Terapistler Danışanlarının Verilerini Kamu Gücüyle Paylaşabilir mi?
Sır saklama yükümlülüğü psikoterapötik ilişkinin temelini oluşturuyor. Almanya’nın Hessen eyaletinde planlanan yasa değişikliği ise bu temeli sarsma riski taşıyor. Peki, psikoterapi alan hastaların verileri, gerektiği durumlarda polisle paylaşılmalı mı?
Sır saklama yükümlülüğü (Alm. “Schweigepflicht”) psikoterapötik ilişkinin üzerine inşa edildiği temellerden biridir. Bu yükümlülük olmaksızın, danışanların kendilerini güvende hissetmeleri ve en mahrem düşünce ve duygularını açmaları beklenemez. Terapistin odası, korunaklı bir alan olmalıdır. Ancak bu koruma, yalnızca profesyonel bir nezaket ve saygıdan dolayı değil, hem yasal hem de meslek etiği açısından bir zorunluluk teşkil eder.
Terapistin sır saklama yükümlülüğü, başta danışanın temel haklarından kaynaklanır. Bu hak, Alman Anayasası’nda (Art. 2 Abs. 1 i.V.m. Art. 1 Abs. 1) korunan, kişinin kendi bilgileri üzerinde karar verme hakkına dayanır. Bu anayasal ilke, hem mesleki davranış kurallarında hem de ceza kanunlarında somut bir karşılık bulur. Almanya’da bu yükümlülük Meslek Etiği Yönetmeliği’nde (§ 8 (Muster-)Berufsordnung) ve Ceza Kanunu’nda (§ 203 StGB) düzenlenir. Bu yönetmelikler ve yasalar, mahremiyetin ihlalini ciddi bir suç olarak tanımlar ve terapistleri hapis veya para cezası gibi ağır hukuki ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya bırakır.
Sır Saklama Yükümlülüğünün Kapsamı
Gizlilik yükümlülüğü, terapistin mesleki sıfatıyla öğrendiği her türlü bilgiyi kapsar. Bu, danışanın paylaştığı en küçük ayrıntıdan en büyük sırra kadar geniş bir yelpazeyi içerir. Danışanın kimliği ve terapi aldığı bilgisi gizlidir. Seanslarda paylaşılan tüm kişisel bilgiler, düşünceler ve duygular bu kapsama dahildir. Teşhisler ve tedavi süreci sır olarak kalmalıdır. Üçüncü kişilerle ilgili anlatılanlar, yani danışanın ailesi, arkadaşları veya iş arkadaşları hakkında anlattığı bilgiler de aynı şekilde gizlilik ilkesine tabidir. Sır saklama yükümlülüğü, danışanın ölümünden sonra da sona ermez.
Ayrıca bu sorumluluk sadece terapistlerle de sınırlı değildir. Gizlilik kalkanı, danışanın etrafında kapsamlı bir koruma sağlamak amacıyla terapistin yardımcı personeli, stajyerleri ve süpervizörlerini de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Bu kişiler de aynı yasal ve etik sorumluluk altındadır. Ancak, bu mutlak gibi görünen kuralın ne zaman ve hangi koşullar altında esnetilmesi veya kırılması gerektiği, mesleğin en karmaşık ve zorlayıcı anlarından birini oluşturur.
Bu mutlak gibi görünen gizlilik ilkesinin, hukuken dikkatle tanımlanmış istisnaları bulunmaktadır. Bu noktada belirleyici olan, kanun metninin gizliliğin yetkisiz şekilde ihlal edilmesini yasaklamasıdır. Alman Ceza Kanunu maddesi (StGB) § 203 (1) bu durumu şu şekilde düzenler: “Yetkisiz bir şekilde, kendisine hekim, (…,) meslek psikoloğu olarak emanet edilen veya başka suretle öğrendiği, özellikle kişisel yaşam alanına ait bir sırrı veya bir iş/ticari sırrı ifşa eden kişi, bir yıla kadar hapis veya para cezası ile cezalandırılır.”
Danışanın Sırları Hangi Durumlarda Paylaşılabilir?
Dolayısıyla sır saklama yükümlülüğünün ihlal edilip edilmediği değerlendirilirken, kanundaki “yetkisiz” ifadesi esas alınır. Yasak olan, yalnızca gizliliğin yetkisiz şekilde bozulmasıdır. Buna karşılık, gizliliğin yetkili olarak bozulduğu durumlarda cezai sorumluluk doğmaz. Bu bağlamda, başlıca üç farklı ifşa yetkisinden söz edilir:
1) Hastanın Rızasına Dayalı İfşa Yetkisi: Gizliliğin kaldırılmasının en yaygın ve etik açıdan en kabul edilebilir yolu, hastanın kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde gizlilikten feragat etmesidir. Bu rıza, açık şekilde verilebileceği gibi, bazı durumlarda örtük/zımni olarak da kabul edilebilir. Buna ek olarak, Sosyal Güvenlik Kanunu (SGB V) kapsamındaki sosyal hukuk düzenlemeleri uyarınca, belirli kişisel sağlık verilerinin hastanın ayrıca bir onayı aranmaksızın ilgili kurumlara iletilmesi hukuken öngörülmüştür.
Bu bağlamda, tedavinin ve ücretlendirme sürecinin yürütülebilmesi amacıyla gerekli olan kişisel sağlık verilerinin, Yasal Sağlık Sigortası Tabipler Birliği’ne, yasal sağlık sigortasına ve Tıbbi Değerlendirme Kurumu’na aktarılması, gizlilik yükümlülüğünün ihlali olarak değerlendirilmez. Bu veri aktarımı, hastanın rızasına değil, doğrudan kanuni bir yetkiye ve yükümlülüğe dayanır ve yalnızca belirli bir amaçla, sınırlı ve asgari düzeyde gerekli bilgi aktarımıyla yapılır.
2) Varsayılan Rıza: Hastanın açık rızasının alınmasının mümkün olmadığı, ancak gizliliğin ihlalinin hastanın varsayılan menfaatine olduğu durumlarda da ifşa yetkisi doğabilir. Buna örnek olarak, bilinci kapalı bir hastanın durumu hakkında yakınlarının bilgilendirilmesi verilebilir.
3) Meşrulaştırıcı Acil Durum: Bu ilke, daha üstün bir hukuki değeri korumak amacıyla gizliliğin istisnai olarak ihlal edilebilmesini öngörür. Ancak bunun için, gizliliğin ihlalinin, somut bir tehlikeyi önlemek için gerekli olması ve bu amaca ulaşmak için uygun ve orantılı bir araç teşkil etmesi şarttır. Örneğin, hastanın kendisine veya başkalarına ciddi zarar verme riski bulunması ya da çocuklara yönelik fiziksel veya ruhsal istismar şüphesi gibi durumlarda gizlilik ilkesi esnetilebilir.
Bunlara ek olarak, bazı özel yasalar kapsamında bildirim yükümlülüğü bulunmaktadır. Yasalar uyarınca (§ 138 StGB), cinayet, adam öldürme ve soygun belirli ağır suçların planlandığını ve henüz önlenebilir olduğunu öğrenen terapistlerin bildirim yükümlülüğü vardır. Buradaki kritik ölçüt zaman faktörüdür: Yükümlülük yalnızca henüz işlenmemiş suçlar için geçerlidir; geçmişte işlenmiş suçları kapsamaz.
Hessen’deki Yasa Değişikliği Teklifi
Bu yerleşik, oldukça güçlü ve keskin olan hukuki ve etik çerçeve, terapötik ilişkiyi korurken, bireyin anayasal haklarını ve kamu güvenliğini de gözeten hassas bir denge kurar. Ayrıca mesleğin saygınlığını ve ona olan güveni de korur. Ancak Hessen’de CDU ve SPD partileri tarafından önerilen yasada planlanan değişikliğin, bu dengeyi temelden sarsma potansiyeli bulunuyor.
Hessen eyaletinde, 2025 Haziran sonunda, Psikiyatrik Hastalara Yardım Yasası’nda (PsychKHG) önerilen değişiklik, sadece Alman Ceza Kanunu’nda (§ 203 ve § 34 StGB) belirtilen gizlilik sınırlarının çerçevesine yeni bir istisna eklemekle kalmaz; aynı zamanda duruma özel olan, reaktif bir etik muhakeme gerektiren prensibi genişleterek ve bulanıklaştırarak, sistemik bir gözetim aracına dönüştürme riski taşır.
Mevcut açıklamalara göre, yasa teklifinin getirdiği temel değişiklik şudur: Psikiyatri kliniklerinde bulunan hastaların taburcu edilirken başkaları için tehlike oluşturabileceğine dair bir endişe bulunması hâlinde, bilgilerinin zorunlu olarak polis ve düzenleyici kurumlara bildirilmesi gerekiyor.
Bu teklifin arkasında, Aschaffenburg, Hamburg ve Hanau gibi şehirlerde yaşanan şiddet olaylarının ardından kamu güvenliğini artırma arzusu yatıyor. Ancak bu yaklaşım, Psikoterapistler Odaları, Tabipler Odaları ve diğer uzmanlar tarafından sert bir dille eleştiriliyor.
Öncelikle söz konusu yasa, psikiyatrik hastalığı olan bireyleri polis gözetimiyle formel olarak ilişkilendirerek onları potansiyel suçlu olarak kurumsal düzeyde damgalıyor. CDU’nun konuyla ilgili yayınladığı Instagram videosuna gelen yoğun tepkiler, bu algının toplumda ne kadar güçlü olduğunun bir kanıtı.
Öte yandan polise zorunlu bildirim, terapisti devletin bir ajanı konumuna düşürerek hasta ile arasındaki güven temelini dinamitler. Bu durum, yasalarda çerçevesi çizilmiş planlanmış bir suç eylemi ile potansiyel bir risk arasındaki kritik hukuki ve etik çizgiyi bulanıklaştırır ve risk algısını neredeyse bir suç planı düzeyine çeker.
Yasa teklifinin merkezindeki paradoks, kamu güvenliğini artırma hedefiyle, tam tersi sonuçlar doğurabilecek koşulları, örneğin hastalarda korku, tedaviden kaçınma ve sarsılan güven gibi durumları yaratma riski bulunur. Bu koşulların halk sağlığı alanındaki krizleri ve dolayısıyla kamuya yönelik tehlikeleri artırdığı biliniyor. Günün sonunda yardıma ihtiyacı olan bireyler, bir polis listesine alınma korkusuyla tedavi aramaktan kaçınabilir.
Son olarak da bu teklif, hastaların verilerinin korunması ile ilgili Almanya’da mevcut yasal mimariye ve mesleki gizliliğin temel ilkelerine doğrudan bir aykırılık teşkil eder. Bu yasa teklifi, terapötik mahremiyet ile devlet gözetimi arasındaki temel çatışmayı daha da derinleştirir.
Mahremiyet ve Gözetim Çatışması
Bu yasa teklifi, aslında münferit bir düzenleme olmanın ötesinde, gözetim devletinin (Alm. “Überwachungsstaat”) ve aygıtlarının genişlemesi ile özel ve mahrem alanların korunması arasındaki gerilimin bir tezahürü. Bu tarz bir politika değişikliği ruh sağlığı alanındaki muhtemel tahribatı endişe verici boyuta taşıyabilir.
Örneğin söylediklerinin polis nezdinde bir işleme yol açabileceğini bilen bir hasta, bu gözetim korkusu nedeniyle tedaviye başlama ve devam etme yönündeki özerk kararını ciddi şekilde değiştirebilir. Bu durum, hastaların genellikle terapötik sürecin kritik bir parçası olan rahatsız edici düşüncelerini paylaşma konusundaki istekliliği üzerinde de caydırıcı bir etki doğurabilir. Hasta, potansiyel olarak yanlış anlaşılabilecek veya riskli olarak yorumlanabilecek düşüncelerini dile getirmekten çekinerek bir otosansür mekanizması geliştirebilir.
Ruh sağlığı uzmanları, gerçek kamu güvenliğinin gözetimle değil, ruh sağlığı sisteminin güçlendirilmesiyle sağlanabileceğini savunuyor. Alandaki uzmanlar, daha fazla bütçe, daha fazla hastane yatağı ve güçlü ayakta tedavi hizmetleri gibi yapısal çözümlerin altını çiziyor. Bu görüşe göre, güvenlik, insanları fişlemekle değil, onlara etkin bakım ve destek sunmakla sağlanabilir.
Hessen’deki yasa teklifine benzer şekilde, ruhsal rahatsızlığı olan bireyleri damgalayan ve terapötik güveni aşındıran bu tür politikalar, uzun vadede kamu güvenliğini artırmaktan ziyade tehlikeye atma riski taşıyor. Psikoterapideki gizlilik yükümlülüğü, kolayca bir kenara bırakılabilecek basit bir meslek kuralı değil. Tam tersine, hem bireysel hakların korunması hem de toplumun uzun vadeli sağlığı ve güvenliği için temel bir gereklilik olan işlevsel sağlık sisteminin kritik ön koşulu.
Bu nedenle, geleceğe dönük etkili kamu güvenliği politikaları, güveni aşındıran ve korku yaratan gözetim düzenlemeleri yerine, güven inşa etmeye ve ruh sağlığı hizmetlerine erişimi genişletmeye odaklanmalıdır. Zira, güveni zedeleyen her politika, eninde sonunda kendi kendisini boşa çıkarmaya mahkumdur.