Yabancı Düşmanlığı “Alman, Üstüne Üstlük Zenci Olmak”

Theodor Michael’in babası Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’ya geldiğinde Kamerun henüz bir Alman sömürgesiydi. O zamanlar dostça karşılanan Kamerunlular, Weimar Cumhuriyeti’nde sadece zenci olarak halk karşısında sergilendikleri gösterilerde iş bulabiliyorlardı. Nazi döneminde ise toplamakamplarına alındılar. Nazi dönemini yaşamış zenci bir Alman olan Michael ile acı tecrübelerini konuştuk.

Kübra Türkyılmaz 1 Aralık 2014

Sayın Michael, geçtiğimiz yıl “Alman, üstüne üstlük zenci olmak” (Alm. “Deutsch sein und schwarz dazu”) isimli kitabınız yayımlandı. Çıkış noktanız neydi?

Otobiyografi yazacak kimse hayatını önce gözünün önünden geçirebilmelidir. Benim açımdan durum buydu. İkinci neden ise gençliğimde yaşadığım her şeyin yerli yerine oturmuş olması gerekiyordu. Üçüncüsü de torunlarım bana anılarımı yazmam konusunda inanılmaz bir baskı yaptılar. Bu nedenler arasında beni en çok zorlayan torunlarım oldu diyebilirim.

Daha çocuk yaşlarda figüran olarak, sonra da propaganda filmlerinde oynadınız. Hangi rollerdeydiniz?

Zenciler Nazi dönemindeki filmlerde sadece yardımcı rollerde ve her şeyden evvel bir dekor gibi oynatılıyorlardı. Propaganda filmlerinde söz konusu olan sömürge propagandasıdır ve bu filmlerde kolonilerde Almanların çalışkanlıkları ve çok iyi kalpli oldukları önde gelen konuları oluşturuyordu.

Lise eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldınız, iş ve ev bulma gibi konularda zorluklarla karşılaşıp reddedildiniz. Ayrımcılık ve hastalıklarla yaşamayı öğrendiğinizi ve pısırık kalmayıp her türlü şarta uyum sağladığınızı yazıyorsunuz. Bunu nasıl anlamalıyız?

İnsanın başka alternatifi kalmayıp dişini sıkarak yapmak zorunda olduğu şeyler vardır. Bunlara ya göz yumup acı sonuçlarına katlanmalı ya da kendinizi onlara göre ayarlamalı ama onlar tarafından ayarlanmaya müsaade etmemelisiniz. Bu “entegrasyon” ve “asimilasyon” kelimeleriyle pekala karşılanabilir. Asimilasyon kişinin kendisini tamamen teslim etmesi anlamına gelirken, entegrasyon pekâlâ bir duruma uyum sağlamak anlamına gelmektedir.

Yeni bir dönemdeydik; Yahudi, Sinti ve Romanları ilgilendiren Nürnberg Yasaları yürürlükteydi. Nürnberg Yasalarından biri “Kan Koruma Yasası” idi. Bu yasalarda bir de İmparatorluk Üniversite Yasası vardı ki bu yasa sadece ari ırktan olan kişilerin yüksek okul ve eğitim kurumlarına gidebileceğini öngörüyordu. Buna inat ben hayatım boyunca okudum ve şunu öğrendim: İnsan bir ömür boyu öğrenebilir ve öğrenmek zorundadır da.

Nazi dönemindeki Afrika haberlerinin tam bir felaket olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu kasıtlı mı, yoksa sadece günün ruhuna uygun acemice bir tutum muydu?

Büyük kısmı aptallıktı. İlerisi hiç düşünülmedi. Afrikalılar Almanya’da aslında diğer Avrupalılar gibi normal kıyafet giymek yerine dallardan yapma etekle dolaşmak zorunda olan insanlardı. Büyüdükten sonra da bu etek bana her zaman -sembolik olarak- giydirilmiştir.

Uzun süre aidiyet sorununa bir cevap aradınız. Cevabı buldunuz mu?

Bu soruya açık bir cevap verebilirim: Almanya’da kalma kararım anayasayı kapsamlı bir şekilde incelememden sonra oldu. Daha önce uzun zaman “Buradan mutlaka göç etmelisin.” düşüncesi hâkimdi ve nitekim kardeşlerim de o zamanlar bu şekilde Almanya’yı terk etmişlerdi. Savaştan sonra ben de göç edebilirdim ama göç için gerekli evrakların eksik olması nedeniyle bunu yapamamıştım. Eğer diplomanız yoksa, hiçbir şey elinizden gelmiyorsa ve kendinizi ispatlayamıyorsanız “Peki nereye?” sorusuyla yüzleşiyorsunuz. Almanya’da yabancı görünümüne veya ismine sahip olmanız her zaman önemli bir rol oynamıştır. Bu durumda neler yapabildiğinizi ispatlamanız çok zordur. Eğer Müller, Schulze gibi isimler taşıyorsanız sizden kendinizi ispatlamanız beklenmez, bunu ispatladığınız varsayılır. Yabancı bir isim taşıyorsanız durum değişir. Üstüne kişi bir de farklı bir dış görünüme sahipse durum daha da vahimdir.

1940 yılında vatansız oldunuz ve size “Neger” işaretiyle özel bir yabancı pasaportu verildi. İnsanın aidiyetinin resmî bir şekilde elinden alınması nasıl bir duygu?

Bunu sineye çekmeli ve elimden gelenin en iyisini yapmalıydım. Hiç kimse, genç bir insanın “Sen hiçbir şekilde buraya ait değilsin.” denilerek tüm dayanaklarının elinden alınmasını kabul edemez, etmemeli.

Hayatınız boyunca Afrika ile olan bağlarınızı aramanızın nedeni ayrımcılık mıydı?

Ben her zaman Afrika’ya olan bağlarımı aradım ve her zaman da buldum. Bazen sadece kitaplardan… Ama sonra Afrika’yı, kafalarında savaş öncesi eski Alman kolonyal dönemindeki Afrika resmi olan çoğu Alman’dan farklı algılamaya başladım. Tabii Weimar döneminde “kolonilerin tekrar kazanılması” epey önemli bir rol oynuyordu. Buna göre tüm Avrupa devletleri kolonilere sahip olduğu için Almanya da kendi kolonilerine tekrar sahip olmalıydı. Ancak Milletler Cemiyeti’nde kolonilerin sadece manda güçlerinin idaresine bırakıldığını ve bu güçlerin de idarelerine aldıkları kolonilere, kendi sömürge dünyalarının entegre bir parçası olarak muamele ettiklerini unutmamak gerekir. Bu Almanya’da çok da bilinmeyen şeylerden biridir. Almanya belki de İkinci Dünya Savaşı olmasaydı muhtemelen kolonilerini geri alabilecekti.

Vatanı nasıl tanımlarsınız?

Vatan şüphesiz geniş bir kavram. Ben vatan kavramıyla epeyce meşgul oldum. Benim için vatan, kişinin kendisini huzurlu hissettiği, tanındığı, başkalarını tanıdığı ve kişisel bağlantılara sahip olduğu yerdir. Doğulan, vatandaşı olunan yer değildir. Ya da başkalarının bana yakıştırdığı, diğerlerinin iddia ettiği yer değildir benim vatanım. Vatan kısaca insanın kendisini huzurlu hissettiği yerdir. Ben vatanımı buldum.

Federal Haber Alma Servisi’nde (BND) memurluk yaptınız. İlk başta sizi tereddüde sevk eden bu işe hangi bilinçle girdiniz?

Bu meselenin iki esas yönü var. Birincisi benim Afrika hakkında bilgi sahibi olmam, diğerlerinin olmamasıydı. Bu işin asıl yönüydü. İkincisi ise daha sonra gelecek Afro-Alman nesle yeni kapılar açmaktı. Kapıları açmak, kendilerine sunulan posizyonları değerlendirmelerini sağlamaktı.

Sonra ön yargı ile mücadele gerekiyordu. Ön yargı kavramıyla ilgili bir şey eklemek istiyorum; herkesin ön yargıları vardır. Ancak burada önemli olan, insanın bu ön yargılarla nasıl bir ilişkide olduğudur. Onları serbest bırakıyor ve kendine hükmetmesine izin mi veriyor? Yoksa onlara eleştirel mi yaklaşıyor? Ön yargılarla olan ilişkide en önemli olan nokta burasıdır. Ön yargıları yok etmek mümkün değildir. Buradadırlar ve insanlık tarihinde bunların yok olmasının daha ne kadar süreceğini bilmiyorum. Sarışınların siyah saçlılara karşı ön yargıları olacak. Mavi gözlülerin kahverengi gözlülere, beyazların siyahlara ve tam tersi siyahların beyazlara, Türklerin Almanlara, Almanların Türklere. Aslolan kişinin onların etkisini azaltıp, onlarla nasıl bir ilişki içerisinde olması gerektiğini öğrenmesidir.

BND’deki hizmetiniz süresince “Entegre olmuş, kendini yetiştirmiş ama şüpheli!” bakışı size eşlik etti. Bunun olası tesirleri nelerdir?

Aslında bu cümlenin bütün bir hayat için geçerli olduğunu düşünebiliriz. Bakınız, beş adam masanın etrafında oturuyor. Bunlardan biri zenci. Bir tanesi fırlıyor ve yanındakine “Cüzdanım çalındı!” diyor. İlk olarak gözler kime çevrilir? Zencilere! Çocuklar elma çalmaya giderler. Düşünün yine beş çocuk var. Bunlardan biri zenci; ağaçtaki diğer ikisinin elmaları aşağı attıklarını ve öbür ikisinin de ağacın altında elmaları topladıklarını seyrediyor. Zenci çocuk sadece bakıyor. İşte sonra bekçi geliyor ve hepsi koşarak kaçıyor. Kim dikkat çeker? Zenci olan…

Nitekim BND’de sizinle ilgili kayda geçen resmî değerlendirmede, iş arkadaşlarınızla problemlerinizi aşabileceğiniz konusu dikkat çekiyor. Hâlbuki sizin iş arkadaşlarınızla bir probleminiz yoktu. Bu değerlendirme nasıl açıklanabilir?

Bu resmî değerlendirmenin yazılmasından çok daha önceleri benim için açık bir şey vardı: “Birinin benimle problemi varsa bu onun sorunudur, benim sorunum değil”. Problemler her zaman başkasının üzerine atılır. Siz bunu mutlaka iyi bilirsiniz, yani Türk problemini. Bu Türklerin bir problemi midir? Hayır. Bu aslında o probleme sahip olanların problemidir. İşte ben her zaman tam da bunu dikkate almışımdır. Birinin problemi varsa, onun meselesidir, benim değil. Aynı şekilde birinin ön yargıları varsa, bunlar onun meselesidir, benim değil. O yüzden bunu hiçbir şekilde üzerime almam.

Buna rağmen yine de insanlar üzerinde tesirleri oluyor…

Bu aslında dik kafalılık, gurur ve bildiğini okumanın bir karışımı. Size bir şey anlatayım; bir keresinde Köln’de trenle gidiyordum. Hemen karşıma zenci bir yolcu oturdu. Sonra bir beyaz geldi ve yanına oturmak isterken onun zenci olduğunu fark etti ve gidip başka yere oturdu. Şimdi bu kimin problemi? İnmek için ayağa kalktığımda onun yanına giderek, “Eski bir Nazi için çok genç, yeni bir Nazi için ise çok yaşlısın.” dedim ve meseleyi çözdüm. Böyle insanlarla ne yapmalı? Onlara sadece –benim yaptığım gibi– gülüp geçmeli, belki de alaya almalı.

Bir keresinde, Amerika’da önümden biri geçti ve “Siz pis zenciler, en iyisi Afrika’ya geri dönün!” dedi. Şimdi buna ne cevap vermeli? Bu insanlara sadece gülebilirim. Çünkü yaptıkları tamamen bir aptallık, aptallık üzerine de sadece gülünür ve bu konuya hiddetlenilmemelidir. Elbette böyle bir olayla karşılaştığında insan kendini iyi hissetmez. Ama bunu başkalarına fark ettirmemek gerekir. Aksine onları şaşırtmak gerekir. Bunu da böyle insanlar olduğu için hiddetlenmeyip, aksine onlara gülüp geçerek, “Sen hayat hakkında ne biliyorsun ki?” diyerek yapabilirsiniz. Ben buna benzer sayısız olay yaşadım. Böyle durumları kitaplar dolusu anlatabilirim.

“Tanrı çobanındır…” 23. Mezmur 4. ayet hayatınızda aklınıza çokça gelmiş. Dininiz sizin için ne anlam ifade ediyor?

İlk başlarda din benim hayatımda hiçbir şey ifade etmiyordu. Hatta, “Benim çobanım, benim Tanrım ben çocukken korkunç bir bakıcı ailenin yanındayken ve hatta Naziler ensemde olup her şey kötü giderken nerede?” diye soruyordum. Ancak daha sonra anladım meseleyi. Bir hikâye var, hani şu ayak izinde geriye bakıp da sadece bir ayak izi görüp Tanrı’ya kızan adam… “Bu kötü zamanda neredesin?” diye soruyor. Tanrı da ona cevap veriyor: “Seni taşıyan bendim.” Bunu ben de fark etmemiştim. İşte bu yüzden İkinci Dünya Savaşı’nı atlatabildim. Benim felsefemde bugüne dek kalan şey, kötü zamanlarda insanın ilahî bir şekilde taşındığıdır.

Hâlâ ayrımcılık ile karşılaşıyor musunuz?

Tabiî ki. Irkçılık İkinci Dünya Savaşı döneminde olduğu şekliyle karşılaştırılamaz tabii, epeyce azaldı. Ancak trende zencinin yanındaki koltuk, diğerleri tamamen dolana kadar hep boş kalmaya devam ediyor. Bir keresinde yürüyen merdivenle çıkarken, önümde kucağında çocuk olan genç bir bayan vardı. Çocuk bana bakıyor ve sertçe süzüyordu. Ben de aynı şekilde ona baktım tabii. Çocuk sonra annesini çekiştirip “Anne bak, bir Kanake!” dedi. Bunu kabul edemedim ve kadını bilgilendirip ona çocuğun söylediğinin aslında doğru olduğunu söylemek istedim. Zira Kanake Polinezyaca’da “insan” demektir ve maalesef Alman dillerinde bir küfür kelimesi hâline gelmiştir. Yazık! Bunu kadına söylemek istedim. Ama kadın yukarı çıktığımızda “Hayır, hayır! Bunu bizden öğrenmedi! Biz evde böyle bir şey söylemeyiz.” dedi. Bunun üzerine de sadece gülebilirim. Ne diyeyim, böyle şeyler hâlâ oluyor.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar