Mülteciler Bot ile Bürokrasi Arasında Ölümü Beklerken

Suriye’de 6 yıldır süren iç savaş pek çok insanın yaşamını yitirmesine ve sayısız trajedinin yaşanmasına yol açtı. Kimi zaman bir botta, kimi zaman da bir tır kasasında yok olan hayatlar kamuoyonun ilgisini çekmeyi başaramazken, kilometrelerce mesafeyi binbir zorlukla kat edip Avrupa’ya ayak basan mültecileri burada beklentilerinin çok uzağında bir sistem, zorlu bürokrasi ve ön yargılar karşılıyor.

Mualla Kapusuz 1 Mayıs 2017

Günler süren ve sonu belirsizliklerle dolu tehlikeli yolculuklara çıkmak zorunda kalan mültecilerin önemli rotalarından biri olan Ege, mart ayında trajik bir olaya sahne oldu. 24 Mart’ta Kuşadası Körfezi’nden Yunanistan’ın Sisam Adası’na gitmek için yola çıkan ve 22 mülteciyi taşıyan bot Aydın Kuşadası Güzelçamlı Davutlar mevkii civarında alabora oldu. Olayda 11 Suriyeli yaşamını yitirdi. Yasa dışı yollarla ve 5 kişi kapasiteli bir botla Yunanistan’a ulaşmak isteyen mültecilerden yalnızca 9’u kurtarılabildi.

Hayatını kaybedenler arasında Suzan Hayider ve biri 2, diğeri 4 yaşlarındaki iki çocuğu da vardı. Hayider, sonradan bloke olan Facebook hesabında siyah bir zemin üzerinde Arapça, “Muhakkak ki Allah’a aitiz ve ona döndürüleceğiz.” ayetini paylaşmıştı. Hayider, küçük çocuğu henüz karnındayken ayrı düşmek zorunda kaldığı Almanya’daki eşi Salah J.’nin yanına gitmek için yola çıkmıştı.
Davutlar mevkiinde yaşanan bu olay Almanya’ya kısa bir süre önce gelen ve burada mülteci statüsü almayı bekleyen Suriyeli Salah J.’yi derinden sarstı. 2015 yılında Almanya’ya gelen ve burada mülteci statüsüne sahip olabilmek için ilgili kurumlara başvuruda bulunan Salah J., iltica talebinin onaylanması hâlinde aile birleşimi yoluyla Türkiye’de bulunan eşini ve iki küçük çocuğunu yanına almayı planlıyordu. Ancak durum öyle olmadı. Salah J. uzun ve zorlu bürokratik süreçler nedeniyle Almanya’ya geldikten ancak 10 ay sonra iltica başvurusunu yapabilmişti. Yine uzun bir bekleyişin ardından Eylül 2016’da Federal Göç ve Mülteciler Dairesi’nin (BAMF) başvuruya verdiği cevap Salah J.’yi hayal kırıklığına uğratıyordu. Zira Salah J.’nin iltica başvurusu reddedilmiş ve ona geçici koruma statüsü (Alm. “Subsidiärer Schutz”) verilmişti. Salah J.’ye verilen geçici koruma statüsü ona, aile birleşimi yoluyla eşini ve iki küçük çocuğunu Mart 2018 tarihinden önce yanına almaya imkân tanımıyordu. Bu nedenle Salah J., avukatı Jeremias Mameghani’nin yardımı ile Düsseldorf İdari Mahkemesine BAMF’yi şikâyet etmişti. Bu belirsiz süreç ve çaresizlik Salah J.’nin eşi ile çocuklarını Almanya’ya illegal yollardan gelmeye itmiş ve çıkılan yolculuk Ege sularında son bulmuştu.

İltica Paketi Mültecileri Zorluyor

2015’te istisnai olarak açık kapı politikası uygulayan Almanya ülkeye yönelen mülteci dalgasının önüne geçmek amacıyla Şubat 2016’da mülteci adaylarının daha hızlı sınırdışı edilmesine olanak sağlayan ve mültecilerin haklarını büyük ölçüde kısıtlayan II. İltica Paketi’ni hayata geçirdi. Hristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD) tarafından hazırlanan ve insan hakları ile ilgili hassasiyetlerin yerini güvenlikçi bir perspektifin geçtiği bu pakette, iltica statüsü yerine geçici koruma statüsü alan sığınmacılara aile birleşimi ancak 2 senenin sonunda mümkün olabiliyordu.

II. İltica Paketi mültecilere koruma verilmesi hususunda herhangi bir iyileşmeye işaret etmediği gibi asgari sorumluluk bilincinden de uzak bir görüntü çiziyor. Nitekim paketin onaylanması ile birlikte birçok Suriyeli mülteci 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi kapsamında mültecilere otomatik olarak sağlanması gereken özel haklardan mahrum bırakılıyordu. Bu çerçevede geçici koruma statüsü alan bir sığınmacı, ülkesindeki tehlikenin devam etmesi durumunda oturum iznini uzatabiliyor, ancak ailesini yanına alma başvurusunda bulunabilmesi için iki yıl daha beklemesi gerekiyor. Oysa Cenevre Sözleşmesi’nde savaş mağduru kimselere 3 yıllık geçici bir oturma izni verilmesi ve söz konusu ülkedeki savaş koşullarında bir iyileşme olmaması durumundaysa kişiye “sürekli oturma izni verilmesi” şeklinde yer alan maddelerle mültecilere ilişkin haklar güvence altına alınıyordu. Evrensel bir insani hukuk belgesi olan Cenevre Sözleşmesi’nin ihlal edilmesi yoluyla mültecilere yönelik kısıtlamaların arttırılması, hem kendi sorunlarıyla hem de geldikleri bölgenin sorunlarıyla baş etmek zorunda kalan mülteciler için durumu daha da güçleştirmekten öteye gitmiyor. Nitekim II. İltica Paketi kapsamında geçici koruma statüsü alan bir mültecinin ailesini yanına alma başvurusunda bulunabilmesi için iki yıl beklemesi koşulu, aileler için sancılı bir yıkım sürecine işaret ediyor. Aile bütünlüğünü tehdit eden, parçalanmalarına neden olan geçici koruma statüsü, bu statüye sahip binlerce mültecinin mağduriyetine yol açıyor. Öte yandan Avrupa’ya sığınan, ancak iltica başvurusu kabul edilmediği için aile fertlerini yanına getiremeyen mülteciler ve aileleri, Salah J. örneğinde olduğu gibi bu durumda illegal ve tehlikeli alternatif yollara başvurmak zorunda kalıyorlar. Mültecilere yasal iltica hakkı sağlayacak mekanizma önündeki engeller ise hiç kuşkusuz insan kaçakçılığı sektörünün ulusal sınırları aşıp küresel ölçekte büyük bir pazara evrilmesine aracılık ediyor.

Mültecilerin ve insan hakları savunucularının yüksek sesle itirazlarına neden olan diğer bir mesele ise geçici koruma statüsünün reşit olmayan çocuklara da veriliyor oluşu. Mültecilere aile birleşimini iki yıl engelleyen yasa, Almanya’ya yalnız gelen 18 yaşından küçük mülteci çocukları da kapsamakla beraber yakın bir zamanda 18 yaşına girecek olan çocukları önemli ölçüde sıkıntıya sokuyor. Zira bir çocuk, aile birleşimi için 2 yıl bekleme süresi dolmadan 18 yaşına girmesi hâlinde aile birleşimi hakkından yararlanamıyor. Bu durum henüz reşit olmayan çocukların ebeveynlerinden mutlak surette ayrı kalması anlamına geliyor.

Almanya’da Ocak 2016 ile Şubat 2016 arası yalnızca 20 Suriyeli geçici koruma statüsü alırken, bu sayı Eylül 2016’da yaklaşık 24 bine ulaştı. Ocak 2017’de ise 13 bin 400 Suriyeli sığınmacıdan 8 bin 200’üne geçici koruma statüsü verildi. Diğer yandan Nisan 2016 ile Aralık 2016 arası 2 bin 662 çocuğa geçici koruma statüsü verilmişti.

İltica politikaları yalnızca uluslararası hukuk kuralları değil; insan hakları perspektifinden de değerlendirilmeye muhtaç. Zira sığınmacılar da toplumsal statü, ırk, dil, din gibi niteliklerinden bağımsız olarak “insan”lar. Bot ile bürokrasi arasına sıkıştırılan sığınmacıları bu mercek altında görmek, onların karşılaştıkları insan hakları ihlallerine çözüm arayışları geliştirmek ve daha iyi yaşam şartlarına kavuşmalarını sağlamak şart. Bugün gerek ulusal güvenlikleri adına ülke sınırlarına tel çekmeyi meşru gören, gerekse kültüralist bir gözlükten bakarak mültecileri dışlayan, onlara ülke halkına musallat olan bir düşman imgesi yükleyen her yaklaşım toplumsal korkuyu ve gerilimi besliyor. Bugün kardeşlik, insan hakları, toplumsal barış ve huzur önündeki en büyük tehdit ise işte bu zeminde mayalanıyor.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar