Dosya: "Makbul İmam" Arayışı “İç Politika İslam’ı Şans Değil, Problem Olarak Görüyor”

"Makbul İmam" Arayışı

İslam Bilimcisi olan Abdurrahman Reidegeld ile imamlara dair tartışmanın teolojik ve tarihsel arka planını konuştuk.

Lale Nihal 1 Haziran 2016

İmamların görevi İslam dünyasının büyük kısmında günlük namazları kıldırmak, dinî sorulara cevap vermek ve cemaati dinî yönden eğitmek olarak sınırlandırılmış durumda. Bu hep böyle miydi?  

Kesinlikle böyle değildi. Esasında Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’de iken kendisi namazları kıldırmıştı ama Hz. Peygamber (s.a.v.) olmadan çıktıkları yolculuklarda sahabe de namaz kıldırarak imamlık fonksiyonunu yerine getirmişti. O zamanlarda da namaz kıldıran kişiden (Arp. “el-imâm fi’s-salâh”) ahlak ve bilgi yönünden öncü bir role (Arp. “el-imâm el-âlim”) sahip olması beklenirdi. Resûlullah’ın (s.a.v.) vefatından sonra “imam” ünvanı önemli âlim anlamında (mesela İmam Ebû Hanîfe veya İmam Şâfiî gibi) kullanıldı ve ayrıca peygamber modeli örnek alınarak devletin başındaki kişiye de imam denildi. Tabii ki bu önemli şahsiyetler ve âlimler dinî ve teolojik soruları da cevaplıyorlardı, ama bunlar çok büyük toplumsal etkiye sahip büyük şahsiyetlerdi.

Bu durum Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında müezzin ve imam gibi dinî fonksiyonları icra eden kişileri maaşlı memurlar hâline getirmeye karar vermesiyle birlikte değişti. Osmanlı’nın o zamanlarında insanların eğitimsiz olmaları sebebiyle sultan daha fazla dinî düzenleme yapılması gerektiği kanısına varmıştı. Böylelikle bugün de hâlâ devam edegeldiği üzere imamların “esas görevi” dinî eğitim vermek olarak belirlendi ve kendilerine bu fonksiyonları sebebiyle maaş verilmeye başlandı (zira namaz kıldırmaları hasebiyle ücret alamazlardı). Netice itibarıyla bir zamanlar bağımsız birer düşünür konumunda olan imamlar, temel dinî eğitim veren maaşlı memurlar hâline geldiler. Bu sistem hâlen Türkiye’de ve Avrupa’da devam etmektedir.

İmamlık ne zaman ve nasıl meslek hâline geldi?

Yavuz Sultan Selim zamanında sadece dinî fonksiyonlara sahip olan kişilerin yerine Süleymaniye Külliyesi gibi dinî vakıflardan ilk mezunlar geçtiğinde kuralları belli bir meslek oluşmuştu.

O zamanlarda sadece yetenekli mezunlar mesleği icra edebiliyordu ve bu gelenek Türkiye’de cumhuriyetin ilanından sonra “ilahiyat” fakültelerinde de devam etti. Artık ücret karşılığı yapılan bir görev bir meslek hâlini almıştı.

İlginç bir şekilde, Batı’da yaşayan Müslümanlar arasında bu gelişme o kadar belirgin bir şekilde seyretmedi. Burada cemiyetler tarafından belirlenen ve onaylanan imamlar çoğunluğu teşkil ediyor. Ayrıca burada imamların atanması hususunda Türkiye’deki gibi devletin etkisi söz konusu değil.

Fıkhi açıdan kimler imam olabilir?

Namazın kuralları hakkında yeterli bilgiye sahip olan her Müslüman erkek imam olabilir. Kadınlar da uygun durumlar yerine getirildiği takdirde namaz kıldırabilir. Olaya daha derinlemesine bakarsak; bir imam temel dinî vecibeleri ve ritüelleri bilmeli, bu temel vecibeleri kendi vicdanı ile anlayabilmeli ve eda edebilmelidir. Bir cemiyette görev yapan bir imam ayrıca cenaze defin kurallarını bilmeli, insanları hacca hazırlayabilmeli ve cemiyet üyelerinin çocuklarına temel İslami bilgileri öğretebilmelidir. Bunların aynısı kadın imam için de geçerlidir; ancak kadın imam en başta cemiyetin kadın üyeleri ile ilgilenir ve toplu namazlarda erkeklere imamlık yapamaz.

Avrupa’daki imamlardan çok şey bekleniyor. “Avrupa’daki imam kültürler arasında köprü vazifesi görmeli”, “gençlere rol model olmalı” ve “cemiyetin manevi liderliğini yapmalı”, ayrıca hapishaneleri ziyaret etmeli, uyum çalışmalarında aktif olmalı, önleyici tedbir projelerine katılım sağlamalı gibi beklentiler söz konusu. Dinî ve tarihî açıdan bakılınca bu beklentilerden hangileri bugün imamlardan beklenebilir?

Bu görev tanımlamaları Avrupa’da son 20 yıl içerisinde ortaya çıktı, çünkü imamlar cemiyetler nezdinde entegrasyon figürleri ve dinî pozisyon temsilcileri hâline geldiler. Bosna veya Balkan ülkelerini bir kenara bırakırsak Avrupa’da gerçek manada ve tanınan bir kadılık veya şeyhülislamlık makamı hiç olmadı ve hâlâ yok; dolayısıyla İslami cemiyetlerin yapılarında yalnızca bazısı hasbelkader yurt dışında ilahiyat okumuş olan imamlar temsil makamında gözüküyor. Bazı imamların gayrimüslim komşulara, okullara, belediyelerdeki temsilcilere ve kilise yetkililerine İslami sorular, camiler gibi konular hakkında tanıtım yapma bağlamında çok büyük işler çıkardığını unutmamak gerek. Yine bu imamların bu çalışmaları geçmişte bunun gibi kültürlerarası hiçbir tecrübeye sahip olmadan gerçekleştirdikleri de unutulmamalı.

Buna karşın bugün birçok cemiyet bu kültürlerarası tanıtım çalışmalarını yürütüyor, düzenli olarak cami tanıtımları gerçekleştiriyor ve gayrimüslim komşularına kendilerini iyi bir şekilde tanıtma gayreti içerisinde oluyorlar. Hapishane rehberliği konusu nispeten daha yeni bir alan. Bu alanda birçok imam ve gönüllü kişiler tarafından devlet kurumlarıyla ortaklaşa başarılı hizmetler sunuluyor. Bununla birlikte önleyici tedbir çalışmaları imamlardan ziyade, cemiyetten uzaklaşmış gençlere kendi usullerince ulaşan cemiyet kökenli “streetworker”ların çalışma alanı. İmamların bu çalışmada başarılı olmaları artık pek mümkün değil, zira problemli çocuklar artık cemiyet gibi yerlere gelmek yerine internet ortamlarında bulunmayı tercih ediyorlar. Buna rağmen -veya tam da bu sebeple- çeşitli toplumsal projelerde başarılı sonuçlar alınabilmesi için eğitimli imamlarla iş birliği yapılması elzem; imamlar olmadan cemiyetlere ve camiye giden Müslümanlara ulaşmak mümkün değil.

Siyasilerin imamlara sürekli yeni sorumluluklar yükleyip aynı zamanda onları sert şekilde eleştirmeleri çelişkili bir durum değil mi?

Bazı politikacıların gözünde imamlar devletin taleplerini cemiyetlere aktarmada iyi birer yardımcı olarak değerlendiriliyor. Aynı zamanda imamların potansiyelleri itibarıyla radikalleşme probleminde sorumlu oldukları da alttan alta dile getiriliyor. Oysa imamların toplumsal katılım konusunda ortaya koydukları çabalar göz ardı ediliyor. İmamlar kimliklerini kaybetmeksizin bu zorla kabul ettirilmeye çalışılan rolü üstlenemezler ve cemiyetler de siyasilerle dirsek teması hâlinde olan bu imamları kabul etmez. Yukarıda bahsi geçen yeni toplumsal sorumlulukları ise imamlar ve cemiyetler benimsemiş durumda. Bunun sebebi toplumsal gerçekliğin böyle gerektirmesi. Yerel siyasetçilerin popülist direktifleri doğrultusunda bu görevlerin üstlenilmesi gibi bir durum söz konusu olamaz.

Bir imamın görevlerinin ne olduğuna karar verme yetkisi kimdedir?

Bunu Almanya’da ve genel anlamda Avrupa’daki İslami cemaatler ve kuruluşlar kendileri yapmak durumunda. Dinlerini nasıl yaşayacaklarını, hangi teolojik ihtiyaçların ve bilgilerin imamlarda bulunması gerektiğini bilecek olan yalnızca onlar.

Birçok imam cami cemiyetinin personeli konumunda. Bu amir-memur ilişkisi imamın cemiyette önder kişi olarak etkinliğine nasıl tesir ediyor?

Burada önemli bir nokta var: İmam cemiyet tarafından belli başlı bazı görevleri yerine getirmesi için para ile çalıştırılan bir çalışan ise genel olarak cemiyet idarecilerinin yanlış kararlarını eleştirme riskine girmez. Bununla beraber imam cami cemaati tarafından benimseniyorsa, cemaatin fikirleri üzerinde cemiyet idarecilerinden daha fazla etki gücüne sahiptir. Bu sebeple bazı cemiyet idarecileri (inşaat planları ya da dersler gibi konularda) kendi kararlarını cemiyet içerisinde daha kolay bir şekilde uygulayabilmek için, karakter olarak daha silik veya etliye sütlüye karışmayan imamları istihdam etme eğilimindeler. Bu da sıklıkla imamın geleneksel güçlü pozisyonunun zayıflamasına ve kişi olarak değil de imam olarak saygınlığının zedelenmesine sebep olmaktadır. Gençler de bu tür “silik karakterli” imamlardan ziyade kendilerince daha özgür ruhlu olarak gördükleri “sözde âlimlere” yöneliyorlar ve bu insanlar için de gençleri bilhassa internet üzerinden ayartmak daha kolay hâle geliyor. Bugün derin bir paradigma değişimine şahitlik ediyoruz. İnsanlar cemiyette gerçek kişilerle bire bir temas hâlinde olmaktansa internet şeyhleriyle internette tek başına sohbet etmeyi yeğliyor. Bu durumda imam ne kadar nitelikli olursa olsun yapacağı şeyler sınırlı kalıyor.

İmamlardan sosyal çalışmalarda bulunmalarını beklemek sorunlu bir yaklaşım değil mi?

Bugünkü imamlar bunu ancak gençlik yıllarını geride bırakmış, cemiyet hayatında aktif katkı sağlayan cemiyet üyeleri arasında gerçekleştirebilirler. Sosyal hizmet dernekleri veya kiliseye bağlı sosyal hizmet birimleri tarafından gerçekleştirilen çalışmalar ile aynı kalitede bir katkıyı bunun için ödeme almayan hiçbir imam sağlayamaz. Zaten gayrimüslim gruplarda da bu görevi klasik anlamda papaz veya rahip değil, profesyonel sosyal hizmet çalışanları yürütüyor.

İmam tartışmaları “Alman/Avrupa/Türk İslamı” tartışmalarının da bir parçası aynı zamanda. Devletler neden dinleri şekillendirme çabasına giriyorlar?

Çünkü bugünkü iç politika diskuru İslam’ı bir şans değil problem olarak görme eğiliminde. Hakiki, orijinal İslam Müslümanlar tarafından (artık) bilinmiyorken, seküler/gayrimüslim çoğunluk toplumu hiçbir sosyal etkisi olmayan “Hristiyanlaşmış” bir İslam arzusundayken, tabii ki kalkıp bazı Avrupalı politikacılar da popülist seçmenleri kazanmak adına kendilerinin de tam olarak ne olduğunu tanımlayamayacakları bir “Avrupa İslamı” talebinde bulunabiliyorlar. Vehmedilen bu İslam cemiyetlerde yaşanan İslam’ın dışarıdan hoş görünen bir gölgesinden başka bir şey değildir ve Müslümanlar tarafından hiçbir zaman kabul edilmeyecektir. Bu noktada İslam’ın asıl mesajı hakkında insanları aydınlatan, cemiyet ile çoğunluk nüfusu arasında bir elçi görevi gören, belediyelerle ve sivil toplumun önemli aktörleriyle meseleleri tartışan imamlar kilit rol oynuyorlar. Eğer Avrupa’da İslami değerlerimizi koruyarak, aynı zamanda postmodern, global ve katı seküler çoğunluk toplumunu da göz ardı etmeden İslam ilahiyatı çerçevesinde bir imam eğitimi sistemi kurmayı başarılabilirsek, işte imamlar o zaman hepimizin benimseyeceği o hak ettikleri pozitif rolü üstlenmiş olacaklar.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar