Dosya: "İktidarın Kavramları Kavramların İktidarı" Yerli Kelimeler Yahut Göç Eden Kavramlar: Almancada İslami Kavramlar

DOSYA

İslami terimlerin Almancadaki kullanım şekilleri Almanya’da yaşayan Müslümanların benlik algısı ve toplumdaki pozisyonları hakkında birtakım ipuçları veriyor. Bu kavramlardan bazılarına göz atmakta fayda var.

Kerim Edipoğlu 2 Ocak 2020

Müslümanlar Almanya’ya uzun yıllar önce geldiler. İnşa ettikleri binalar, sayısız kuruluşlar ve aynı şekilde eğitim kurumları ve siyasete katılımları buna tanıklık etmektedir. Peki, söz konusu Müslümanlar dilsel anlamda nasıl bir yol kat ettiler? Dil ve İslam’ın temsil edilme biçimi arasındaki ilişkiden Müslümanların toplumdaki yerine ve benlik algısına dair birçok şey anlaşılabilir. Bu noktada önemli bir gösterge, İslami terimlerin bilinçli olarak kullanılmasıdır. Bu duruma ilişkin farklı dayanak noktalarına sahip birçok önemli görüş mevcuttur. Bu bağlamda Almancada İslami kavramların kullanımı bağlamında Arapça, Türkçe, Osmanlıca ve Farsça dil unsurlarından bilinçli olarak kaçınma eğilimi bulunmaktadır. Peki bu durum bizim entegrasyon algımızla ilgili ne anlatmaktadır? Kendi kendimize bir sansür mü koyduk? Dilsel unsurları da “entegre olmuş, ana akım Almancaya uygun”, “entegre olmamış”, “yabancı” ve “göçmen” olarak mı ayırıyoruz? Elbette bireylerde kendini ifade edebilme isteği ön planda yer almaktadır; ancak İslami terimlerin ifade ettiği belirli anlamlardan vazgeçtiğimizde bu amaca ulaşıyor muyuz?

İslam tarihindeki kültürel temaslar, büyük ölçüde pragmatik dil kullanımıyla karakterize olmuşlardır. İslami disiplinler ve İslami bilimler ne zaman yeni bir alanda kullanılmaya başlansa, Müslümanlar, Kur’an’da bulunan terimleri yeni dile kabul etmekten çekinmemişlerdir. Bunun avantajlarından ilki bahsi geçen anlam açıklığı iken ikincisi ise farklı Müslüman toplulukları ve çağları arasında kurduğu bağlayıcı devamlılıktır. Dil; birliği ve kimliği tesis eder. Bu anlamda İslami terimlerin tercüme edilemeyeceğine ilişkin birkaç örnek verebiliriz.

Ayet

Ayet terimi (Ar. “Âyah”) Kur’an’da “işaret” anlamına gelmektedir ve iki şeye işaret eder: Öncelikle tüm yaratılış düzeni neredeyse sonsuz bolluktaki işaretlerden oluşur. Yine Allah Teâlâ tarafından gönderilen vahiy de işaretlerden oluşmaktadır. Kur’an’ın aynı kelimeyi her iki olgu için de kullandığı gerçeği, hakikate farklı bir bakış açısı getirmektedir. Buna göre tüm kâinat yazılı bir kitapla uyum içindedir; yaratılışın her parçası bir dilde konuşmakta ve mütefekkire bir mesaj iletmektedir: Yaratıcı eşsiz ve benzersizdir. Yaratılışın bütün işaretleri, Allah’ın üstün ve ezelî niteliklerinin bir hatırlatıcısıdır. Sınırlı kapasiteye sahip olması nedeniyle insanın bu işaretler okyanusunda boğulacağından ve insanın bu sayısız işaretlerin arasından muhtemelen kör bir şekilde geçmesinden dolayı, Yaratıcı, mesajını dilsel olarak da ifade etmiştir. Kur’an’ın anlam dünyasından (semantik) uzaklaşıldığında, Almancada birbirine tamamen zıt iki kavram ortaya çıkmaktadır: Bir tarafta, aynı zamanda “dize/mısra” anlamlarına da gelen “Vers”, diğer tarafta ise “(yaratılış) işaretler(i)” anlamına gelen “(Schöpfungs)Zeichen”. İkisi arasında bir ilişki kurmak neredeyse imkânsızdır. Zira bu durumda anlam birliği bozulmaktadır.

İman

İman kelimesi İslami dillerin çoğunda uyarlanmış bir kelime olarak yer almıştır. “Glaube” (Tr. “inanç”) kelimesi kullanılarak yapılan tercümelerde kelimenin içerdiği anlamın önemli bir kısmı kaybolmaktadır. Arapça orijinalinde “iman” kelimesi ile “emn” (Tr. “güvenlik”) ve “emâneh” (Tr. “emanet”) kelimeleri arasında bir köprü bulunmaktadır. Dolayısıyla derin iman yalnızca tahminî bir unsura bağlı kalmaya yönelik kişisel bir inanç değildir, aksine derin bir güvene dayanmaktadır. İnsanın imana teslim olması davranışlarında güveni de beraberinde getirir. Kişinin davranışları artık inançlarından kopuk değildir; kişiyi güçlendirerek onu “korunaklı bir bölgeye” getirir.

Zekât

Zekât (Ar. “zakâh”) ne bir bağıştır (Alm. “Almosen”) ne de sosyal bir ödenek. Kelimenin anlamı, bünyesinde iki kavramı barındırır: temizlemek ve büyümek. Buna göre zekât, maddi bir şey verilirken herhangi bir şey kaybedilmediğini, aksine, bunun karşılığında ahirette muhteşem bir şeye sahip olunduğu inancına dayanmaktadır. Bu derin davranıştaki niyet, ne kadar güçlü bir şekilde arındırılırsa ve kişi, davranışının karşılığını insanlardan beklemezse, öbür tarafta elde edilecek mükâfat da o kadar büyüktür. Ancak bu bağış yapılırken nefsani duygular ne kadar ön plana çıkarsa, kayıp da o kadar fazla olur. Bunu bir tercümeyle ifade etmek neredeyse imkânsızdır. Bu durumda bir çeşit bağış olan “sadaka” kavramı ile zekât arasındaki fark da belirsizleşmektedir. Zira sadakada “doğruluk, doğru olmak” (Ar. “sıdk”) ön planda yer almaktadır. Buna göre sadaka, kişinin kendi zihniyetine yönelik bir nevi “sadakat kanıtı”dır.

Dosya: "İktidarın Kavramları Kavramların İktidarı"

İslam’ı ve İslami Kavramları Tanımlama Üstünlüğü Kimde?

2 Ocak 2020

Kuds/Mukaddes

“Kuds” kelime kökü sıklıkla “yüce” tabiri ile ifade edilmektedir. Klasik dilde ise bu kelime daha çok “arınmak” anlamına gelir. Kur’an’a göre melekler Allah’ı tüm eksiklerden ve hatalardan “tenzih ettiklerini” (Ar. “nukaddisu”) söylemişlerdir (2:30). Hac usullerinde de sıklıkla Mekke ve Medine kutsal bölgelerinden söz edilmektedir ki bu oldukça kafa karıştırıcıdır. Zira Arapçada haram bölgelerden bahsedilmektedir. H-r-m kelime kökü “tabulaştırma” ve “korunma” anlamlarını birleştirmektedir. Dolayısıyla Mescid-i Harâm bölgesi özellikle tabulaştırılan bir alandır; bu bölgede bulunurken insanlar davranışlarına normalden daha fazla dikkat etmelidir. Bu sebeple hacılar ihrama girmiş vaziyette olurlar. Bu vaziyette insan, tamamen yaşamın değerini takdir etmeye yönelik özel tabularla çevrelenmiştir. Keyfî sebeplerden ötürü modern bir Arapça sözlüğe dayanarak şematik olarak Almanca karşılığı olan “heilig” (Tr. “kutsal”) kavramıyla aktarıldığında bu bağlantı kaybolmaktadır.

Takva

Eski tercümelerde “takva” kelimesinin karşılığı olarak sıklıkla “Gottesfurcht” (Tr. “Allah korkusu”) ifadesi tercih edilirdi. Yeni tercümelerde ise bu kelimenin açıklamasında “Gottesbewusstsein” (Tr. “Allah bilinci”) ifadesi de yer almaktadır. Ancak Arapçada kavramın ardında farklı bir kök yer almaktadır: “wakâ, yakî” (Tr. “korunmak”). İnsan, takva ile kendini, kendi davranışlarının kötü sonuçlarından korumaktadır. Kişi takva ile dikkatli olur ve bilinçli davranır. Orijinal ifade olan takva kavramının kullanılmasının sağladığı avantaj, Müslümanların dünyada İslam’la şekillenen kültürlerin neredeyse hepsinde kendi gelenekleriyle bir bağlantı kurma fırsatı yakalamasıdır. Ve işte tam da bu birlik, korunmaya devam edilmelidir.
Wudu (Tr. “Abdest”)

Arapça orijinal kavramda “wadu’a” (Tr. “ışıldamak, parlamak, pırıldamak”) kökü bulunmaktadır. Almanca “Gebetswaschung” (Tr. “ibadet için yıkanma”) kavramıyla anlamın ana unsuru kaybolmaktadır. İbadet hazırlığının İslami teamülü ciddiye alındığında en sonda imanın parlaması ve ışıldaması yer almaktadır ki bu, kıyamet gününde farklı bir ışık, nur olarak kendini gösterecektir. Buradaki tek amaç, bedensel bir temizlik değil; dış özellikler ışığında iç temizliğin tecrübe edilmesidir.

Teoloji

Teoloji kelimesinin temelinde yatan anlam “Allah’ın hitabı”dır. Ancak İslami bilimlerde asıl mesele Allah’ın varlığını anlamak, analiz etmek ve bunun hakkında konuşmak değil; Kur’an’da belirlenen kaideleri ve davranış ilkelerini analiz etmek, tanzim etmek ve bunları insanın günlük yaşamına aktarmaktır. Böylesine önemli bir konuda başka bir dinî düşünce tarihinden alıntı yapmak yararlı olabilir mi?

Dilsel Gettoya Geri Dönüş mü?

Müslümanlar Kur’an terimlerinin bilinçli bir şekilde kullanılmasını talep ettiklerinde çeşitli ön yargılarla karşılaşmaktadırlar. Fakat kaygılanmaya gerek yok, dilsel bir getto oluşmayacaktır. En azından doktorun hastasına anlayabileceğinden çok daha fazla tıbbi terim yüklediği hastanedekinden daha güçlü bir dilsel getto oluşmayacaktır. Her bilimin kendi terminolojisi vardır. İslami içerikler ciddiye alındığında ve İslam ilim geleneğine değer verildiğinde ilgili terminolojinin korunması da oldukça doğal bir durum olarak kabul edilmelidir.

Avrupa geleneğinde alan terminolojileri genellikle Latince ve Yunanca kelime kökleri üzerine kuruludur. Bunların özellikle dilsel anlamda yabancı olmaları olumsuz herhangi bir durum teşkil etmez; aksine bunlara belirginlik katmak gibi bir avantaja sahiptir. Yabancı bir kavram tanımlanır ve bu sayede günlük dilin sıradanlığından korunmuş olur. Alan uzmanları meslekten olmayan kişilere sunum yaptıklarında genellikle orijinal kavramları kullanmaya devam ederler. Bunu belki daha kısıtlı yaparlar ve bunun için sunumlarının başında birçok tanıma yer verirler. Böyle bir yöntem, İslam hakkında bilgisi olmayan kişilere ciddi bir şekilde İslam anlatılırken de mümkün olmalıdır.

ÖZEL DOSYA

"İktidarın Kavramları Kavramların İktidarı"

DOSYA YAZILARI İÇİN TIKLAYIN
 

Yabancı Dil ve Prestij

Avrupa’da bilim insanlarının rahatlıkla kaynak alabileceği, kabul görmüş yabancı diller vardır: Latince, Yunanca ve günümüzde İngilizce gibi. Bunu başka diller için söylemek pek mümkün değildir. Bu noktada entegrasyonun tamamlanmamış olması ön yargısı öne sürülmektedir. Buna ilişkin bir örnek “Muslima” (Arapçada “Müslüman kadın”) yerine Almancada dişil son ek (-in) ile birlikte “Muslimin” kavramının kullanılmasıdır. Arapçada dişil forma karşılık gelen ilk kavramda ne gibi bir sorun bulunmaktadır? Form anlaşılır hâldedir ve Müslüman toplumunun kendine güvenini ortaya koymaktadır.

Müslüman kadınlar kendilerini adlandırıldıkları şekilde ifade etmektedirler. Bunu isterlerse yapabilirler; ancak yapmak zorunda değiller. Seçeneklerden hangisinin kullanıldığı birçoğu için büyük bir önem taşımaz ve aralarındaki fark da kulağa fazla titiz gelebilir. Bunda da sorun yok. Ancak dikkat çekici farklı bir husus var: İnsanların ilk seçeneğe karşı olan olumsuz tutumları. “Muslima” kelimesinin Almancada yeri yoktur, bunun yerine bizim güzel Almanca versiyonumuz mevcuttur: “Muslimin”. Görünüşe göre burada asıl mesele, dil aracılığıyla güç gösterisinde bulunmak ve insan davranışlarını ve kimlik oluşumunu yönetmektir.
Dil, üst tabakalardaki dil tasarımcıları tarafından marjinalleştirilmiş toplum gruplarına inandırıldığı üzere önceden belirlenen, değiştirilmesi mümkün olmayan bir olgu mudur? Dil şekillendirilebilir ve canlı bir organizmadır, içinde o dili konuşanların tarihini ve hassasiyetlerini yansıtır. “Almancada bu böyledir.” ifadesi dilbilimden ziyade demagojinin alanına girmektedir. Bu ifade “İslam Almanya’ya ait değildir.”, “Misafirler uyum sağlamalıdır.” gibi ifadelerinin bir yansıması gibi görünmektedir.
Dil sürekli bir değişim içerisindedir. Bazı dönemlerde bu değişim hızlı bir tempoda gerçekleşir, bazen de öyle yavaş gerçekleşir ki münferit konuşmacılar bunu fark etmezler bile. Dildeki hızlı değişimin en bilindik örneğini Almancada 70’li yıllardan beri yaşamaktayız: Rağbet gören akımın adı “toplumsal cinsiyete uygun ifade şekli”dir. Burada neyin gerçekten yapıcı olduğu tartışmasına girmeden bunun dil sosyolojisi bakımından oldukça aydınlatıcı bir süreç olduğu belirtilmelidir. Bu, iyi organize olmuş bir grubun sürekli gündeme getirme yoluyla toplumun kaçınamayacağı dilsel bir dönüşüme nasıl sebep olduğunun en iyi örneğidir. Elbette bu sürece karşı çıkılabilirdi; ancak bu, toplumsal yaptırımlara ve kabul görmemeye mal olurdu.

Bu durum Müslümanlara aktarıldığında şu anlama gelmektedir: Müslümanların kendilerini ilgilendiren konularda kendi dillerini ne kadar bilinçli kullandıkları ve tartışmalara yön verebilme becerileri, aynı zamanda onların bulundukları noktayı gösteren bir işarettir. Yani bu durum Müslümanların toplumsal gücün uygulandığı ve planlandığı merkezde mi yoksa uyum sağlanmak zorunda kalınan kenarda mı yer aldıklarını gösterir. Müslümanlar on yıllar boyunca aşağılayıcı yabancı tanımlamalara şiddetle karşı çıkmasalardı bugün muhtemelen hâlen “Mohammedaner” veya “Muselmanen/Muselmänner” olarak anılacaklardı. Üstelik bu kavramlar tamamen ortadan kalkmış da değildir.

Dosya: "İktidarın Kavramları Kavramların İktidarı"

Tarihî Dönemlerin Batı’daki Kur’an Araştırmalarına ve İslam Söylemine Etkisi

2 Ocak 2020

Medyaya bir göz atıldığında, ülke üzerinde bazen güçlü bazen de daha hafif esen her İslamofobi rüzgârıyla birlikte aşağılayıcı tanımların tekrar hortladığı görülmektedir. Aynı şekilde: Müslümanlar on yıllardır “Moslems” değil, “Muslime” olarak anılmak istedikleri konusunda ısrar etmektedir. Zaman zaman saygısız bir kavram olan “Moslems” kavramının yok olmaya yüz tuttuğu izlenimi oluşmuştur. Ancak şaşırtıcı olan, yerici kavram seçeneklerinin bazı medyalarda ve belli vesilelerle tekrar diriliyor olmalarıdır. Müslümanların buna vereceği cevap ise azim ve istikrar olmalıdır.

Uyarlama – Transkripsiyon

İslami terimlerin Almancaya uyarlanmasına yönelik soruya ilişkin birkaç görüş daha belirtmek istiyorum. Burada bunaltıcı seçenek çeşitliliğine yeni bir yöntem eklemeksizin sadece bir hususu ele alalım: Özel karakterlerin kullanımı. Bu uygulamanın en bilineni ise Alman Doğu Toplumu (Alm. “Deutsche Morgenländische Gesellschaft“) sistemindeki uygulamadır. Burada kullanılan vurgu işaretleri oryantalizmin ilk yıllarında yararlı olmuş olabilir: Bu dönemde basım tekniği bakımından Arapça kelimeler ancak büyük bir çabayla Almanca bir metne dâhil edilebiliyordu, günümüzde ise bu özellik tüm kelime işlemci programlarının standart donanımı arasında yer almaktadır.

Telaffuzu yalnızca Arapça ile meşgul olmuş kişilere kolay gelen zor işaretlerin (ā, ṣ, ṯ) kullanımı bize ne kazandırdı? Diğer tarafta ise, bu işaretlerin kullanımı nasıl bir zarar vermektedir? Vurgu imlerinin her biri yabancılığın bir damgasıdır. Sanki o kelime okuyucuya “Ben buraya ait değilim, ben ‘asıl’ , ‘temel’ Alman kültürünün bir parçası değilim. Ben burada yabancıyım ve hep yabancı kalacağım. Belki de bir gün gideceğim.” diye haykırmaktadır.
Peki; iman, ihlas, ihsan, tevekkül ve ibadet gibi temel kelime ve konseptler Almancadan tamamen çıkarılmalı mıdır? Muhtemelen Müslümanlar bu konuda farklı bir görüşte olacaktır. Bu kelimelerin Almancaya basit ve güzel bir şekilde uyarlanmasıyla çok yol kat edilmiştir. Buna yönelik henüz bir birliğin olmaması ise farklı bir konudur. Bunun için bir uzlaşma taslağı hazırlamak veya konferanslar aracılığıyla bu konuda ısrarcı olmak amaca pek hizmet etmeyecektir. Bu anlamda kişilerin söylemlerinin bir şeylerin uygulamaya geçirilmesine vesile olmasını umuyoruz.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar