu olunca doğru tanımlamak gerek. İslam dininin sahibi Allah (c.c.)’tır, tebliğcisi de Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Dolayısıyla İslam’da yeni bir şekillendirme mümkün değildir. Eğer bu konuda bir “değişiklik” ya da “yenilenme”den bahsedilecekse bu konuda bizim kendi tabirlerimiz var. Bu tanımlamalar “tecdid/yenileme”, “ihya/yeniden canlandırma” ve “ıslah/yeniden doğrultma” tabirleridir. Fakat bunların hiçbirisi dinin aslı ile değil; bizim bu dini nasıl anlamamız gerektiği ile alakalıdır. Yani tecdid, ihya ve ıslah bizim bu din karşısındaki konumumuz ile alakalıdır.

Hristiyanlık ve İslam’ın tarihsel gelişimini kıyasladığımızda İslam’da reformasyon gibi bir düşüncenin doğru olmadığı anlaşılacaktır. Zira İslam’da bunu gerektiren bütüncül bir değişiklik olmamış, değişiklikler hep ana akım etrafından uzaklaşma ile meydana gelmiştir. Ama ana gövde hep aynı kalmıştır. Mesela Müslümanların ne Allah, ne Peygamber, ne cennet-cehennem tasavvurlarında, ne ibadet şekillerinde ve bunların muhtevasında bir değişiklik olmamıştır. Hristiyanlık’taki reformasyon ise bu alanlardaki pek çok değişikliklerin ardından, o değişikliklerden birisini yeniden canlandırma şeklinde olmuştur.

İslam tarihinde içtihad ve ıslah hareketlerinin yeri hayli geniş. Buna rağmen İslam’ın reforme edilmesi taleplerini dile getirenlerin ya İslam tarihi hakkında bilgisiz ya da art niyetli, siyasi amaçlar güttüğünü iddia eden uzmanlar var. Siz bu konuda ne düşünürsünüz?
Evet, İslam’ın reformasyonundan bahsedenlerin İslam hakkındaki bilgisizlikleri ortada. Eğer İslam tarihine vakıflarsa da bu iddialarını iyi niyetle izah etmek mümkün olmaz. Tarihî sürece baktığımızda İslam dininin aslından sapmalar olduğunu görebiliriz. Mesela Haricîlik dediğimiz Hz. Ali ve Muaviye arasında geçen hakem olayı sonrasında her ikisini de tekfir eden, yani bu iki tarafı, Allah’ın hükmünü kabul etmeyip kendi aralarında bir anlaşmaya varmış olmalarından dolayı dini reddetmiş, böylece her iki tarafın da küfre düşmüş olduğunu iddia edenlerden itibaren başlayan, insanın hiçbir iradesinin olmadığı ya da kader olmadığını iddia edenlerle devam eden bozulma ve yozlaşmalar meydana gelmiştir. Aksine Haricîler ve ana gövdeden sapan diğer fırkalar dinde bir reform, yani dine yeni bir şekil verme hareketi başlatma gayretinde olmuşlardır. Onların hiçbiri dinin aslına dönülmesini amaçlamamışlar, aksine günün şartlarında kendi sapkın yollarını meşrulaştırıcı gerekçeler ortaya koymuşlardır. Günümüzde de bu tür sapmalar vardır ve bu sapmalar yeni şekiller ve yeni konular üzerinde tezahür etmektedir. Bu yüzdendir ki onlara karşı verilecek cevap İslam dininin yeniden şekillendirilmesi değil, aslının ihya edilmesi, İslam anlayışımızın aslına göre yenilenmesi, yani tecdittir.

İslam’da reform talep eden art niyetli veya siyasal amaçlar güdenlerin yanında elbette bu taleplerin sahiplerinin hepsini aynı kefeye koymak da doğru olmaz. Günümüzde anaakımdan kopma şeklinde kendini gösteren çarpık İslam anlayışının doğurduğu sorunların dinde reform yaparak giderilebileceğini düşünen saf insanlar da var. Bu da büyük ölçüde bilgisizlikten kaynaklanıyor.

Ayet ve hadislere günün değişen şartlarına ve ortaya yeni çıkan gerçekliklere cevap verecek yorumlar getirmek ve güncelliğini yitirmiş yaklaşım ve uygulamaları revize etmek “dinde reform” olarak tanımlanabilir mi? Eğer öyleyse klasik fıkıh kitaplarının yorumlarına güncel sorunlara cevap verecek yeni yorumlar getirmenin neresi sakıncalı?
Az önce de söylediğimiz gibi bizim tanımlamalarımızla bu tanımlamalar uyuşmamaktadır. “Reformasyon” dendiğinde Hristiyanlıkta anlaşılan şey, İslam’da doğrudan dine müdahale olarak algılanır. Oysa içtihad ve ıslah çalışmalarının hiçbiri dinin kendisi ile alakalı değildir. İçtihad ve ıslah çalışmaları günün şartlarının dine uygun bir şekilde anlaşılması ve ona göre bir hayat sürdürülmesine yöneliktir. Üstelik ne içtihad ne de ıslah tek bir grubun tekelinde değildir. Her bir Müslüman bu din karşısında eşit derece sorumludur. Müslüman müçtehid ya da ıslahatçıların yorumları ise eleştiriye her zaman açıktır. Yani bu yorumlar “nass” dediğimiz dinin aslını oluşturan vahiy (Kur’an) ve bu vahyin nasıl anlaşılıp uygulanacağını bildiren Peygamber uygulamaları (Sünnet) gibi dokunulmaz değildir. İçtihad ve ıslah, dinin temelini oluşturan nassların nasıl anlaşılması gerektiği ile ilgili bir çalışmadır. Burada bir reformasyondan bahsedilecek olursa, bu ancak “Acaba nasslardan ne kadar uzaklaştık, o naslara nasıl yeniden ulaşabiliriz?” sorusuna verilecek cevap ölçüsünde mümkün olabilir.

Önce şunu ifade edelim: Klasik fıkıhçılar bugün reform çığırtkanlığı yapan “Müslüman reformist”lerden daha çok ve daha derin bir şekilde kendi dönemlerini, kendi çağlarını anlamış, okumuş ve o dönemi İslam’a göre anlama ve yorumlama gayretini göstermişlerdir. İşte bu gerçekçi okuma yüzünden hâlâ pek çok mesele günümüze ışık tutabilmektedir. Bu temel hususların zaten değişme ihtiyacı da yoktur.

İslam anlayışının, İslam idrakinin doğru anlaşılması yolundaki çaba olan klasik fıkhın kendisinde değil, günümüz Müslümanlarının karşılaştığı kimi meselelerin, o klasik kitaplarda anlatılan meselelerle aynı olduğu zannında bir sorun var. Günceli yorumlamak zaten fıkhın işidir ve bunun için de geçmişteki kazanımların bilinmesi elzemdir. Fakat günceli yorumlama reform değil, ihtiyaçtır. Bu yorum neticesinde revize edilecek şey de dinin kendisi değil, kendi anlayış ve uygulamalarımızdır. Bunların hiç biri “dinde reform” anlamına gelmez.

Daha çok Batı’dan gelen reform çağrılarına gerekçe olarak “İslami terör”le ancak bu şekilde baş edilebileceği gösteriliyor. Bu bakış açısı bireylerin terör eylemlerini meşru gören çarpık İslam anlayışlarını sorgulamak yerine İslam’ın kendisini sorun olarak görüyor ve bu nedenle bir bütün olarak “dinin” reforme edilmesini istiyor. İslam’ın terör kaynağı olarak tanımlandığı bu çağrıya Müslümanların olumlu cevap vermesi mümkün mü?
Meselenin “dinin reformasyonu” değil, “anlayışımızın reformasyonu” olması gerek. Bu çaba da dinin aslına uyma gayretidir. Terörün dini ya da milliyeti olmaz. Müslüman da yapsa, gayrimüslim de yapsa terör terördür. Müslüman olduğunu söyleyenlerin eylemleri de terör kapsamında olduğu gibi, Filistin’de, Afganistan’da, Keşmir’de, Arakan’da, Irak’ta ve Suriye’de başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde sivillerin maruz kaldığı acımasız/sistematik zulümler de terördür. Peki bu durumlarda neyin reformundan bahsetmeliyiz?

İslam’ın 1500 yıla yakın tarihinde teröre kaynaklık etmediği, ama zaman zaman kimi “Müslüman”ların İslam’ı kendi terör eylemlerine gerekçe olarak gösterdikleri vakıa. İşte tam da burada İslam’da değil, İslam anlayışındaki çarpıklıktan söz edilebilir. Elbette ki, bu çarpık anlayış reforme edilmelidir.

Reform talepleri sadece art niyetli kesimler tarafından dillendirilmiyor. Yenilenme, asrın idrakine İslam’ı söyletme; bunlar birçok Müslümanın da arzu ettiği şeyler aslında. “Dışarıdan”, başka birilerinin ısmarlaması üzerine değil de, tam tersine içten gelen bir dinamikle “yenilenme” nasıl mümkün olabilir sizce?
Sizin burada bahsettiğiniz iç dinamiklerden kaynaklanan yenilenme Müslüman cemaate dayatılmak istenen Batı kaynaklı reformasyon manası içermez. Buna biz “tecdid”, “ihya”, “ıslah” veya “asrı anlama” deriz. Asrın idraki meselesi bu anlamda doğru yorumlanmalıdır. Zaten içtihad ve genelde fıkıh bu idraki reforme etmekle meşguldür. Buradaki sıkıntı çağın meselelerini anlaşılagelmiş usullere göre çözümleyebilecek, tahlil edecek, sonuca ulaştıracak bilgi hazinesine sahip olma ve bu bilgi ile günün önümüze sürüklediği problemlere cevap bulabilme gücümüzdeki zayıflıktır. Zaman o kadar çabuk değişiyor ki bu değişikliklere meydan okuyacak, daha doğrusu uzun süre geçerli olabilecek çözümleri hızlıca, ama ayakları yere basacak şekilde üretecek bir birikimin ortaya konulamaması sebebiyle cevapsız kalıyor. Bu ise asrın Müslümanını fikrî ve ruhi bir baskı altında tutuyor, eziyor. Bunun iki ayağı vardır: Birincisi, asrın idrakini esas alıp, dinin kendi idrakini asra uydurma. İkincisi de asrın idrakini tamamen göz ardı edip, eski klasik idraki ayniyle günümüze aktarma. Bu ikisi de bizi çözümsüzlüğe götürmektedir. Yenilenme, ancak klasik idrak ile modern idraki iyi tahlil edip, buna göre yeni bir idrak oluşturmakla gerçekleşebilir. Burada ayağımızın bir ucu Peygamberimizden başlayan o ilk klasik dönemde, diğer ucu da modern dönemde olacaktır. Tarihsel süreci göz ardı etmeyen, asrî idraki de gözeten bir idrak geliştirilmek zorundayız.

İçte ve dışta seslendirilen reform taleplerinin Müslüman cemaatte dirençle karşılanmasının sebebi nedir?
Müslüman cemaat bu taleplerdee kendisine yönelik bir dayatma görmektedir. Din bir süreklilik üzerine kuruludur. Peygamberimize kadar uzanamayan bir idrakin Müslüman cemaat içerisinde tutunabilme ihtimali yoktur. En saf bir şekilde yapılan reform talepleri, gerçekten iyi niyetlerle dillendirilseler bile Müslüman cemaatin teveccühünden mahrum kalır.

Öte yandan Müslümanlar “İslam’ın kendini reforme etmesi gerektiği” yönündeki taleplerin asrın meydan okuyuşlarına cevap bulma çabası olduğuna inansalar hiç tereddüt etmeden buna destek verirler. Ama mesele asrın meydan okuyuşlarına cevap bulma çabası olmadığı için Müslüman cemaat bu talepleri dikkate bile almıyor.

Ebû Hanife, İmam Şafiî ve onların yolundan gidenler aslında kendi asırlarının meydan okuyuşlarına cevap bulma çabasında oldukları için kollarını hâlâ günümüze kadar uzatabiliyorlar. Daha sonraki dönemlerde de asrın meydan okuyuşlarına cevap bulma çabasındaki pek çok âlim ümmetin el üstünde tuttuğu kişiler olmuştur. Pek çok eleştirilecek yönlerine rağmen önümüzde bulunan o devasa birikim boşa gitmemiştir. Hatta öyle ki her asırda en az bir müçtehid, bir müceddid (yenileyici) geleceği inancı bile yaygınlaşmıştır. Müslüman cemaat reformasyon ile tecdit/ihya ve ıslah arasındaki farkı böyle anlamaktadır.

admin

Phasellus eu varius felis. Quisque quis aliquet metus. Vestibulum odio augue, viverra at ligula vel, placerat aliquam erat. Integer maximus facilisis tellus non facilisis. Maecenas ac odio nisi. Etiam lobortis lobortis metus quis feugiat.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar