Dosya: "Diaspora Politikaları" Ülkeler İçin Tutarlılık Testi: Azınlık Politikaları

Diaspora Politikaları

Azınlık politikaları, “homojen ulus devlet” iddialarına rağmen çok kültürlü, çok etnisiteli ve çok dilli ülkeleri farklı tutarlılık testleriyle karşı karşıya bırakmaktadır. Ülkelerin sonradan göç eden azınlıklara karşı yaklaşımlarıyla, yurt dışında bulunan kendi azınlıkları söz konusu olduğunda ortaya koydukları angajman karşılaştırıldığında kimi tutarsızlıklar kendisini göstermektedir. Bu duruma akraba devlet ile ilişkiler de eklendiğinde, birçok devletin azınlık politikalarında tutarlı ve ilkesel bir tavır sergilemekten ziyade, ülke menfaatleri adına popülist argümanlara sığındıkları bile görülmektedir.

Elif Zehra Kandemir 1 Aralık 2014

Ulusal azınlıkların korunmasına dair taraf olduğu sözleşmeleri sadece Alman vatandaşı Danlar, Sorb halkı, Friesler ve Romanlara uygulayacağını belirten Alman devleti, sadece adı geçen grupların azınlıkları koruma mekanizmalarına tabi olacağını açıklamıştır. Bu, diğer azınlıkların asimilasyona tabi oldukları anlayışını beraberinde getirmektedir. Yerli kabul edilen ve otokton olarak nitelendirilen bu azınlıkların tamamı eyalet anayasalarında özel olarak zikredilmekte, millî kültürlerinin, dillerinin ve dinî inançlarının korunup teşvik edilmesi devletin sorumluluk alanına girmektedir. Nitekim Almanya’da Danların 47 okulu ve 55 kreşi bulunmakta ve Frieslerin okullarında Frizonca ders verilmektedir. Almanya, bu “yerli azınlıkları” kendi ulusal kimliği veya hâkim kültürüne tehdit olarak görmediği için gayet hoşgörülü davranıp, varlıklarını ve kültürel kimliklerini koruyup teşvik etmektedir. Buna karşın Türkiye kökenlilerin eğitim faaliyetleri ya da Türkçenin öğretilmesine yönelik çalışmalar, “paralel” toplumlar yaratma korkusu üzerinden tartışılmaktadır. Birçok Avrupa ülkesinde Türkçenin yaygınlaştırılması, Türkiyelilerin bulundukları toplumla bütünleşmelerinin önünde bir engel olarak görülüp, desteklenmekten ziyade gün geçtikçe daha da marjinalleştirilmektedir. Otokton azınlıklar, azınlıklara yönelik koruma mekanizmalarından faydalanırken, ülkeye iltica ya da iş göçü gibi saiklerle yerleşen alokton azınlıklardan asimile olmaları beklenmektedir. Dahası bu beklenti uluslararası anlaşmalar uyarınca da meşru olarak nitelendirilmektedir.

Almanya’daki Türkiye kökenliler ulusal kimlikleri hususunda bir dönüşüme zorlanırken Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkiyelilere yönelik çalışmaları Almanya’nın iç işlerine müdahale olarak görülmektedir. Bu durumda Türkiye kökenliler hem azınlıklara yönelik uluslararası koruma mekanizmalarının dışına itilmekte hem de Türkiye’nin kendi akraba topluluğuna yönelik adımları medyatik tartışmalar eşliğinde engellenmektedir.

Örneğin Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Almanya’da oy kullanarak Türkiye’nin geleceği hakkında siyasi tercihlerini belirtme imkânına kavuşan Türkiye kökenliler, bu eylemleriyle içinde yaşadıkları toplum ve devlete ihanet etmişler gibi bir algı oluşturulmuştur. Nitekim Zeit gazetesinde seçimlere katılım oranlarını değerlendiren Lenz Jacobsen, Almanya’da oy verenlerin yüzde 8 olan düşük katılımını “Türkiye için bir sorun, Almanya içinse bir şans” olarak yorumlamıştır. Jacobsen, yazısında Türkiye’nin geleceğine etki etmek istemeyen, buna karşın Almanya’nın siyasi hayatına katılmak istemesine rağmen “yabancı” statüsünden dolayı bunu yapmasına müsaade edilmeyen Türklerin Alman siyaseti için bir kazanım olarak görülebileceğini vurgulamıştır. Ardından, Almanya’da yerel seçim hakkının “Türkleri Alman tarafına çekmek için ağızlarına çalınacak bir kaşık bal” olmakla kalmadığını ekleyerek bu tarz bir imkânın olumlu yanlarına değinmiştir.

2010 yılında ise İstanbul’da dönemin başbakanı Erdoğan’ın farklı Avrupa ülkelerinden Türkiye kökenli siyasetçi ve işadamlarıyla buluşması Boris Kálnoky’nin Welt gazetesindeki yazısında katılımcıların “Türk ilgilerini temsil etmekle mükellef kılınması” gibi bir ajanda yüzünden eleştirilmiştir. Yine Bilim ve Siyaset Vakfı (Alm. “Stiftung für Wissenschaft und Politik”) tarafından yayımlanan Yeni Türk Diaspora Politikası” isimli araştırmada Türkiye’nin kendi diasporasıyla ilişkisinin şeffaf olmadığı, diasporanın Türkiye’nin dış politika amaçları doğrultusunda (örneğin Türkiye’nin AB üyeliği) harekete geçirildiği gibi ifadeler tekrarlanmaktadır.3 Yine bu minvalde Erdoğan’ın Köln’de Türkiye kökenlilerle buluştuğu program öncesinde Almanya İçişleri Bakanı Hans-Peter Friedrich’in Erdoğan’ı, Türkiye kökenlileri Türkiye’nin iç siyasetine alet etmekle suçlaması da bu yaklaşıma örnek olarak gösterilebilir.

Türkiye’nin yurt dışında yaşayan Türkiye kökenlilere yönelik girişimleri sadece Almanya tarafından olumsuz olarak nitelendirilmemektedir. Örneğin Avusturya’da Türk devletinin Türkiye kökenlilerin dinî ihtiyaçlarının karşılanması için imam göndermesi yıllardır eleştiri konusu olmakta, bu olumsuz algı geçtiğimiz ay kamuoyuyla paylaşılan İslam Yasası tasarısında da yankı bulmaktadır.[1] Benzer şekilde, Hollanda’da da Türkiye kökenli Müslümanların uyumu, Türkiye ve Orta Doğu siyasetine ilgileri öne sürülerek “başarısız” olarak nitelendirilebilmektedir.

Avrupa’da birçok ülkenin Türkiye kökenliler ile Türkiye arasındaki ilişkiye bakışını da özetleyen bu yaklaşımlar, sadece bu açıdan incelendiğinde haklı gibi görünmektedir. Fakat Almanya başta olmak üzere Avrupa devletlerinin kendi diasporalarına yönelik sistematik faaliyetleri ve ayrılan bütçeler incelendiği takdirde bu bakış açısındaki tutarsızlık kendisini göstermektedir.

Almanya’nın Diaspora Politikası

Türkiye’yi ziyaret eden Alman heyetinden CDU’lu bir milletvekili, Türk yetkililere şunu sormuştur: “Siz Almanya’da yaşayan Türklere ilgi duyuyorsunuz, bu anlaşılır bir durum. Fakat Alman vatandaşı olanlara niye ilgi duyuyorsunuz?” Hâlbuki Almanya bu yaklaşımın aksine, Alman vatandaşı olup olmasına bakmaksızın, yurt dışında yaşayan ve Almanca konuşan, kendisini Alman dil ve kültürüne ait hisseden, hatta ataları bir zamanlar Almanya’dan yurt dışına göç eden herkesi “yurt dışı Almanları” olarak nitelendirmekte ve kendisini bu “Almanlara” karşı sorumlu hissetmektedir. Danimarka’da 20.000, Belçika’da 66.000, İtalya’da 250.000 kişi Almanca konuşmakta ve yurt dışında yaşayan Alman olarak kabul edilmektedir. En büyük “yurt dışı Alman” grubu ise eski Sovyetler Birliği ülkelerinde ve Rusya’da yaşayan 2 milyonluk gruptur.

Almanya, mesleki ve ekonomik olarak başarılı pozisyonda bulunan, birçok ülkede üst orta sınıftan olan kendi azınlıklarına yönelik kapsamlı faaliyetler gerçekleştirmektedir. Alman kamu diplomasisi, Alman diasporasının etnik-kültürel kimliklerini korumalarını sağlamak üzerine yoğunlaşmıştır. Bu politika, sadece devlet birimleri nezdinde değil, aynı zamanda kamu destekli sivil inisiyatifler ile vakıflarda da kendisini göstermekte, birden fazla kanal ve kurumla bu politika etkin bir şekilde sürdürülmektedir. Bu politikanın temelinde azınlıkların kültürel kimliklerini muhafaza etmelerini, kendi milletlerinin tarihine, örf ve âdetlerine dair bir bilinç geliştirmelerini sağlamak bulunmaktadır. Bu çerçevede sadece Almanya İçişleri Bakanlığı bütçesinden son 20 yılda yıllık yaklaşık 100 milyon Euro, özellikle dil ve kültür eğitimi için diasporadaki kurumlara aktarılmıştır. Sadece Rusya Federasyonu topraklarında toplam 450 buluşma ve kültür merkezinin finansmanı bizzat Almanya tarafından sağlanmıştır. Romanya’daki Almanca konuşan 36.900 kişilik azınlık grubu, Almanya tarafından sistematik olarak desteklenmektedir. 1990 ila 2004 yılları arasında 88,33 milyon Euro, “Romanya’daki Alman azınlığın stabilize edilmesi amacıyla” kullanılmıştır. Almanca’nın ve çok dilliliğin geliştirilmesi, dil eğitimiyle ilgili sistem ve kaynak oluşturulması, kültürel ve dilsel kimlik ile etkin özörgütlülük yetkinliğinin geliştirilmesi gibi konularda yapılan çalışmalar da Almanya’nın ilgili politikasının temelini oluşturmaktadır.

Buna ek olarak Almanya’nın 71 ülkede Yurt Dışı Okul İşleri Merkezi tarafından finansal ve alt yapısal olarak desteklenen 140 okulu bulunmakta, bu sayıya ayrıca Almanca dil diploması veren ve Dışişleri Bakanlığı tarafından desteklenen 870 yurt dışı okulu eklenmektedir. Bu okullarda Alman dili ve kültürü teşvik edilmektedir.

Bunun yanı sıra, Alman azınlığın öz kimliği bağlamında dinsel bağın önemi sebebiyle dinî yapılar desteklenmekte ve Hristiyan cemaat düzenli olarak ziyaret edilmektedir.[2] Buna karşın diasporanın Almanya’yla ve Almanya’daki çoğunluk toplumla iletişimini geliştirmeye yönelik adımlar atılmakta, bunun için Almanya ile öğrenci değişim programları artırılarak azınlıklar için buluşma merkezleri kurulmaktadır. Bu prensipler doğrultusunda faaliyet gösteren kültür merkezleri ve diasporanın bulunduğu ilgili ülkelerde Almanca medya desteklenmektedir. Bütün bu projeler azınlıkların yaşadıkları ülkelerle mümkün mertebe iş birliği içerisinde yürütülmektedir. Bu çalışmalar Almanya’nın yurt dışı kültür ve eğitim politikası kapsamında yazılı, açık ve etkin bir şekilde sürdürülmektedir.

Özetle Türkiye’nin Türkiye kökenlilere yönelik ilgisini marjinalleştiren Almanya’nın kendi diasporasına yönelik faaliyetleri Türkiye’ninkine kıyasla çok daha kapsamlı ve sistematik bir yapıda seyretmektedir. Türkiye’nin kendi diasporasına yönelik birçok girişimin reddinde kültüralist argümanların oynadığı rol bu örnekler üzerinden anlaşılabilir.

Türkiye’nin Diaspora Politikasındaki Eksiklikler

Almanya’nın bu çalışmalarına karşın Türkiye’nin yurt dışındaki kendi soydaşlarına yönelik çalışmalarında ciddi eksiklikler göze çarpmaktadır. Almanya, yurt dışı Almanlara yönelik çalışmalarını kültürel iş birliği gibi bilateral anlaşmalarla desteklerken, Türkiye’nin örneğin Almanya ile 1957 tarihinde imzaladığı Kültür Anlaşması, 1960’lı yıllarda başlayan kitlesel göçe uygun olarak güncelleştirilmemiştir.

Haklı ve meşru girişimlerinde bile (örneğin koruyucu ailelere yönelik girişimler) ilgili ülkenin içişlerine müdahale etmekle suçlanan Türkiye’nin kullandığı dil, çoğu zaman ilgili grubun sorunlarını çözmek yerine Türkiye’nin iç kamuoyuna yönelik mesajlar vermeyi öncelemektedir. Bu da Almanya’ya kıyasla çok kısmi girişimlerde bulunsa dahi Türkiye’nin kendi diasporası bağlamındaki müdahalelerinin yersiz, tehlikeli ya da diasporayı araçsallaştırıcı olarak algılanmasına sebep olmaktadır.

Türkiye’nin kendi akraba topluluğunun ihtiyaçlarının ve hak ihlallerinin giderilmesi noktasında daha etkin bir pozisyon alamamasının bir diğer nedeni ise Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiyelilerin “azınlık” olarak görülmemesi, bunun neticesinde Türkiye’nin bir akraba devlet olarak müdahalesinin anlamsız bulunmasıdır. Sonradan göç eden azınlıkların asimilasyonunu Erdoğan’ın deyimiyle bir “insanlık suçu” olarak görmeyen uluslararası hukuka göre Türkiye, aynı zamanda kendisi de azınlıklara dair temel anlaşmaları (Bölgesel ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartı ve Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi) imzalamamış bir ülke konumundadır. Türkiye, ilgili anlaşmalara taraf olmaması sebebiyle sonradan göç eden azınlıkların uluslararası azınlık koruma mekanizmaları kapsamında muamele görmesiyle alakalı yeni bir tartışma başlatacak pozisyonda değildir, zira kendisi azınlık hakları konusunda Avrupa’daki mevcut durumdan oldukça geride bulunmaktadır.

Özetle hem ev sahibi hem de akraba devletler, Türkiye kökenli azınlıklar örneğinde belli sorumluluklarla karşı karşıyadır. Bu çerçevede, Avrupa ülkeleri için, birçoğu Müslüman olan Türkiye kökenli vatandaşlarının varlıklarını kabul ederek bu farkındalığın neticesinde asimilasyondan vazgeçme yükümlülüğü söz konusudur. Türkiye içinse, Türkiye kökenlilerin muhafaza etme konusunda ciddi endişeler taşıdığı dil ve kültürel kimliklerini korumaları noktasında gündelik siyasete angaje olmamış bir dil ile güvenlik sorunu ve iç müdahale olarak nitelendirilmeyecek bir diaspora politikasına sahip olması gerekliliği mevcuttur.

[1] Bkz. Perspektif dergisi Kasım 2014 sayısı. Gülmihri Aytaç: “İslam Yasası: Ön Yargılar Yasalaşırsa”

[2] 7 Nisan 2014’te Hartmut Koschyk, Çin Halk Cumhuriyeti’ne ziyaretinde Almanca konuşan Katolik cemaatle birlikte ayine katılmıştır. http://www.koschyk.de/allgemein/ koschyk-besucht-deutschsprachige-katholische-gemeinde-in-peking-13260.html

Fotoğraf: ©Shuttersrock.com/360b

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar