İsrail Yahudi Ulus Devlet Tasarısı: Sağın Yeni Hamlesi

İsrail kabinesi 23 Kasım’da İsrail’i resmî olarak “Yahudi Ulus Devleti” olarak tanımlayan ve böylece vatandaşlık haklarından sadece Yahudilerin yararlanmasını öngören yasa tasarısını kabul etti. Ülkenin Yahudi nüfusu ve Arap azınlığı arasında tansiyonun yüksek olduğu bir zamanda atılan bu adım İsrail’in yakın dostları nezdinde olduğu kadar İsrail kamuoyunda da tepki ve şaşkınlıkla karşılandı. Seçim kampanyalarının son hızla devam ettiği İsrail’de kurulacak yeni parlamentoyu bekleyen tasarının siyasi arenadaki en önemli tartışma maddesi olması bekleniyor.

Alessandra Bajec 1 Ocak 2015

Kuruluşundan itibaren demokratik bir ülke olduğu iddiası ile övünen ve savunucuları tarafından Orta Doğu’daki tek demokrasi olarak tanımlanan İsrail, 1948’deki bağımsızlık deklerasyonunda topraklarında yaşayan tüm halklara eşit haklar vadetmekteydi. Bu belge İsrail’i hem Yahudi hem de demokratik bir ülke olarak tanımlarken, devletin bu iki karakterine de eşit ağırlık verileceği iddiasındaydı.

Netanyahu ve sağcı koalisyon ortaklarının destek verdiği tartışmalı kanun tasarısı ise bağımsızlık deklerasyonunun aksine İsrail’in Yahudi karakterine demokratik özelliklerinin üzerinde öncelik tanıyor. Tasarının yasalaşması hâlinde Yahudiler, nüfusun yüzde 20’sini teşkil eden Arap kökenli İsrail vatandaşlarından daha fazla hakka sahip olurken, Araplar vatandaşlık haklarının pek çoğundan mahrum bırakılacak.

İsrail/Filistin Araştırma ve Bilgi Merkezi (IPCRI – İng. “Israel/Palestine Center for Research and Information”) kurucusu ve eşbaşkanı Gershon Baskin’e göre İsrail’in Yahudi statüsü resmî olarak ilkin Netanyahu’nun 2009 seçimlerinde iktidara gelmesinden önce İsrail’in liberal Kadima Partisi liderliğindeki koalisyon hükûmetini temsilen Tzipi Livni tarafından dile getirilmişti. Bunun üzerine Netanyahu, İsrail’in Yahudi bir devlet olarak tanınmasını Filistinlilerle yapılacak barış görüşmelerinde ana talep olarak dile getirmeye başladı ki bu iki taraf arasındaki görüşmelerde en tartışmalı kilit konu hâline geldi. Baskin bunun ardından Knesset’in aşırı milliyetçi üyelerinin İsrail devletinin Yahudi karakterini ön plana çıkaracak bir kanun tasarısı konusunda ısrarcı davranmaya başladıklarını belirtiyor.

İsrail Demokrasisini Yenileme Merkezi (MOLAD – İng. “Center for the Renewal of Israeli Democracy”) uzmanlarından Avishay Ben Sasson, tasarının Netanyahu’nun güç kontrolünü elinde tutma manevrasının bir parçası olduğunu ve geçtiğimiz yaz oldukça gergin geçen gündemle birlikte kaybettiği popülariteyi Likud Partisi’nin muhafazakârlarını kazanarak telafi etme çabası olduğunu belirtiyor. Başbakan Netanyahu, Gazze krizini yönetim şekli konusunda üst düzey bakanlarının şiddetli eleştirilerine hedef olmuştu. Hükûmet ardından Kudüs’te gerçekleşen olaylar neticesinde ortaya çıkan ayaklanmayı bastırmakla uğraşmıştı.

Grassroots Jerusalem platformunun kurucularından Micha Kurtz geçtiğimiz yazı, İsrail’in Gazze’ye gerçekleştirdiği saldırıların arka planını teşkil eden ve Batı Şeria’da üç İsrailli gencin kaçırılıp öldürülmesi, ardından Muhammed Ebu Hudeyr’in bir grup radikal Yahudi genç tarafından katledilmesi olaylarını da anımsatarak İsrail ve Filistin’de şahit olunan en kanlı yazlardan biri olarak tanımlıyor. Bu gerilim İsrail sokaklarında ırkçı düşüncelerin daha görünür hâle gelmesini ve İsrail siyaseti ile medyasında kullanılan dilin aşırı sağa kaymasını da beraberinde getirdi.

“Bugün artık saklama gereği duymuyoruz; açıkça ırkçı ve şiddet yanlısıyız. Ve artık, ‘Yahudi bir devlet olduğumuzu ilan etmenin zamanı geldi’ diyen bir hükûmetimiz var.” diyen Grassroots aktivisti Kurtz, çoğunluk iktidarı içerisinde kimin daha milliyetçi olduğu hususunda bir tür yarışın söz konusu olduğunu ve İsrail siyasetindeki sol açığın da bu gidişatta etkili olduğunu belirtiyor.

Hebrew Üniversitesi siyaset ve ekonomi öğrencisi Avishay Ben Sasson ise İsrail toplumundaki sağ eğilimli yerleşimcilerin İsrail’in Yahudi kimliğinin teşvik edilmesinde büyük payı olduğunu ve bu kanun tasarısını destekleyerek İsrail’de yükselişe geçmesinden endişe ettikleri sol bir siyonist hareketin önüne geçmeyi umduklarını belirtti. “Kanunu destekleyenler İsrail kimliğini kutsayan bir kanunu değiştirilmemek üzere hayata geçirmek istiyorlar.” diyen İsrailli araştırmacı, Yahudiliğin zaten İsrail’in pek çok kanununda yer aldığına vurgu yapıyor. Sağ politikacıların kanunu İsrail’in tartışılmaz Yahudi tavrının ardına saklanarak desteklediklerini, “Kanuna karşı çıkanlar Yahudilerin kendilerine ait bir devletleri olmasına karşı çıkan insanlardır.” mantığıyla kendilerini savunduklarını ifade ediyor. Bunun oldukça gülünç bir iddia olduğunu, zira İsrail’de kimsenin Yahudi olduğu için kendisini tehlikede hissetmediğini belirten Ben Sasson meseleyi, “Bu onların arkasına sığındıkları bir heyula, çünkü yaptıklarının pek çoğunu bu korku politikasına dayandırarak yapıyorlar.” diyerek açıklıyor.

“Kanun temelde hiçbir şeyi değiştirmeyecek; çünkü İsrail zaten bir Yahudi devleti.” diyen Grassroots aktivisti Kurtz ise İsrail’in yalnızca Yahudiler için geçerli bir demokrasi olduğunu ifade ediyor. IPCRI’den Baskin’e göre de yasa tasarısı son derece gereksiz, zira İsrail’in Yahudi kimliği konusunda herhangi bir şüphe bulunmuyor. İsraillilerin büyük bir çoğunluğu ise ülkenin demokrasi geleneğini muhafaza etmesini istiyor.

ABD ve Avrupa Birliği gibi İsrail’in en önde gelen müttefiklerinin de aralarında bulunduğu tasarı karşıtı dış güçler ise söz konusu yasa tasarısı ve ülkenin bilhassa azınlıkları hedef alan kanun ve uygulamalarla uluslararası camiadaki demokratik ülke imajının zedeleneceği konusunda kaygılı.

“Bu durum yurt dışındaki Yahudilerin İsrail’e yabancılaşmasını da beraberinde getiriyor.” diyen Baskin, ABD’deki pek çok Yahudi öğrencinin devam eden işgal nedeniyle tüm dünya İsrail’e karşı tavır almışken kendilerini İsrail ile özdeşleştirmeyi oldukça güç bulduklarını ifade ediyor.

Diğer yandan MOLAD uzmanı Ben Sasson, Batılı devletlerin İsrail’e verdiği geniş desteğe karşılık, Netanyahu hükûmetinin dost ülkelerin İsrail’in işgal politikaları konusunda yaptıkları uyarılara kulaklarını tıkadığını ve bu tavrıyla dünyanın ne dediğini umursamadığı intibası yarattığını belirtiyor.

Ben Sasson’a göre Netanyahu İsrail’in demokratik ülkeler arasında saygıdeğer bir üye olarak anılmasından ziyade koltuğunu elinde tutmanın endişesini taşıyor: “Netanyahu bir sonraki seçimlerde yeniden başbakan olarak seçilmeyi garantilediği sürece yaptıklarının uluslararası camiada yarattığı huzursuzluğu umursamıyor.”

Ben Sasson, koalisyon krizinin ardından 17 Mart’ta erken seçim yapılacağını ilan ederek dağılan koalisyon hükûmetinin çöküşüne söz konusu yasa tasarısı ile ilgili anlaşmazlıkların neden olmadığını, fakat Netanyahu’nun dikkatleri koalisyon hükûmetinin başarısız olduğu asıl meselelerden başka yöne çekmek için bir paravan olarak kullandığını ileri sürüyor.

“En azından dilimizin altındaki baklayı çıkarmış olduk.” diyen Grassroots aktivisti Kurtz ise bu girişimin İsrail’in ne olduğunu dünyaya daha iyi göstereceğini söylüyor. Kurtz, Filistin otoritesinin Kudüs’te herhangi bir yargı yetkisinin bulunmayışına işaret ederek, “Bizler İsrail’de Yahudi olmamanın aynı zamanda eşit bir vatandaş da olmamak anlamına geldiğinin farkında değiliz.” diyor.

Baskin’e göre tasarının meclisten geçmesi hâlinde bu, Arap azınlığa İsrail’de yerlerinin olmadığı hissini vermeye devam edecek. Kanunun günlük hayattaki etkilerinden biri, Arapça’nın İsrail’in resmî dillerinden biri olarak sahip olduğu mevcut statüsünü kaybetmesi ve buna karşılık İbranice’nin İsrail’in tek resmî dili hâline gelmesi ihtimali.

Kurtz, Yahudiler dışındaki diğer tüm toplulukların söz konusu yasadan olumsuz etkilenmelerinin beklendiğini belirterek, zaten dinî pratikler, konut edinme, eğitim ve istihdam gibi alanlarda İsrail’in azınlıkları dışladığını öne sürerek, bunun bir sonucu olarak Hristiyan toplumun da giderek küçüldüğüne dikkat çekiyor.

Kabinede kanun tasarısı etrafında dönen tartışmalar yakın zamana kadar Kudüs’te aylarca süren çatışmalar neticesinde Yahudiler ve Araplar arasında yükselen tansiyonun gölgesinde gerçekleşti. “Filistinlilere ikinci sınıf vatandaş olduklarını hatırlatmak hem zararlı hem de kötü zamanlı bir girişim olacaktır.” diyen Ben Sasson bu yasayla Arapların vatandaşlık haklarından mahrum edilmeye devam edileceklerini belirtiyor.

Yasa tasarısına karşı çıkanlar arasında Adalet Bakanı Tzipi Livni ve Maliye Bakanı Yair Lapid, sosyal-demokrat parti Meretz, bazı önde gelen sol partiler, Knesset partisinin İsrailli Arap üyeleri ve Dürzi toplumu yer alıyor. Tasarı ayrıca İftira ve İnkârla Mücadele Birliği (ADL – İng. “Anti-Defamation League”) ve Amerikan Yahudi Komitesi (AJC – İng.” American Jewish Committee”) gibi önemli Amerikan Yahudi organizasyonlarının da tepkisini çekti. Bazı koalisyon üyeleri de dâhil pek çok sağcı İsrailli, tasarının karşısında yer alıyor.

Önümüzdeki aylarda Neytanyahu’nun daha güçlü bir koalisyonla iktidara gelip gelmeyeceği ve Yahudilere üstünlük tanıyan tasarının hayata geçirilip geçirilmeyeceği belli olacak. Her iki ihtimalde de Netanyahu’nun hem uluslararası toplumun hem de aşırı sağcı rakiplerinin taleplerini karşılayabilmesi oldukça zor görünüyor.

Alessandra Bajec

Alessandra Bajec Tunus merkezli serbest gazeteci. 2010-2011 yılları arasında Filistin’de yaşadı. Metinleri rt.com, CounterPunch ve Avrupa Gazetecilik Merkezi dergisinde yayımlandı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar