Dosya: "Dinî Cemaat-Devlet İlişkisi" “Eleştiri Sadece Meşru Değil, Aynı Zamanda Gerekli”

Dinî Cemaat-Devlet İlişkisi

Müslüman Avusturyalılar İnisiyatifi Başkanı ve uluslararası kuruluşlarda aktif bir Müslüman olan Tarafa Baghajati ile Müslümanların eleştirel tavrının nasıl korunabileceği hakkında görüştük.

Elif Zehra Kandemir 1 Nisan 2015

Banal bir soru ile başlayalım: Müslümanlar ve İslam Avusturya’nın bir parçası mı?

Şüphesiz! Demografik gelişimin yanı sıra tarihsel, felsefi ve kültürel bakımdan bu böyle ve bu bütün Avrupa’yı kapsıyor, sadece Avusturya’yı değil. Aydınlanma bir bütün olarak ve ondan önce de Skolastik İbn-i Rüşd, Gazâlî ve çok sayıda başka Müslüman düşünürün fikirlerini kabul etmiş ve bu temel üzerine kendi fikirlerini geliştirmiştir. Mozart şark kültürü unsurları olmadan düşünülemez. Onun zamanında şark kültüründen gelen her şeye heyecanlanan bir moda akımı gelişmişti. Hristiyanlığın kökleri de doğudadır. Katı bir ayrım objektif verilere aykırı. Goethe bile zamanında şunu tespit etmiştir: “Doğu ve Batı artık ayrılamaz.”

Müslüman cemaatler devletin kendi dinî meselelerine müdahalesine nasıl tepki vermeli sizce?

Avusturya’daki Müslümanlar yasaya karşı açık bir konum aldılar. Fakat bu konum ne yazık ki bütüncül değildi ve böylece İslam Yasası’na karşı itirazların tartışmalı olarak görülmesini sağlayan çok sayıda ilave cepheler oluştu. Bu tarz konularda tek ses olarak konuşmadığımız veya bir stratejide anlaşmadığımız takdirde böyle sonuçların ortaya çıkmasına şaşırmamamız gerek. Benim kanaatime göre soru daha ziyade Avrupa’ya yönelik: Siyaset Müslümanlara partner ve eşit haklara sahip vatandaş olarak mı muamele edecek ya da onlara tepeden bakarak tahakküm mü edecek?

Pek çok Müslüman yasayı Anayasa Mahkemesine taşıyacağını belirtiyor. Müslümanların tepkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece üç kurum Anayasa Mahkemesine gideceğini bildirdi. Bu olayın nasıl şekilleneceği konusunda hepimiz çok meraklıyız. O üç kurumdan ikisi Avusturya İslam Dinî Cemaatinin (IGGiÖ) üyeleri. Anayasa Mahkemesine gidilmesi yönünde toplum barışı için herhangi bir tehlike görmüyorum. Daha ziyade Müslümanlar olarak mevcut mağduriyetlerin ortadan kaldırılması için yasal imkânları kullanıyoruz. IGGiÖ’nün kendisinin veya eyaletlerdeki dinî cemaatlerden birinin Anayasa Mahkemesinde dava açacağını ise sanmıyorum.

Devlet ile Müslüman sivil toplum arasında aynı göz hizasında geçecek bir diyaloğun önünde hangi engeller var sizce?

Tabii ki siyasette bazı noktalara itiraz edebiliriz ve etmeliyiz de; bilhassa insan hakları söz konusu olduğunda farklı gruplara farklı ölçüler kullanılıyorsa… Devletle özdeşleşmek ile devlete aidiyet duymak arasında fark var. Bu hususta Müslümanlar arasında bilgilendirmeler yapmalıyız. Siyaseti eleştirmek, kişinin istenilmeyen, sadakatsiz ya da oyunbozan olduğu anlamına gelmez, aynı zamanda siyasetin her yaptığına itiraz etmek zorunda da değiliz. Birçok Müslüman köken ülkelerinden belli düşünme şekilleri getiriyorlar. Buna göre sadece iki seçenek var: “Ya siyasete sadece ‘evet’ derim, ya da siyasetle her daim ihtilaf yaşarım.” Bu değişmek zorunda. Siyasetle iyi bir iletişime sahip olmak, siyasetin yaptığı her şeye “Evet, baş üstüne” demek anlamına gelmiyor. Bazı yaklaşımların eleştirilmesi ve reddedilmesi demokraside sadece müsaade edilmiş bir şey olmaktan öte toplum ve siyaset arasında sağlam ve yapıcı bir işbirliği için de gerekli. Fakat siyaset, bilhassa azınlıklar söz konusu olduğunda yukarıdan, küçümseyerek hareket etmemeyi ve daha ziyade uyumlu sosyal bir dayanışma düşüncesi ile harekete geçmeyi öğrenmek zorunda.

Peki, Müslüman cemaatler bu eleştirisel yaklaşımı nasıl edinirler?

Eleştirel konum tartışma, medya aracılığı ile etkinlik, alternatif öneriler sunma, diğer dost aktörlerle dayanışma gibi enstrümanlar ile sağlanabilir. Son çare olarak protesto hakkı da kullanılabilir ve ayrıca mahkeme yolu da açıktır. Bu bağlamda katılım çok önemli. Toplumun içinden hareket etmek zorundayız ve bunu yaparken sadece kendi menfaatimiz için değil, daha ziyade genel olarak sosyal ve toplumsal barış için hareket ettiğimizi göstermeliyiz. Toplumsal katılımla katkı sağlayanlar eleştirel konumlarını koruma konusunda zorlanmazlar. Öte yandan kendisini ilgilendirmeyen konulara karşı ilgisiz olan insanların bu eleştirelliği muhafaza edebilmeleri oldukça zor.

Genellikle azınlıklar tarafından savunulan, “Statüko bu, karşı çıkamayız.” görüşü ne kadar doğru?

Ben bu görüşte değilim. Böyle düşünen kimse, bir şeyin düzelmesini bekleyemez! Her koşulda bir hareket alanı görüyorum. İnsan her zaman bir şeyler değiştirebilir. Kimse kendi imkânlarını gözünde büyütmemeli, ama aynı zamanda bunları küçümsememelidir de.

Avusturya’daki Müslümanların birlikte hareket edemediğinden bahsettiniz. Yapıcı eleştiriler bile görmezden geliniyor veya şahsa ve kuruma yönelik saldırılar olarak algılanıyorlar. Siz Müslüman dernekler arasındaki iletişime dair hangi tecrübeleri yaşadınız?

İslam Yasası’na yönelik eleştirilerde neredeyse bütün kuruluşlar ve diğer küçük dernekler Avusturya’da bugüne dek hiç olmadığı ölçüde hemfikirdiler. Fakat maalesef dışarıya kendini kanıtlama arzusu sebebiyle (“En sesli protestoyu biz yapıyoruz.”) kamuoyunda anlaşmazlık görüntüsü oluştu. Kişiselleşen eleştiri ve hatta kişisel saldırılar hiçbir sorunu çözmez. Bir de bilhassa kamuoyunda artık İslam Yasası değil, Müslümanlar arasındaki “yön tartışması” söz konusuysa – ki bu doğru değil – bu durumun da çözüme bir katkısı yok. Bu nedenle herkese tavsiyem, gelecekte bunlardan vazgeçmeleri ve konunun dışına çıkmamalarıdır. Tabii ki idarenin siyasi hareket becerisine dair bir memnuniyetsizlik varsa bazı hususların talep edilmesi meşrudur. Fakat bir kişi katıldığı toplantıda sessizliğini bozmayıp akabinde kamuoyunda alenen şahsi saldırılar yapıyorsa bu da çok garip olur.

Neticede İslam Yasası’ndan sonra da dünyanın dönmeye devam ettiğini ve bizi birçok sorumluluğun beklediğini belirtmek gerek. İslam Yasası etrafında gelişen olayların hayal kırıklığından gelecek için dersler çıkarmalıyız. Tarihî bir kararla karşı karşıyayız: Kimliğimizi “Avusturyalı Müslüman” olarak mı belirlemek istiyoruz, yoksa etnik ve kurumsal köklerimiz mi ön planda olmalı? Bu bağlamda hepimiz daha ileri görüşlü olup IGGiÖ’nün yeni tüzüğü hazırlanırken, Avusturyalı Müslümanlar olarak kimliğimizin güçlenmesine ve ayrıca Avusturya’daki bütün Müslümanların sesi olmaya dikkat etmeliyiz.

Fotoğraf: ©Flickr.com/Marschalek

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar