Avusturya'da İslami Çocuk Yuvaları “Çocuk Radikaller” ve İslam Yasası Sorunsalı

Avusturya’da İslami çocuk yuvalarına dair yapılan bir araştırma bu kurumlara dair oldukça ciddi ithamları içeriyor. Metot hatalarına ve kendisine yöneltilen eleştirilere rağmen gündeme oturan araştırma, “İslam’da reform” talep eden bazı çevrelerin taleplerinin de ete kemiğe bürünmüş hâli.

Mahmud Ersoy Bülbül 6 Ocak 2016

Dünya genelinde gündemi meşgul eden İslam karşıtı politik eğilimler, Avrupa’da hayatını sürdüren Müslüman topluluklarla ilgili klişelerin artması sonucunu doğuruyor. Uluslararası mülteci krizinde meydana gelen sosyopolitik problemler ise bu klişeleri yoğunlaştırıyor. Sağ popülist ve ırkçı söylemler medyatik olmakla beraber artık toplum içerisinde tedirginliğe sebep olmuş olgular hâline geldiler.

Avusturya’da da durum farklı değil; Avrupa’da esen rüzgâr kendisini Avusturya’daki yasal değişiklikler ve siyasi diskurda da belli ediyor. Bu bağlamda, Avusturya’da yaşanan İslam’a dair iki mühim gelişmenin analiz edilmesi önem arz ediyor. İlki geçen yıl itibariyla kısmi olarak yürürlüğe giren İslam Yasası ve sonrasında meydana gelecek zorunlu yapısal değişiklikler. Geçtiğimiz sene güncellenen İslam Yasası, Müslümanların dinî yapılanma özgürlüklerini kısıtlayan ve eşitlik ilkelerine tezat oluşturan bir gelişme olarak billurlaşmıştı.

İkinci gelişme ise “radikalizmle mücadele” kapsamında İslami çocuk yuvalarının hedef hâline getirilmesi oldu. Siyasetin görevlendirmesiyle gerçekleştirilen sözde bilimsel bir araştırma sonucunda bu kurumların çocukları radikaller olarak “eğiten” unsurlara sahip oldukları iddia edildi. Bu iddia elbette Avusturya gündeminde tematik çekişmelere yön verdi ve Müslüman cemaatin siyasi tartışmalar kapsamında yine ve yeniden politize edilmesine kapı araladı.

İslami Çocuk Yuvaları

Avusturya’nın Avrupa, Uyum ve Dışişleri Bakanlığı, Viyana Üniversitesi bünyesindeki İslam Araştırmaları Enstitüsü (Alm. “Institut für Islamische Studien”) Başkanı Ednan Aslan’ı İslami çocuk yuvaları hakkında bir araştırma yapmakla görevlendirdi. Bu araştırma kapsamında oldukça kısa bir dönemde elde edilen veriler üzerinden yine oldukça hızlı bir şekilde bir yaptırım ajandası oluşturma çabasına girişildi. Araştırmanın zamansal sınırlaması yaz tatillerinin de içinde bulunduğu beş aylık bir gözetleme sürecinden oluşuyordu. Ayrıca aslında ara rapor niteliğinde olan çalışma, tamamlanmış bilimsel metodik bir konsept olarak yayımlandı, fakat hiçbir şekilde sosyal bilimler metodolojisinin ön gördüğü kalite, şeffaflık, prosedür ve sonuç kriterlerini yansıtmıyordu.

Araştırmanın eksikliklerinden bir diğeri de araştırmanın kapsama alanıydı. Araştırma Avusturya’da mevcut olan yaklaşık 150 çocuk yuvası ile değil, sadece beş kurumla sınırlandırılmış ve internet kaynaklı veriler baz alınmıştı. İncelemeyi kaleme alan Ednan Aslan, Müslümanların bu konuyla ilgili açıklık ve şeffaflık göstermediğini ifade etse de, söz konusu çocuk yuvası yöneticileri basın bildirilerinde kendileri ile irtibata geçilmediğini ve netice olarak sunulan içeriklerin gerçekleri yansıtmadığını beyan ettiler.

Kaliteli ve geniş bir empirik saha analizi yapılmaksızın sunulan netice üzerinden bütün Müslüman çocuk yuvalarını genellemek bilimsel bir yaklaşımın ötesinde sübjektif bir temayülün mevcut olduğunu gösteriyor. İslami değerler eğitiminin çocukların gelişimine engel olarak gösterilmesi veya dinî davranış kurallarının çocuklarda bireysel düşünmeyi teşvik etmediği iddiası bahsedilen araştırmada göze çarpan bulgular arasında. Bu veya buna benzer bir İslami eğitimin bireyler üzerinde ötekileştirici, etnik sınırlamalar oluşturucu bir yapıda olduğu iddia edilmekte, bunun da ötesinde muhafazakâr değerlerin üzerine bina edilen bir kimlik oluşumunun teşvik edilmesi eleştirilmektedir. İslam’ın dogmatik niteliği, küçük yaştaki çocukların “paralel toplumlara” sürüklenebilecekleri olasılığının reel bir gerçeklik olduğu ifadesi de yine aynı araştırmada yer alıyor. Daha vahim olanı bu problemlerin çıkış noktasında Müslüman teşkilatlara aktif bir aktörlük atfedilmesi. Ednan Aslan ise ilginç bir şekilde bu kanaatinin bilimsel bir artı değer üzerinden elde edilemeyeceğini, yalnızca Müslüman teşkilatlarla ilgili tecrübe ve bilgeliğin bile bu iddiaları değerlendirmek konusunda yeterli olacağını araştırmanın son kısımlarında kaydediyor.

“İslam’da reform” yaklaşımı adı altında Müslümanların sahip olduğu değerlerin sakıncalı ve bir o kadar da tehlikeli olarak kamuoyuna lanse edilmesi, Avusturya toplumunda var olan ön yargıların hem belli amaçlar doğrultusunda kullanılmasına hem de bu ön yargıların yoğunlaştırılmasına neden oluyor. “Liberal İslam” tartışmasında piyonluk yapan bu şahısların reform arzularının şahsileştirilmiş tecrübelerin yansıması olarak karşımıza çıkması son derece ilginç. Yeterli derecede güvenilir bir bilimsel araştırmaya dayanmaksızın, şiddet eğilimli Müslümanların İslami kreşlerde beslenip yetiştirildiğine dair söylemler ise açık bir şekilde İslamofobik, hatta ırkçı bir tasavvurun yansımaları.

Bu ön çalışmanın içeriğinde ifade edilen yargılayıcı ve yaftalayıcı kısımlar, bilimsel bir yaklaşımın elbette dışında. Viyana Üniversitesi de Ednan Aslan’ın bu çalışmasıyla göstermiş olduğu metodik eksikliklerin, bilimsel öğreti kriterlerine tezat oluşturması nedeniyle üniversitenin statüsüne zarar verdiği yönünde açıklamalarda bulundu. Öte yandan araştırmaya dair yapılan bütün eleştiriler ya da kamuoyunda araştırmanın güvenilirliğine dair dile getirilen tüm şüphe ve kınamalara rağmen oluşturulan gündem toplum nezdinde çoktan ilgi odağı hâline geldi. Avusturya’daki Müslümanlar kendilerine dair zaten var olan klişe ve ön yargıların, oluşturulan bu gündem sayesinde daha da genişlediğine tanık oldular.

Yaşanan bu sürecin bir diğer mühim boyutu ise Müslümanların politize edilmeye oldukça elverişli olarak görülüp siyasi rant çekişmelerinde araçsallaştırılmaları. Avrupa, Uyum ve Dışişleri Bakanı ve Hristiyan demokrat parti (ÖVP) üyesi olan Sebastian Kurz, en son Viyana Eyalet Seçimlerinde elde edilen tarihî oy kaybının ardından popülist ve İslamofobik tutumlarını başkente taşımayı başarmış ve manşetlerde kalabilmişti. Hristiyan demokratların başkanı da bu sürece paralel olarak başörtüsünün yasaklanması gerektiği beyanatı ile medya kuruluşlarında boy göstermeye yeltenmişti. Böylece aşırı sağ söylemlerin biraz daha yumuşatılarak benimsenmesi artık bu parti için varoluşsal bir hâle bürünmüştür. Bu gelişmelerde trajikomik olan ise Ednan Aslan’ın bahsi geçen bakanla birlikte İslam Yasası’nın oluşmasında başrollerden birini oynamış olmasıdır.

İslam Yasasındaki Son Durum

Mart 2016 tarihi itibariyla İslam Yasasının tamamıyla bağlayıcı olarak yürürlüğe girmesi planlanıyor. Bu bağlamda İslami içerikli faaliyette bulunan derneklerin Avusturya İslam Cemaati (IGGiÖ-Alm. “Islamische Glaubensgemeinschaft in Österreich”) yapısının altında kendilerini tanımlamaları gerek. Aksi hâlde geçtiğimiz sene oldukça yoğun bir şekilde tartışmalara konu olan kanun maddeleri gereği kapatılmalar gerçekleşecek. Derneklerin sunmuş oldukları hizmetlerin kapsamı ve aktif üye sayısı bu yapısal dönüşümde önem arz ederken derneklerin akreditasyonu bir nevi IGGiÖ tarafından verilmiş olacak. Büyük ve organize olabilmiş, kriterleri yerine getirebilen teşkilatlar ise tüzük değişikliği ile yapı içerisinde kendilerinin özel konumlarını koruyabilecekler.

Derneklerin kapatılması maddesinin anayasa tarafından koruma ve güvence altına alınan hakların ihlali olması gerekçesiyle Viyana İslam Federasyonu ve ATİB dernekleri Anayasa Mahkemesine itirazlarını bildirdiler. Bu itirazla hedeflenen, anayasaya aykırı olması sebebiyle İslam Yasasının tamamen yürürlükten kalkmasına dönük bir sonuç elde edilmesi. Bu esnada böyle bir girişimde bulunmayan, Avusturya’daki Müslümanların bundan sonraki on yıllarını etkileyecek bu gündeme karşı kayıtsız kalmaları oldukça düşündürücüdür.

Bunun dışında İslam Yasası kapsamında IGGiÖ’nün dinî öğretisinin belirlenmesi gerekiyordu. Değiştirilen tüzükte ele alınan öğretinin itikadi açıdan değil fakat fıkhi yönden farklılık arz eden bütün Müslüman cemaatleri kapsamasına, böylece mümkün olduğu kadar geniş bir alanda bütün Müslümanların aynı çatı altında toplanmasının sağlanmasına çalışıldı. Fıkhi farklılıklara ise tüzükte yer verilmeyerek, mümkün mertebe farklılıkların bağlayıcı hâle gelmemesi ilkesi benimsendi. IGGiÖ’nün Şura Konseyi tarafından onaylanan ve Kültür Bakanlığına sunulduktan sonra yürürlüğe girmesiyle IGGiÖ bünyesindeki bütün derneklerin baz alması gereken bir metin olan bu öğreti ve genel olarak tüzük ise öncesinde suni ve yıkıcı bir gündemin oluşmaması ve istismarlara fırsat verilmemesi amacıyla henüz kamuoyuyla paylaşılmadı. Geçtiğimiz sene İslam Yasası kapsamındaki tartışmaların Müslüman cemaati ne denli ayrıştırdığı ve yapıcı eleştirilerden uzaklaştırdığı göz önüne alındığında bu hamle anlaşılır olsa gerek.

Fotoğraf: ©Flickr.com/Howard County Library System

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar