İsrail merkezli liberal çizgide yayın yapan Haaretz gazetesinin araştırmasına göre, son üç yıldır “işkence kamplarına” dönüşen cezaevlerindeki bu uygulamalar gizli yürütülmüyor; aksine aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in seçim kampanyasının merkezinde yer alan aleni bir devlet politikası olarak sürdürülüyor. Gazetenin 8 Ekim tarihli haberinde, İsrail Yüksek Mahkemesinin tutuklulara yeterli beslenme sağlanması ve Kızılhaç ziyaretlerinin yeniden başlatılması yönündeki kararlarına rağmen sahada hiçbir değişikliğin yaşanmadığı belirtildi.
Eylül ayı itibarıyla İsrail hapishanelerinde güvenlik gerekçesiyle tutulan 9 bin 329 mahpusun yalnızca yüzde 16’sı yargılanarak hüküm giymişti. Geri kalanların yüzde 34’ünü henüz hüküm giymemiş tutuklular, yüzde 34’ünü haklarında herhangi bir suçlama yöneltilmeden veya yargılama yapılmadan alıkonulan idari tutuklular, yüzde 16’sını ise İsrail’in “yasa dışı savaşçı” olarak sınıflandırdığı kişiler oluşturuyordu. Uluslararası hukukta tanınmayan bu son statü, İsrail tarafından Gazze, Suriye ve Lübnan’dan alıkonulan kişileri savaş esirlerine veya adli tutuklulara tanınan haklardan mahrum bırakarak hapiste tutmak için kullanılıyor.
Filistinli Esirler, Vücut Ağırlıklarının Yüzde 15 ila 50’sini Kaybetti
Nisan 2025 ile Temmuz 2026 tarihleri arasında Megiddo, Nafha, Ketziot, Ofer ve Filistinli kadınların tutulduğu Damon cezaevlerinden tahliye edilen işgal altındaki Batı Şerialı beş Filistinlinin tanıklıklarına yer verilen haberde, diğer bazı eski tutukluların misilleme korkusuyla konuşmaktan çekindiği kaydedildi. Beş kişinin tamamının açlık nedeniyle vücut ağırlıklarının yüzde 15 ila 50’sini kaybettiği, ağır şekilde darbedildiği, en ağır vakalarda bazı mahpusların kemiklerinin kırıldığı ve koğuşlarda yayılan uyuz salgınından etkilendiği aktarıldı. Haberde ayrıca, Gazze Şeridi’nden alıkonulan tutukluların durumunun çok daha ağır olduğu ifade edildi.
Cezaevlerindeki ağır şiddet ve sistematik kötü muamelede ise İsrail Cezaevi Hizmetlerinin “ilk müdahale gücü” olarak adlandırılan “Keter” adlı özel biriminin öne çıktığı belirtildi. İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem’in 2024 tarihli Welcome to Hell raporunda da adı sıkça geçen Keter, Ketziot ve Ofer gibi Filistinli mahpusların tutulduğu tesislerde faaliyet gösteriyor.
Duştaki Çıplak Esirlere Plastik Mermi Sıktılar”
CNN ve Reuters gibi uluslararası kurumlarda çalışmış 59 yaşındaki Ceninli gazeteci Ali Semudi, 120 kilo girdiği cezaevinden bir yıl sonra 60 kilo kaybederek çıktığını söyledi. Semudi, cezaevlerinin “yaşayanlar için mezarlığa” dönüştüğünü vurgulayarak, şunları aktardı:
“Ramazan’ın üçüncü gününde gardiyanlar ellerinde silahlarla koğuşumuzu bastı ve duşta çıplak haldeki esirlere plastik mermi sıktı. Verilen yemek bir kediye bile yetmezdi. Revire gitmek isteyenlere ‘Gidin sizi Allah ya da Gazze iyileştirsin.’ diyorlardı. Bir keresinde bayılıp kafamı çarptım; güvenlik görevlisi bana ‘Kalk koğuşa dön, sana yeni kafa takamayız.’ dedi. Hastalanan Luey Türkman isimli bir esir ise gözlerimizin önünde can verdi.”
Kadın Tutuklulara Çıplak Arama, Elektroşok ve Ağır Şiddet
İsrail’e iş bulmak amacıyla izinsiz girmeye çalıştığı gerekçesiyle hakkında hiçbir güvenlik suçlaması bulunmaksızın tutuklanan kalp hastası 38 yaşındaki beş çocuk annesi Hiba Alavi, para cezasını ödeyemediği için Filistinli kadınların tutulduğu tek cezaevi olan Damon’da beş buçuk ay kaldı. Bu sürede 36 kilo kaybeden Alavi, cezaevinde maruz kaldığı ağır işkence ve kötü muameleyi ayrıntılarıyla anlattı.
Mart ayında koğuşlarına düzenlenen şiddetli baskını aktaran Alavi, gardiyanların avluya gaz bombaları atarak kadınları yüzüstü yatırdığını, üzerlerine basıp darbettiklerini ve ellerini canlarını yakacak şekilde plastik kelepçelerle bağladıklarını kaydetti. Alavi, avluya sürüklendikleri sırada yaşadıklarını şu sözlerle dile getirdi:
“Gözlerimizi çok sıkı bir bantla kapatmak istediler. Başta kafama girmedi; başka bir kadın gardiyan gelip var gücüyle iki tokat attı, saçlarımdan sertçe çekerek bandı taktı ve beni çıplak ayakla sürükledi. Terliklerini almaya çalışan kadınların bacaklarına vuruyorlardı. Kafasına sert darbeler alanlar oldu, beni dövdüklerinde dişlerim kırıldı. Bir gardiyan ayak parmaklarımı ezdi ve tırnağım koptu. Dehşetten şehadet getirmeye başladığımda bir gardiyan bana ‘Hayatın için dua et.’ dedi. Korkudan Kur’an-ı Kerim okuyan bir kadın esirin ise başına tüfek dayadılar. Yaklaşık bir saat boyunca yerde öylece kaldık; fotoğraflarımızı çekip küfrettiler ve yerdeyken bacaklarımızın arasına bir ses bombası daha attılar.”
Cezaevinde iki kez daha ağır darba maruz kaldığını belirten Alavi, birinde kafasına vurulup yüzüne gaz sıkıldığını, diğerinde ise karnına darbe aldığını aktararak, “15 gün boyunca kanamam oldu. Rahmimde oluşan hasar nedeniyle ameliyat olmam gerekiyor.” diye konuştu.
Alavi, cezaevinde kaldığı 170 gün boyunca esirlerin açlıkla cezalandırıldığını; kahvaltıda yalnızca bir kaşık süzme yoğurt ile kaşığın ucunda reçel, tüm gün için ise çoğu zaman sert veya suya batmış altı dilim ekmek verildiğini söyledi. Akşam yemeklerinde çiğ, donmuş veya bozuk yumurtalar verildiğini anlatan Alavi, kadın esirlerin açlık nedeniyle bu yumurtaları yemek zorunda kaldığını kaydetti.
Kadın ve Çocuk Esirlere İlaç, Gıda ve Hijyen Malzemesi Engeli
Baskınlar sırasında düzenli ilaç kullanan kadınların ilaçlarının ellerinden alındığını vurgulayan Alavi, “Ateşleri çıksa ya da aç olsalar bile hamile esirlere dahi yardım edilmiyordu. Reşit olmayan kız çocukları ayrı bir hücrede tutuluyor, geceleri ağlayarak geçiriyorlardı; korkunç bir yetersiz beslenme içindeydiler ve haftada yalnızca bir kez duşa çıkarılıyorlardı.” ifadelerini kullandı.
Ramazan ayında baskıların katlandığına dikkati çeken Alavi, bir gece yemek yedikten sonra namaz kılmaya başladıkları sırada üzerlerine ses bombası atıldığını, darbedilerek avluya sürüklendiklerini ve başlarının üzerinden köpeklerin yürütüldüğünü anlattı.
Alavi, gardiyanların koğuşlara girerek sahur için biriktirilen yiyecekleri çöpe attığını ve kloru çöksün diye şişelere doldurulan içme sularını kıyafetlerin üzerine döktüğünü söyleyerek, kadınlara ayda yalnızca üç adet hijyenik ped verildiğini, baskınlarda bunların da etrafa saçılması nedeniyle peçete ve giysilerden ped yapmak zorunda kaldıklarını dile getirdi.
Tahliye Olacağım Gün Çıplak Arama Yapıp Elektroşok Verdiler”
Koğuşta duş imkanı verilmemesi ve kıyafet yoksunluğu nedeniyle ağır bir uyuz salgını başladığını aktaran Alavi, tahliye edileceği gün maruz kaldığı taciz ve şiddeti şu sözlerle paylaştı:
“Bir kadın gardiyan özellikle çok acımasızdı; baskınlarda kadınları elleriyle yoklar, çıplak aramalar yapardı. Eve döneceğim gün tüm kıyafetlerimi çıkarmamı, eğilmemi ve bacaklarımı açmamı istedi. Kabul etmeyince bana bağırmaya başladı ve elektroşok cihazıyla vücuduma elektrik verdi. Kendilerini taciz eden gardiyanlar hakkında şikayetçi olan iki kadın esir daha vardı; hatta bir gardiyan bir kadın esirin çıplak fotoğrafını çekmişti.”
Yaşadığı travmanın etkisinden kurtulamadığını ifade eden Alavi, “Cezaevinden normal çıkabilen tek bir insan bile yoktur. Hâlâ nerede olduğumu anlayamıyorum; hayata döndüm, unutmaya çalışıyorum ama hâlâ bir kabusun içindeyim. Evde kapıdaki bir anahtar sesini veya çocuklarımın sesini duysam hâlâ cezaevindeymişim hissine kapılıyorum.” diye konuştu.
Uyuz Hastası Esirler Yürüyen İskeletlere Dönüştü”
Megiddo ve Nafha cezaevlerinde dokuz ay idari tutuklu kalan ve 22 kilo kaybeden 45 yaşındaki gazeteci Samer Huveyra, cezaevindeki uyuz salgınının korkunç boyutlara ulaştığını anlattı. Huveyra, bugüne kadar neden tutuklandığını bilmediğini çünkü idari tutuklulukta herhangi bir iddianame sunulmadığını söyleyerek, şunları ifade etti:
“Gözaltına alındıktan dört gün sonra sorguya götürüldüm. Polis bana Facebook hesabım olup olmadığını sordu, ardından hesabı açıp ‘Ooo! Şuna bak, bize karşı kışkırtıcılık yapıyorsun.’ dedi. Ben de ona, ‘Bu nasıl kışkırtıcılık olabilir? Ordunun Nablus’ta öldürdüğü bir gencin fotoğrafını paylaştım ve İsrail’in genci öldürdüğünü yazdım. Hepsi bu; bir haber başlığı ve haber aktarımı. Ben Senegal’i değil, Filistin’i takip eden bir gazeteciyim. Nablus’ta bir olay olduğunda onu haberleştiririm.’ dedim.”
Huveyra, Nafha Cezaevi’ne varmasını hayatının en korkunç günü olarak ifade ederek, sözlerine şöyle devam etti:
“Yolda bacaklarımız kelepçeli, gözlerimiz bağlıydı. Yolculuk boyunca tokatlandık, tekmelendik ve itilip kakıldık. Bizi kelepçelerimizden tutarak koyun gibi sürüklediler; ellerimiz kanamaya başladı. Nafha’nın girişinde bütün kıyafetlerimizi çıkarmak zorunda kaldık. Eğilmemizi istediler, üzerimizde bir şey saklayıp saklamadığımızı kontrol ettiler ve ardından ellerimizi arkadan kelepçelediler. Sonra bizi teker teker metal bir kafese götürdüler. İran’dan gelen bombardıman nedeniyle sirenler çalınca gardiyanlar bizi orada bırakıp gitti.
Bacaklarımızın üzerine oturmak zorundaydık. Bu sırada kelepçeler geriliyor, kan dolaşımımız kesiliyor, ellerimiz uyuşuyor ve hissizleşiyordu. Bize yemek verilmedi. Kafeste beş altı saat geçirdikten sonra bizi tek sıra hâlinde dizdiler. Herkes başını önündekinin sırtına dayamak zorundaydı; başımızı kaldırmamız yasaktı. Ardından bir ip getirip aramızdan geçirdiler.
Domino taşları gibiydik. Bir subay gelip sıranın sonundaki esirin sırtına tekme attı ve hepimiz birbirimize çarptık. Otuz kişiyi bu şekilde yürüttüler. Başımızı kaldırmamız yasak olduğu için önümüzü göremiyor, yönümüzü bulmaya çalışırken kafamızı duvarlara ve kapılara çarpıyorduk. Arkamızdaki kişi zincire bastığında neredeyse düşüyorduk; gardiyanlar ise bize gülüyordu. Başını kaldıran tokat ve tekme yiyordu. Çok karanlık bir gündü.”
Bir keresinde avludayken gardiyanların aniden el bombası atmaya başladıklarını ve yere dört beş el ateş ettiklerini anlatan Huveyra, şöyle konuştu:
“Hepimizi su dolu tuvaletlere sürüklediler. Kelepçeliydik. Esirleri teker teker duşlara taşımaya başladılar; elbiseleri çıkardılar, dövdüler ve fotoğraflarını çektiler. Beni neden almadılar bilmiyorum. Silah seslerini ve çığlıkları duyuyorduk. Sonra 21 yaşındaki bir esir koğuşumuza geri döndü; pantolonunu indirdi ve kalçasında yaklaşık 5 santimetre çapında kanlı bir iz gösterdi. Yürüyemiyordu ama içeri girmezse tekrar vurulmakla tehdit edilmişti. Sonraki on gün boyunca yürüyemedi, yemek yiyemedi, uyuyamadı. Ona müdahale edecek hiçbir sağlık görevlisi gelmedi. Odamızda, hücre baskını sırasında yavaş davrandığı için iki metre mesafeden plastik mermiyle vurulan bir başkası daha vardı.”
Nafha’da Yaşananları Anlamak, Mars’ta Neler Yaşandığını Anlamak Gibi”
Hakkında dava açılmayan ve yasa dışı faaliyetlere karıştığına dair herhangi bir delil sunulmayan Huveyra, tanık olduğu manzarayı şu sözlerle aktardı:
“Uyuza yakalanmış, bütün vücutları kan revan içinde, her yeri kabarcıklarla dolu insanları görünce fenalaştım. Yürüyen iskeletler gibiydiler. Sonrasında ben de uyuza yakalandım; iç çamaşırımı indirdiğimde her yer kan ve iltihaptı, acıdan uyuyamıyordum. Aylarca doktora çıkarılmadım. Dişim ağrıdığında çare bulamayınca ağzımı çamaşır suyuyla çalkalamak zorunda kaldım. Koğuş baskınlarında diş macunlarımızı ezip yataklarımıza sürerlerdi.”
Huveyra, “şu anda Nafha’da ne olup bittiğini anlamak, Mars’ta ne olduğunu anlamaya çalışmak gibi. Normal geçen tek bir dakika bile yok, tek bir dakika bile. Hastalanmamın nedenlerinden biri de sürekli korku içinde olmaktı.” diyerek sözlerini tamamladı.
Huveyra, 22 kilo vermiş olarak Ocak 2026’da cezaevinden tahliye edildi. 9 yaşındaki oğlu onu tanıyamadı. Serbest bırakıldığı an cezaevinde yaşadıklarını gözyaşları içinde anlattığı kısa bir video, binlerce kez paylaşıldı. İsrail merkezli Kanal 7 ise videoyu onu “terörist” olarak niteleyen bir başlıkla yayımladı.
İşkenceden İki Kaburgam Kırıldı”
Ofer Cezaevi’nde dokuz ay tutulan 35 yaşındaki insan hakları aktivisti Rebi Ebu Naim de açlık nedeniyle esirlerin gizlice yiyecek biriktirdiğini belirterek, “Haftada bir gün olsun doyabilmek için ekmek ve haşlanmış yumurtaları saklar, aramızda takas ederdik. Buna ‘doyma günü’ derdik. Yiyecekler bozulmasın diye ıslak çoraplara sarıp pencereye asarak poşetten buzdolabı yapardık.” dedi.
Baskınlar sırasında ağır darba maruz kaldığını ifade eden Ebu Naim, “Keter biriminden bir gardiyan başımı bacaklarının arasına aldı, diğerleri sırtıma vurdu. Bir gardiyan kaburgalarıma diziyle vurdu ve bayıldım; iki kaburgam kırıldı, aylarca tedavi edilmedim. Sabah sayımlarında gardiyanlara ‘Günaydın kaptan, teşekkürler kaptan’ diyerek secde eder gibi eğilmek zorundaydık.” diye konuştu.
Öldüğünde Merhemi Allah’tan Alırsın”
Ketziot Cezaevi’nden tahliye edilen 43 yaşındaki R. ise koğuşların aşırı kalabalık olduğunu, 150 kişiye yalnızca altı soğuk duş verildiğini ve suyun yarım saat sonra kesildiğini söyledi. R., kelepçeleri çok sıkı taktıklarını ve düştüklerinde dayak yediklerini dile getirerek, yaşadıklarını şu sözlerle anlattı:
“Bir keresinde hareket edemediğim için gardiyandan kelepçelerimi biraz gevşetmesini istedim, ancak beni dövmeye başladı. Ardından hâlime güldü. Gardiyanlar gençti, belki 25 yaşlarındaydılar. Aralarında çok sayıda Dürzi vardı ve Yahudi gardiyanlardan daha fazla eziyet ediyorlardı. Uyuza yakalandığımda cezaevi doktoru, ‘Öldüğünde merhemi Allah’tan alırsın.’ diyerek bana ilaç vermedi. Geceleri koğuşa göz yaşartıcı gaz sıkıp kapıyı kapatıyorlardı. Megiddo’dan getirilen bazı esirler ağır ishal nedeniyle altlarına kaçırıyordu; gardiyanlar yemek dağıtımını özellikle bu kişilere yaptırıyordu.”
R., gardiyanların geceleri radyonun sesini sonuna kadar açtığını, bir gardiyanın ise sabah saat 03.00’te şarkı söyleyerek kendilerine küfrettiğini anlattı. Gardiyanların “Sizi öldürüyoruz, sizi yakıyoruz.” diye bağırdığını belirten R., kaldığı beş farklı koğuşun tamamında benzer uygulamalara maruz kaldığını söyledi.
Yüksek Mahkemenin Kararlarına Rağmen İşkence ve Açlık Sürüyor
Haaretz’in araştırmasına göre, İsrail Yüksek Mahkemesinin Filistinli esirlerin tutulma koşullarının iyileştirilmesi yönündeki kararlarına rağmen cezaevlerinde sistematik şiddet, aç bırakma ve kötü muamele devam ediyor. Yüksek Mahkeme, uzun ertelemelerin ardından Eylül 2025’te Filistinli esirlere yeterli beslenme sağlanmasına hükmetmiş, Haziran 2026’da ise Uluslararası Kızılhaç Komitesi temsilcilerinin cezaevi ziyaretlerinin yeniden başlatılmasını emretmişti. Ancak Haaretz’in araştırmasına göre, her iki karar da uygulanmadı. Yemek menülerinde yapılan küçük değişiklikler dışında esirlerin kasıtlı olarak aç bırakılması sürerken, Kızılhaç temsilcilerinin cezaevlerine girişine hâlâ izin verilmiyor.
Mahkeme kararlarının uygulanmaması nedeniyle her iki konuda da mahkemeye itaatsizlik başvuruları yapıldı. Uyuz salgınına yakalanan esirlerin tedavisine ilişkin başvuru ise Yüksek Mahkeme tarafından reddedildi.
Gazete, cezaevlerindeki işkence ve ağır yaşam koşullarının uluslararası basının araştırmaları, insan hakları örgütlerinin raporları ve yargı başvurularıyla defalarca ortaya konmasına rağmen İsrail kamuoyunun büyük ölçüde kayıtsız kaldığına dikkat çekti.
Gururluyum ki, Hapishaneleri Teröristler İçin Bir Kabusa Çevirdim”
Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından, gazeteci Barak Ravid’in Filistinli esirlere yapılan işkencelere yönelik bir paylaşımına yanıt vermişti. Yanıtında Ben-Gvir, “Gururluyum ki, hapishaneleri teröristler için bir kabusa çevirdim.” ifadesini kullanmıştı.
Filistinli esirlere “asgarinin asgarisini” sağladıklarını ve onlara acı çektirdiklerini övünçle dile getiren Ben-Gvir, bunun kendi politikası olduğunu ve Ulusal Güvenlik Bakanı olarak yaptıklarını Savunma Bakanı olması hâlinde de sürdürmek istediğini aktarmıştı. (AA/P)










