Anatomi

Ten Rengi ve Dış Görünüşe Göre “Beyaz Sayılmak”: White Passing Nedir?

Beyazlık, yalnızca bir ten rengi değil; tarih boyunca gücün, güvenliğin ve saygınlığın ölçüsü olarak görüldü. Etnik kökenine göre daha açık tenli olduğu için toplum tarafından “beyaz” sayılan kişiler için kullanılan "White Passing" kavramı, bu kabulün hangi bedellerle mümkün olduğunu sorguluyor.

Ten Rengi ve Dış Görünüşe Göre “Beyaz Sayılmak”: White Passing Nedir?
Fotoğraf: oneinchpunch - Shutterstock.

Modern dünyada “beyazlık” sadece bir ten rengi değildir. Tarih boyunca gücün, güvenliğin, saygınlığın ve hatta insanlığın ölçüsü olarak tanımlanmıştır. İnsanları ten renklerine göre ırklara ayıran bakış açısı tarafından kökenleri bakımından müstesna olarak görülen bu sınıfa dünyadaki büyük bir çoğunluk dahil değildir. Fakat “beyaz ırk” grubuna dahil olmasalar bile bazen bir porseleni anımsatacak kadar beyaz tenleri ve bazense beyaz ırka ait olmakla özdeşleşebilecek yüz hatları ve düz saçlarıyla, siyah ya da beyaz tenli olmayan etnik kökenlerden gelen bireyler “beyaz sayılabilirler.” Gelin bu geçiş hâlini tanımlamak için kullanılan “White Passing” kavramını beraber inceleyelim.

“White Passing” Kimleri İlgilendiren Bir Durumdur?

“White Passing” olarak adlandırılan bu durum, köken olarak siyah, yerli veya renkli (BIPOC) atalara sahip bireylerin, dış görünüşleri sayesinde beyaz olarak algılanmasıdır. Bu kişiler, toplum içinde kabul görmek ve ayrıcalıklı fırsatlara erişmek için çoğu zaman bu kimliğin avantajlarını kullanabilir. Ancak bu durum, ait oldukları köklerden uzaklaşmalarına ve içsel bir kimlik gerilimi yaşamalarına da neden olur.

İngilizcedeki White Passing ifadesi, Türkçede “beyaz gibi geçmek” ya da “beyaz sayılmak” biçiminde karşılanabilir. Bu kavram yalnızca fiziksel bir görünümü değil, toplumsal kabulü, saygınlığı ve bireyin kendi ırkına atfedilen olumsuz yargılardan uzaklaşma arzusunu da anlatır. Beyaz sayılmak, kimi zaman hayatta kalma stratejisi, kimi zaman ise kimlik kaybının başlangıcıdır.

Irk Kavramının “Bilimsel” İnşası

Irk kavramına dair ilk “bilimsel” sınıflandırma girişimi, 1684 yılında Fransız hekim François Bernier tarafından yapıldı. Bu çalışma, insanları fiziksel özelliklerine göre ayırmayı amaçlıyordu. Ardından, 18. yüzyılda İsveçli doğa bilimci Carl Linnaeus, insanları ten renklerine ve yaşadıkları coğrafyaya göre dört gruba ayırdı: Afrikalılar (siyah), Avrupalılar (beyaz), Asyalılar (kahverengi) ve Amerikalılar (kızıl). Görünüşte basit bir biyolojik sınıflama gibi dursa da, bu ayrım derin önyargılar taşıyordu. Linnaeus, beyaz Avrupalıları “çalışkan” ve “akıllı”, siyah Afrikalıları ise “tembel” ve “ilgisiz” olarak tanımlıyordu.

18. yüzyılda Alman anatomist Petrus Camper, insanların yüz hatlarını ölçerek “fasiyal açı” kavramını ortaya attı. Camper’a göre bu açı ne kadar genişse, zeka düzeyi de o kadar yüksekti. Avrupalıların yüz açısını 80, Afrikalılarınkini 70, maymunlarınkini ise 58 derece olarak belirledi. Böylece, insan topluluklarını hiyerarşik bir sıraya yerleştirdi ve siyahileri “doğal olarak aşağı” bir ırk gibi gösterdi.

Bu sözde bilimsel çalışmalar, aslında dönemin sömürge politikalarını destekleyen ideolojik bir temele dayanıyordu. Avrupa ve Amerika’daki kölelik sistemi, ekonomik sömürgecilik ve beyaz üstünlüğü düşüncesi, “bilimsel bilgi” kılıfıyla meşrulaştırılıyordu. Irk sınıflandırmaları, farklı ten renklerini yalnızca biyolojik farklar olarak değil, ahlaki ve zihinsel üstünlük göstergeleri olarak yorumladı.

Bu çarpık anlayış, eşitsizlikleri kalıcı hâle getirdi. Beyaz ırkın dışında kalan, “farklı” görünen insanlar tarih boyunca önyargıların, ayrımcılığın ve köleliğin hedefi oldular. Beyazlar için üstünlüğün, diğer ırklar içinse “hizmetin” doğal olduğu fikri, uzun yıllar boyunca bilimsel gerçek gibi sunuldu.

İnsan Irklarını Saptamak İçin “Bir Damla Kan” Kuralı

18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Amerika’da ırklar arasındaki sınırları daha da keskinleştirmek için “One-Drop Rule” (Bir Damla Kan Kuralı) kabul edildi. Bu kurala göre, bir kişide sekizde bir oranında bile siyahi köken varsa, o kişi tamamen “siyah” sayılıyordu. Böylece beyazlık yalnızca bir fiziksel özellik olmaktan çıkıp, hukuki ve toplumsal bir statüyü belirlemenin ölçütü hâline geldi.

Bu anlayış, ırklar arası karışımı engellemeyi amaçlarken, siyah kökenli insanları sistematik biçimde dışlamanın da aracına dönüştü. Artık “beyaz” olmak, sadece görünüşe değil, kandan gelen bir “saflığa” dayanıyordu.

19. yüzyılın sonlarında görülen “Plessy v. Ferguson” davası, bu düşüncenin en çarpıcı örneklerinden biridir. Açık tenli bir adam olan Homer Plessy, beyazlar için ayrılmış tren vagonuna bindiği gerekçesiyle tutuklandı. Mahkeme, 1896 yılında “ayrı ama eşit” ilkesini onayladı ve böylece ırk ayrımı yasal zemine oturtuldu. Bu karar, siyahi Amerikaların yaşamın her alanında ikinci sınıf vatandaş olarak görülmesini meşrulaştırdı.

Köleliğin kaldırılmasından sonra bile, siyahiler beyaz toplumun değerlerini benimsemeye zorlandı. Sanat tarihçisi Barbara Burlison Mooney, bu dönemde siyahi bireylerin “beyazlar gibi temiz ve düzenli görünmek” için çabaladığını belirtir. Çünkü toplumda hâlâ “siyah tenin” temizlikten ve uygarlıktan yoksun olduğuna dair bir önyargı vardı.

Ayrıca bu dönemde kölelere yönelik cinsel istismar yaygındı. Bu ilişkilerden doğan çocuklar -ne tam siyah ne de tam beyaz olan “melez” bireyler- toplum tarafından yine siyahi olarak kabul ediliyor, Bir Damla Kan Kuralı gereği beyaz sayılma haklarından tamamen mahrum bırakılıyordu.

Sonuçta, “beyazlık” hem biyolojik hem ahlaki bir ayrıcalık olarak inşa edildi. Bu anlayış, ırkçılığı yalnızca sosyal bir önyargı olmaktan çıkarıp, hukuk ve kültür eliyle kurumsallaştırdı.

“White Passing” Kavramının Ortaya Çıkışı

19. yüzyılın sonlarına doğru Amerika’da köleliğin kaldırılmasına rağmen, siyahi bireyler toplumsal olarak hâlâ dışlanıyor ve beyaz toplumun değerlerine uyum sağlamaya zorlanıyordu. İşte bu ortamda “passing” yani “geçiş” kavramı doğdu.

Afrika kökenli Amerikalı yazarlar William Wells Brown ve Frances Harper, 1800’lü yılların sonunda eserlerinde bu kavramı kullanarak, beyaz görünüm sayesinde kimliğini gizleyen siyahi bireylerin hikâyelerini anlattılar. “To pass as” (…gibi geçmek) ifadesinden türeyen “White Passing” terimi, zamanla yalnızca fiziksel bir tanım olmaktan çıkıp, kimlik çatışması, aidiyet ve toplumsal kabul gibi karmaşık psikolojik boyutlar kazandı.

Bu kavramın geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan eser, Afro-Amerikan yazar Nella Larsen’ın 1929 tarihli kısa romanı Passing oldu. Larsen’ın eseri, görünüşle kimlik arasındaki gerilimi çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. Romanın kahramanları, beyaz görünümün sunduğu ayrıcalıklarla kendi kökleri arasına sıkışmış iki siyahi kadındı.

“Beyaz gibi geçmek” ya da “beyaz sayılmak”, o dönemde yalnızca bir kimlik meselesi değil, hayatta kalma stratejisiydi. Beyaz görünmek; iş bulmak, eğitim görmek ya da güvenli bir yaşam sürmek anlamına geliyordu. Ancak bunun bedeli, kişinin kendi geçmişini bastırması, kültüründen uzaklaşması ve benliğini toplumun kabulüne göre şekillendirmesiydi.

Kısacası White Passing, bireyin hem fiziksel görünüşünü hem de davranış biçimini beyaz toplumun ölçütlerine uydurarak kabul görme çabasıdır. Bu çaba, dışsal olarak başarı getirebilir ama içsel olarak sürekli bir kimlik bölünmesi yaratır.

Kavramı Geniş Kitlelere Tanıtan Eser: “Passing”

“White Passing” kavramının geniş kitlelerce tanınmasında en önemli rolü, Afro-Amerikan yazar Nella Larsen’ın 1929 tarihli kısa romanı Passing oynamıştır. Larsen, bu eserde kimliğini gizleyerek beyaz toplumun içine karışan siyahi bireylerin yaşadığı içsel çatışmayı iki kadın karakter üzerinden anlatır.

Roman, 1920’li yılların Amerika’sında, siyahi nüfusun şehir merkezlerine göç ettiği ve toplumsal kabulün hâlâ ten rengine göre belirlendiği bir dönemde geçer. Başlıca karakterlerden Clare, beyaz görünümünü kullanarak kimliğini gizlemiş, zengin bir beyaz adamla evlenmiştir. Toplumda saygın bir konuma sahiptir; ancak bu saygınlık, tamamen bir sırrın üzerine kuruludur. Kocası dâhil kimse onun siyahi kökenini bilmemektedir. Kızının da “beyaz” görünmesi için büyük çaba göstermiş, ikinci kez anne olma düşüncesinden sırf “çocuğu siyahi doğabilir” korkusuyla vazgeçmiştir.

Diğer karakter Irene, siyah kimliğini reddetmeden beyaz kültür içinde saygın bir yaşam sürmeye çalışan bir kadındır. Clare ile yıllar sonra karşılaşmaları, iki farklı kimlik stratejisinin çarpışmasını gözler önüne serer. Biri kendi geçmişini saklayarak toplumda yer edinmiş, diğeri kimliğini koruyarak saygınlığını kazanmıştır.

Hikâye, Clare’in kocasının gerçeği öğrenmesiyle trajik biçimde son bulur. Clare’in ölümü, kimliğini bastırarak kurulan bir hayatın ne kadar kırılgan olduğunu simgeler. Irene ise, arkadaşının yaşadığı bu çöküşle kendi içsel çelişkileriyle yüzleşir.

Larsen’ın Passing’i, dışarıya sunulan “beyaz kimliğin” getirdiği ayrıcalıkla içsel aidiyet arasındaki kopukluğu çarpıcı biçimde anlatır. Roman, “beyaz sayılmanın” yalnızca bir fiziksel geçiş değil, sürekli bir benlik çatışması ve toplumsal risk anlamına geldiğini gösterir.

Passing romanının 1929’da yapılan ilk basımı. Fotoğraf: Raptis Rare Books.

“Beyaz Sayılmanın” Artıları ve Eksileri

Melez ya da siyahi bireyler için “beyaz sayılmak”, özellikle Amerika ve Avrupa toplumlarında tarih boyunca bir fırsat kapısı olmuştur. Açık ten, düz saç ve Avrupalı hatlara sahip olmak; daha iyi bir eğitim, iş ya da sosyal çevreye erişme şansını artırır. Kimi zaman bir iş görüşmesinde, kimi zaman ev kiralarken ya da yeni bir çevreye girmeye çalışırken “beyaz görünmek”, kişiye önemli avantajlar kazandırabilir.

Ancak bu avantaj, ağır bir psikolojik bedel taşır. Çünkü beyaz sayılmak, çoğu zaman kişinin kendi kültürel kimliğini bastırması ve ait olduğu topluluktan uzaklaşması anlamına gelir. Bu durum, hem toplumsal hem de içsel bir yabancılaşmayı tetikler. İnsan, kabul görmek için “kim olduğunu” gizlemek zorunda kalır.

Güney Afrikalı psikolog N. Chabani Manganyi, Being-Black in the World adlı eserinde bu durumu şöyle açıklar: “Beyaz toplumda kabul görme arzusundaki siyah birey, kendi kimliğini, kendisini aşağı gören kültürün değerleriyle tanımlamaya başlar.”

Benzer biçimde, ırk ve edebiyat üzerine çalışmalar yürüten Kathleen Pfeiffer, Race Passing and American Individualismadlı kitabında, “beyaz sayılma”nın sürekli olarak aşağılanan bir topluluğun, toplumsal baskılarla baş etme çabası olduğunu belirtir. Pfeiffer’e göre bu çaba, bireyin görünüşte “özgürleşmesini” sağlasa da, aslında daha derin bir aşağılık duygusundan beslenir.

Dolayısıyla beyaz sayılmak, iki yönlü bir durumdur: Dışarıdan ayrıcalık ve güvenlik sağlayabilir, ama içeride derin bir bölünme yaratır. Kişi ne tamamen beyaz toplumun parçası olur, ne de kendi köklerine tam anlamıyla dönebilir. Bu ikilik, “white passing”in en temel çelişkisidir.

Beyaz Gibi Kabul Edilmenin Kırılganlığı

Beyaz olarak algılanmak, bir kez elde edilip sonsuza dek korunacak bir kimlik değildir. Bu algı, kişinin fiziksel özelliklerinden sosyal çevresine kadar birçok faktöre bağlı olarak değişebilir. Aksan, soyadı, saç dokusu, bronzlaşma eğilimi ya da aile kökeninin ortaya çıkması gibi ayrıntılar, bir bireyin “beyaz” sayılma statüsünü kolayca sarsabilir.

Bu durum, beyaz sayılmanın sürekli bir belirsizlik ve kaygı hâli yarattığını gösterir. Birey, bir yandan kabul görmek için kendi köklerini bastırırken, diğer yandan kimliğinin her an açığa çıkabileceği korkusuyla yaşar. Bu, yalnızca toplumsal değil, psikolojik bir yük de taşır. Kişi, kendine ait olmayan bir kimliği sürdürmeye çalıştıkça özgünlüğünü ve içsel tutarlılığını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.

Beyaz sayılmanın kırılganlığını yalnızca bireysel deneyimler değil, tarihsel olaylar da açıkça gösterir. Örneğin, 11 Eylül 2001 saldırılarından önce Amerika’da İranlılar “beyaz” kabul edilirken, saldırı sonrasında yükselen İslamofobi ile bu statülerini hızla kaybettiler. İran asıllı Amerikalılar, güvenlik soruşturmalarına, vize kısıtlamalarına ve ayrımcılığa maruz kaldı.

11 Eylül sonrası ayrımcılığın arttığı atmosfer, Arap kökenli kişilerin saatlik çalışma ücretlerinde de düşüşe sebep olmuştur. ABD’deki Araplar ve Müslümanların, Latin kökenli olmayan beyazlara oranla kazançlarında önemli bir düşüş yaşanmıştır. Saldırı sonrası 21–54 yaş arasındaki Müslüman ve Arap erkeklerin haftalık kazançlarında yaklaşık yüzde 14 ila 16’lık bir düşüşe neden olmuştur.

Bu olaylar, beyazlığın sabit değil, politik bir ayrıcalık olduğunu gösteren yakın dönemdeki örnekler olarak kayda geçti. Toplumsal atmosfer değiştiğinde “beyazlık” da yeniden tanımlanıyor; kimlerin “kabul edilebilir” sayıldığı, dönemin güç dengelerine göre şekilleniyor.

Türkiye’den Bir Örnek: Çocukları İçin Karma Evlilik Yapan Afro-Türkler

“White Passing” olgusu, yalnızca Amerika ya da Avrupa toplumlarıyla sınırlı değildir. Benzer ve daha küçük ölçekli bir örneğe Türkiye’de de rastlamak mümkündür. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Afrika’dan Anadolu’ya tarlalarda çalışacak iş gücü olarak getirilen Afrikalı kölelerin torunları olan Afro-Türkler, günümüzde ağırlıklı olarak İzmir, Manisa, Aydın, Muğla, Antalya ve Adana çevresinde yaşamaktadır. Ancak aradan geçen yüzyıllara rağmen, toplumsal algıda hâlâ görünmez sınırlarla karşılaşmaktadırlar.

Sosyolog Dr. Lülüfer Körükmez Kaya’nın 2017 tarihli çalışması, bu durumu çarpıcı biçimde ortaya koyar. Daha kötü ekonomik koşullarda yaşayan Afro-Türkler, gündelik yaşamlarında “Arap” ya da “kara” gibi ifadelerle anılmaktan rahatsızlık duyduklarını, toplumda çoğu zaman meraklı bakışların odağı hâline geldiklerini belirtmektedirler. Hatta bazıları, çevrelerinde turist sanılmaktan veya dışlanmaktan şikâyet etmektedir.

Bu damgalanma deneyimleri, özellikle ebeveynlerin çocukları açısından kaygı duymalarına yol açmıştır. Gelecek kuşakların benzer ön yargılarla karşılaşmaması için bazı Afro-Türkler, “daha açık tenli” bireylerle karma evlilikler yapma eğilimindedir. Körükmez Kaya’nın görüştüğü karma evlilik yapan Afro-Türk kadınların tanıklılarına göre bu durum, beyaz sayılmanın -Türkiye’de de dolaylı biçimde çocukları adına kendi ayrımcılık deneyimlerinin bir sonraki nesilde tekrar etme ihtimalini azaltan- bir sosyal avantaj getirmektedir.

Burada söz konusu olan, beyaz ırka duyulan bir hayranlık değil; daha az dikkat çekmek ve daha kolay kabul görmek arzusudur. Böylece beyaz sayılan bir gelecek nesil, toplumun ayrıcalıklı ya da orta katmanlarına daha kolay dâhil olabilecektir.

White Passing’in Teğet Geçtikleri

Günümüzde “white passing” bazı kişilere avantaj sağlarken, bazılarını da doğrudan etkisi dışında bırakır. Bu durum özellikle sinema ve müzik sektöründe belirginleşir. Açık tenli ya da “beyazlığa yakın” fiziksel özelliklere sahip siyahi sanatçılar, sektörde genellikle daha fazla fırsat elde eder.

Örneğin Afro-Amerikan bir babaya sahip olan oyuncu Rashida Jones, beyaz tonlu cildi sayesinde farklı türlerde roller alabilmiş ve Hollywood’da geniş bir alanda varlık gösterebilmiştir. Benzer biçimde Zendaya, Jennifer Lopez ve Rihanna gibi isimler, kendi ırksal kökenlerine göre daha açık ten rengine ve düz saçlara sahip olmaları nedeniyle, ana akım medyanın beyaz güzellik standartlarına daha kolay uyum sağlamaktadır.

Bu durum, güzellik kavramının hâlâ beyazlık merkezli biçimde tanımlandığını ortaya koyar. Kozmetik endüstrisi de bu algıyı sürdürür. Örneğin, Unilever’in “Fair & Lovely” adlı ürünü yıllar boyunca Güneydoğu Asya’da “açık tenin güzellik ve başarıyla eş tutulduğu” mesajıyla pazarlanmıştır. “Fair” kelimesi yalnızca “adil” değil; İngilizcede “güzel”, “iyi” ve “açık tenli” anlamlarını da taşır. Kelimenin bu çok katmanlı çağrışım, beyaz olmayı güzelliğin doğal ölçütü gibi sunmuştur. Artan tepkiler üzerine marka, 2020 yılında ürün adındaki “Fair” kelimesini çıkararak “Glow & Lovely” adını benimsemiştir. Bu değişiklik, dilin bile ırkçılığı besleyen kalıpları nasıl yeniden üretebildiğini gösterir.

“White passing”i teğet geçen bu örnekler, beyazlığın hâlâ estetik ve kültürel bir üstünlük olarak kodlandığını, bu kodların ise popüler kültür aracılığıyla sürekli yeniden üretildiğini hatırlatır.

Beyaz Sayılma Durumunun Antitezi: “Blackfishing”

Son yıllarda “white passing” kavramının tam karşısında yer alan yeni bir terim öne çıktı: “Blackfishing.” Bu kavram, beyaz insanların makyaj, solaryum ve saç modelleri aracılığıyla kendilerini siyahi gibi göstermeleri anlamına gelir. Yani bu kez, siyah kimlik “taklit edilen” bir imaja dönüşmüştür.

“Blackfishing”, özellikle sosyal medya ve müzik endüstrisinde yaygın bir fenomendir. Hiphop ve rap videolarında, pahalı arabalar, göz alıcı takılar ve Afro-Amerikan estetiğiyle çevrili sahnelerde, beyaz sanatçılar kendilerini “daha özgür” ve “asi” göstermek için siyahi kültürün görsel kodlarını kullanmaktadır.

Avustralyalı rapçi Iggy Azalea ve Amerikalı şarkıcı Ariana Grande, bazı kliplerinde ten rengini koyulaştırmaları ve Afro-Amerikan kültüründen görsel ögeler ödünç almaları nedeniyle kültürel temellük eleştirilerin odağı olmuştur. Bu durum, siyah kültürün beyazlar tarafından “estetik bir aksesuar” hâline getirildiği tartışmalarını doğurmuştur.

Bu eğilim, siyah kültürün yüzeysel biçimde ticarileştirilmesidir. Beyaz sanatçılar, bu görünümü istedikleri zaman terk edebilirken, siyahi insanlar kendi kimliklerinden “vazgeçme” lüksüne hiçbir zaman sahip olmamışlardır. “Blackfishing” böylece, kültürel temsildeki eşitsizliği gözler önüne serer: Bir tarafın kimliği geçici bir imaj unsuru olurken, diğer tarafınki tarihsel bir yük ve mücadeledir.

Perspektif’le Avrupa gündemini günlük takip etmek ister misiniz? Perspektif bültenine kaydolun, Avrupa'daki gelişmeler e-posta kutunuza gelsin.

 

Rana Esin Şahin

Ankara Yıldırım Beyazıt ve Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitelerinde Sosyoloji ve Almanca Mütercim Tercümanlık  alanlarında lisans eğitimi alan Şahin, ardından Karamanoğlu Mehmetbey  Üniversitesinde Sosyoloji yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Ağırlıklı çalışma alanları göç sosyolojisi, kültürel ırkçılık ve çeviribilim üzerinedir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler