Dosya: "Göçmen Kökenlilik ve Göçmeyen Göçmenler" Göçmen Kökenlilik ve Göçmeyen Göçmenler

DOSYA

Uzunca bir zamandır göç ile iç içe olan Almanya, artık göçmeyen ve toplumun katılımcı bir kesimi olan göç kökenli kuşakları diğer nitelikleriyle değil, göç kökenli oluşlarıyla etiketliyor. Peki, göçmeyen göçmenler kimler ve göçmen kökenlilik ne demek?

Ahmet Aslan 2 Aralık 2019

Almanya’nın toplumsal yapısı gereği göçmenliğe dair meseleler, ülkede sürekli gündemde. Göç ve göçmenlerle ilgili konular ise bütün toplumsal meselelerde olduğu gibi tek boyutlu ve tek taraflı değil. Bu hususa dikkat edilmediği her dönemde bireyler, toplumsal gruplar ve nihayetinde tüm toplum zaman zaman travmalara dönüşen ve telafisi imkânsız gibi görünen sorunlarla karşılaşıyor. O hâlde toplumsal gruplara dair tüm tanımların açık, şeffaf ve ortak bir anlayışla yeniden yapılması gerekiyor.
Artık göçmeyen göçmenler, göçmenliği gelen kuşaklara miras bırakmaya devam ediyor, topluma aynı göz hizasında müzakere ile katılmak isteyenler, hep göçmen kökenli olarak kalıyor. “İnsanlar, vatan(lar) inşa eder.” sloganıyla tanışma ve güven eksenli bir alan açmak isteyenler, kimi zaman ötekileştiriliyor. Vatanın çoğulculuğuna vurgu yapanlar çifte vatandaş olamıyor. Sınırların aşındığı bir dünyada popülizm yanlıları yeni görünmez duvarların yükseltilmesine çalışıyor.

Almanya’da doğdukları, resmen Alman vatandaşı oldukları ve burada büyüyüp eğitim aldıkları, hatta üniversite bitirip belli sosyal statülere ulaştıkları hâlde “Alman-Türkler” (Almanya Türkleri); kendilerini “yeni vatanda” her zaman mutlu hissetmiyor. Türkiye ile karşılaştırıldığında ekonomik ve sosyal açılardan çok daha iyi şartlara sahip görünen göçmen kökenli yeni kuşaklar neden Almanya’da huzursuzlar? Yaklaşık 60 yıllık göç geçmişinden sonra kendilerine Almanyalı olarak bir gelecek inşa etmek isteyen birçok kimsenin toplumsal bariyerlerle karşılaşmaları işten bile değil.

Bireylerin yaşamında en köklü duygulardan biri aidiyet duygusu. Bütün göç tecrübelerinde gözlemlenebileceği gibi bu duygu tek boyutlu ve yüzeysel gelişmiyor. Hükûmetlerin uyguladıkları politikalar, medyanın söz konusu meseleleri ele alışı, uzmanların uyuma ve katılıma dair analizleri bir şekilde gençlerin kendilerini Türkiye tarafına itilmiş hissetmelerine sebep olabilmekte. Hâlbuki geleneksel kimliklerin ulusal sınırlarla kayıtlı olmayabileceği, kimlik ve vatan kavramlarının coğrafi sınırları aşabildiği hatırlansa birçok sorun daha kolay çözülebilecek.

Göçmen Kökenlilik Ne Demek?

İstatistiksel amaçla ya da çeşitli toplumsal sorunların betimlenmesi ve analizinde yeni kavramlara ihtiyaç duyulması olağan bir durum olarak karşılanabilir. Ancak seçilen bu kavramlar zamanla işlevselliğini aşarak çok farklı anlam ve çağrışımlar kazanabilir, hatta giderek stereotipilere kaynaklık edebilir. İşte tam bu noktada “göçmen kökeni” (Alm. “Migrationshintergrund”) kavramının doğuş sürecini ve anatomisini masaya yatırmak gerekir.

Federal İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre Almanya’da yaşayan her dört kişiden biri göçmen kökenli. Göçmen kökenli kavramı, Almanya’da yaşayanların Alman ve “yabancı” şeklinde kategorileştirilmesinin tamamlayıcısı ya da devamı olarak dolaşıma sokulmuş. Söz konusu kavram Alman ve yabancı kavramlarından farklı olarak kişinin geçmiş yaşamına vurgu yapmakta. Mesela göçmenlerin çocuklarının çoğu, Almanya’da doğmuş ve doğumdan itibaren kendilerini diğer Almanlarla eşit statüde gösteren bir Alman kimliğine sahip kimseler. Buna rağmen onlar Alman değil; göçmen kökenli.

Federal İstatistik Dairesi bu toplumsal kesim için açık bir tanım yapmış. 2005 yılında yapılan bu tanım günümüze kadar birkaç kez hafifçe değiştirilmiş. İstatistik Dairesi, önceleri sadece Almanlar ve yabancılar arasında ayrım yapıyordu. Fakat bir süre sonra, çok sayıda (geç) yeniden yerleşim (Alm. “Spätaussiedler”1) ve vatandaşlığa alma sebebiyle “yabancılar” kategorisi göçmenleri ve onların kuşaklarını tanımlamak için giderek işe yaramaz hâle geldi.
Bu tanıma göre 1949’dan sonra Federal Almanya Cumhuriyeti’nin şu anki sınırlarına göç eden tüm göçmenler, Almanya’da doğan tüm yabancılar ve kendisi Almanya’da doğup Alman pasaportuna sahip olan fakat anne-babasından en az biri göçmen olan ya da yabancı olarak Almanya’da doğmuş kimseler göçmen kökenli olarak nitelenmekte. Birçok yazar ve resmî kurum da kavramı bu şekilde ya da buna çok yakın bir şekilde tanımlamakta. Yine “geç göçmenlerin” Alman çocukları ile en az bir ebeveyni göçmen geçmişine sahip kuşaklar da bu toplumsal gruptan olarak değerlendirilmektedir.2 Buna karşın, bu kavramın kapsamına tüm göçmenlerin ve bütün göçmen kuşaklarının dâhil edilip edilmeyeceği konusunda mutabakat bulunmamakta. Yine aynı kaynaklarda kavrama dâhil edilmeyen bireyleri tanımlamak için hangi kriterlerin kullanılacağı ise ayrı bir ihtilaf konusu.

Dosya: "Göçmen Kökenlilik ve Göçmeyen Göçmenler"

Almanya Örneğinde Göç ve Değişim

2 Aralık 2019

Aktüel Durum

2018 yılı itibarıyla Almanya’da, bir önceki yıla göre %2,5’lik bir artışla, yaklaşık 20,8 milyon insan göç geçmişine sahip. Yukarıda da açıklandığı gibi en kısa tanımla “bir kişinin kendisi veya en az bir ebeveyni Alman vatandaşlığı ile doğmamışsa” o kişi göçmen kökenli. Diğer bir ifade ile 2018’de Almanya’daki her dört kişiden biri göçmen kökenli. Göçmen geçmişi olan 10,9 milyon Alman’ın yaklaşık yarısı doğumundan bu yana Alman vatandaşlığına sahip (5,5 milyon). Bu kişiler, en az bir ebeveyni yabancı olan, sonradan Alman vatandaşlığı alan, evlat edinilmiş olan, (geç) yerleştirme yahut yeniden yerleştirme yoluyla Almanya’da yaşayan kimseler.
Almanya’da yaşayan ve göçmen kökenli 20,8 milyon insandan yaklaşık 13,7 milyonu Almanya’da doğmamış, bizzat kendileri göç tecrübesi yaşamış kimseler. Bu göçmenlerin %48’i, en önemli göç nedeni olarak ailevi sebepleri göstermekte. %19’u ise Almanya’daki istihdamı veya istihdam arayışını göç sebebi olarak belirtmekte. Yine bu göçmenlerin %15’i ise iltica eden göçmenlerden oluşurken, %5’i ise Almanya’ya çeşitli seviyelerde eğitim için geldiklerini belirtmekte.

Tevarüs Edilen Kimlik: Göçmen Kökenli

Yukarıdaki tanıma göre, sadece bir ebeveyni göçmen olsa bile, göç geçmişi olan kişiye göçmenlik anne-babasından miras kalıyor ve bunun tanımı da hazır: “tek taraflı göçmen kökenli” (Alm. “einseitiger Migrationshintergrund”). İstatistik dairesine göre bir kimse Alman vatandaşlığı ile doğarsa bu miras devam etmiyor. Ama pratikte yapıştırılan etiket, miras olarak sürüyor. Aslında Birleşmiş Milletlerin bu konudaki tanımı daha basit: Yurt dışında doğmuş kimse “göçmen kökenli”dir.
Almanya’da yeni kuşaklara “göçmen” demenin anlamsızlığı zamanla belirginleşince “göçmen kökenlilik” kategorisi türetildi. “Göç-ötesi toplum” kavramlaştırılmasının yapıldığı günümüzde göçmen kökenliğin işlevini koruması zor görünüyor. Ancak şu da bir gerçek ki bireylerin tüm varoluşlarıyla yaşadıkları bir süreç olan göçmenlik, özellikle de köken ülkelerle bağın ve iletişimin kolay olduğu günümüzde öyle kolayca tanımlanabilecek bir kimlik kategorisi değil. Belki biraz da bu sebeple kimse dedesinin köken ülkedeki hatıralarıyla karşılaştığında göçmen geçmişini hatırlamadan edemiyor.3 Bu sebeplerle içinde doğduğu yeni vatanda ve Türkçeden daha iyi konuştuğu Almancasıyla yeni kuşakları kendilerine rağmen göçmen kökenli diye tanımlamak istatistikçi yararcılığından başka bir şey değil.

İstatistikten Sosyolojiye

Göçmen kökenli denildiğinde yukarıda görüldüğü gibi Alman toplumunun önemli bir kesimini içine alan bir kategoriden söz edilmekte. Bu kategorileştirmeden sonra ise sıra; bu toplumsal kesimle Alman ve yabancı olarak belirlenen diğer toplumsal kesimler arasında eğitim, istihdam, ekonomik durum gibi çalışma hayatının ve toplumsal hayatın çeşitli alanlarında mukayeseler yapmak gelmektedir. Böylelikle toplumsal yapının görünümü tespit edilerek toplumsal sorunlara çözümler geliştirilmeye çalışılmakta ve gelecek projeksiyonları çizilmektedir.

Bu noktada karşımıza sosyal eşitsizliğin kökenlerini, çeşitli tarihi dönemlerdeki görünümlerini inceleyen toplumsal tabakalaşma, stereotip, ön yargı ve ayrımcılık gibi olgular çıkmaktadır. Göçmen kökenli tanımlamasının analizinde, söz konusu kavram ve konuların göz önünde tutulması hayati öneme sahip.
Alman toplumuna dair yapılacak analizler ya da politik düzenlemeler hiçbir zaman Alman Anayasasının üçüncü maddesinde verilen açık ve güçlü söze karşıtlık oluşturamaz: Hiç kimse; kökeni, dini, cinsiyeti, vb. kimliksel özellikleri sebebiyle ayrımcılığa uğratılamaz. Diğer taraftan günümüz Alman toplumu, çoğulculuk konusundaki pozisyonunu netleştirmek durumundadır. Unutulmamalıdır ki Alman Anayasası, 1949’da tercihini çoğulcu demokrasiden yana yapmıştır.
Anayasa’da yer alan ifade, toplantı ve gösteri özgürlüğü ve insan onuru vurgusu Almanya’nın göç meselesi bağlamında olmaksızın da çoğulculuğu tercih ettiğinin diğer kanıtıdır. Kısacası Almanya, eğer aşırı sağcıların tektipleştirici ideolojisi esas alınmıyorsa hep çoğulculuktan yana olmak durumundadır.4 Bu noktada göç ve göçmenliğe dair meseleler bütün bunların sınanmasına imkân tanımaktadır.

Üstü Örtülen Toplumsal Eşitsizlikler

Toplumsal yapının ve bu yapıda görünen değişimin anlaşılmasında önemli bir yere sahip olan tabakalaşma, aynı zamanda toplumda görülen eşitsizliklerin analizi için de açıklayıcı bir çerçeve sunar. Sosyolojinin öncüleri, toplumsal tabakalaşma konusunda kuramlar geliştirmişlerdir. En ilkelinden en modernine kadar bütün insan toplulukların da belli bir tabakalaşma düzeninin mevcut olduğu sosyolojik bir gerçekliktir.
Toplumsal tabakalaşma sistemi; otorite, saygınlık, statü ve güce göre nüfusun farklılaşmasının hiyerarşik olarak sınırlanması şeklinde düşünülebilir. Böylelikle tabakalaşma; maddi ya da simgesel ödüllere erişebilme açısından toplumsal gruplar arasında ortaya çıkan yapısal eşitsizliklerin oluşum süreci olarak belirginleşmektedir. Tabakalaşma ile toplumsal eşitsizlikler tekrar tekrar üretilmektedir. Nihayetinde toplum, tabakalaşmayla eşit olmayan toplumsal etki ve hayat şanslarına sahip insan katmanlarına bölünmektedir.

Toplumda eşitsizliği doğuran sebepler anlaşılmadan tabakalaşma olgusunun anlaşılması son derece zordur. Modernleşme süreçleriyle tabakalaşmayı doğuran etki ve nedenlerin giderek daha karmaşık hâle gelmesi sonucu tabakalaşma olgusunun anlaşılması güçleşmektedir.
Sonuç olarak Alman toplumunu “Almanlar”, “yabancılar” ve “göçmen” kökenliler olarak kategorileştirerek istatistiksel analizler yapmak; sosyolojik bakış açısıyla toplumda var olan cinsiyet, servet, ırk, renk, sınıf, statü, itibar, tabaka, gelir durumu, eğitim durumu gibi farklılıklarla kendini gösteren toplumsal eşitsizlik olgularının incelenmesi ve sorgulanmasını engelleyebilmektedir. Hatta bu durum toplumsal eşitsizliklerin üstünün örtülmesine sebep olabilmektedir.

Dosya: "Göçmen Kökenlilik ve Göçmeyen Göçmenler"

“Benim Dünyamı Temsil Eden Her Şey Vatan”

2 Aralık 2019

Stereotipler

Toplumsal gruplar üzerine söylemler üretilirken oldukça dikkatli olmak gerekiyor. Zira sosyal psikoloji literatürü, insan zihninin toplumsal gerçekliği nasıl manipüle ederek kavramaya çalıştığının örnekleriyle dolu. Göçmen kökenli sınıflaması da bu süreçten azade değil. Her ne kadar istatistiksel olarak anlamlı görünse de bu tür sınıflamalar; doğrudan bir gözlemle kavranamayacak, son derece büyük ve karmaşık olan sosyal gerçekliğin eksik ya da yanlış anlaşılmasına hizmet edebilmekte. İşte bu noktada karşımıza stereotip kavramı çıkmakta.

Türkçeye “kalıp yargı” ve “tek tipleştirme” olarak çevrilen stereotip, yarısı sosyal çevre, diğer yarısı ise kişinin kendisi tarafından oluşturulmuş “kafamızdaki resimler” olarak tanımlanmaktadır. Stereotipler, önceden var olan kültürel temsillerden süzülerek meydana gelmektedir. Buradan hareketle stereotipler, dış sosyal gerçekliğin basitleştirilerek algılanmasını kolaylaştıran ve biz istesek de istemesek de zorunlu olarak devreye giren eksik şematik temsiller olmakta.5
Sonuç olarak politikacılar ve medya başta olmak üzere tüm toplumsal aktörler insana, insan birlikteliklerinden oluşan topluma dair analiz ve söylemler geliştirirken son derece dikkatli olmak zorunda. Zira bunlara dair gerçekliğin sayılara ve kategorilere indirgenemez karakterleri var. Ayrıca bireylerin kendilerini tanımladıkları şekilde toplumda muamele görmek gibi bir hakları da olmalı.

Kaynaklar
“Aussiedler” veya “Spätaussiedler” olarak, 1950 yılından bu yana (eski) Doğu Orta, Güneydoğu ve Doğu Avrupa Komünist devletlerinden Federal Almanya Cumhuriyeti’ne göç etmiş olan halklar kastedilmektedir. Kamu söyleminde, bu terim 1950’lerden bu yana “Aussiedler” ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır.
Bundeszentrale für politische Bildung, Bevölkerung mit Migrationshintergrund I. Bonn: 2008.
Bu söylediğimizin örneklerini Amin Maalouf’un “Yolların Başlangıcı” adlı biyografik özellik de gösteren romanında okumak mümkün.
Bkn. Frankfurter Rundschau’da Prof. Naika Foroutan ile yapılan mülakat: “Wer Deutschland bewohnt, ist Deutscher“, https://www.fr.de/kultur/integrationspolitik-wer-deutschland-bewohnt-deutscher-13058266.html, (Erişim: 04.10.2019).
Asım Yapıcı, Din Kimlik ve Ön Yargı: Biz ve Onlar. Adana: Karahan Kitabevi, 2004, ss.9-13.

Ahmet Aslan

Bir dönem Almanya’da ikamet etmiş olan Ahmet Aslan, Din Sosyolojisi alanında doktorasını tamamlamış olup gençlik, değerler ve göç sosyolojisi alanlarında araştırmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar