Dosya: "Paralel Toplum" Londra’da Bir Güney Asya Yolculuğu

"Paralel toplum", Batı Avrupa'da yalnızca Müslümanlar özelinde kullanılan bir kavram. Oysa birçok ülkenin kendine has paralel toplumları, hiç dikkat çekmeden kendi kabuğunda yaşayıp gidiyorlar.

Astrid Julia Lambregts 1 Haziran 2014

Pakistanlı kayınvalidem iki aylığına bana ziyarete geldiğinde sevinçli ve aynı zamanda endişeliydim. Birkaç İngilizce kelime dışında sadece Urduca ve Penjapça dillerini konuşabiliyordu. Pakistan’dan çok farklı olan ve dilini konuşamadığı bu ülkede tüm gün boyunca ne yapacağını düşündüm. Bu kaygılarımı eşime anlattığımda gülerek, “Pakistan televizyonlarını izler, sorun olmaz inşallah.” tepkisini verdi.

Londra’ya taşınmadan önce tipik İngiliz tarzı bir hayatın beni beklediğini düşünüyordum: Bitişik nizam evlerde burjuva bir yaşam, Noel için şatafatlı süslemeler, evlerin önünde Wembley çimenleri, ev başına 1,5 araba, öğleden sonra okul kıyafetleriyle sokakları dolduran çocuklar, her yerde siyah ticari taksiler, çift katlı otobüsler ve olabildiğince çay, balık, cips… Londra’nın belki de en çok güney Asya yoğunluğuna sahip Ilford kentinde geçirdiğim 1,5 yıl boyunca öğrendim ki, kafamda hayal ettiğim İngiltere (en azından Ilford için) gerçek değil. Ilford Londra’dan çok Lahor’u andırıyor.

Hollandalı bir anne ile babanın çocuğu olarak, Türk paralel toplumundan sıkça bahsedildiği ve pazar günleri kiliseye gitmeyen ve sokak Almancası konuşan kişilerin genel olarak “Türk” olarak adlandırıldığı Almanya’da büyüdüm. Çocukken bunun ne olduğunu ve nasıl göründüğünü asla anlayamadım. Daha sonra, bulunduğum büyük şehirlerde tekrar Türk paralel toplumu terimini duyunca bu sefer en azından birkaç cami ve Türk bakkalı gözüme çarptı ve bulunduğum yerlerde “göçmen kökeni” ve “ikinci nesil göçmenler” gibi terimleri duydukça paralel toplumun ne olabileceğini aşağı yukarı anlamış oldum. Ilford’a ilk geldiğimde ise paralel toplumun ne olduğunu bizzat görebildim.

Kayınvalidemin talihinden olacak, Ilford’da hiç İngilizce konuşamasanız dahi rahatlıkla yaşayabilirsiniz. Burada vatan özlemi de çekmezsiniz; çünkü burada Pakistan’da olan her şey daha küçük ebatlarda olsa da bulunmakta. Başka ülkelerden ya da kendi ülkem olan Almanya’dan insanlar Ilford’u ziyarete geldikleri zaman insanın burada İngiltere’nin başkentinde olduğunu ne çabuk unuttuğu konusunda kendilerini şaşırtıyorum.

Güney Asya yolculuğu, taksi durağını aramam ile başlıyor. Seçenek olarak “Black Cabs” (siyah taksi) seçeneği mevcut, fakat daha ucuz olduklarından Mini-Cab adı verilen, ticari kullanımına izin verilmiş taksileri çağırıyoruz. Taksicinin korna çalmasına gerek yok, çünkü geldiği zaman caddeye gelmesine birkaç metre kala sesi duyuluyor ve bu da insana Ilford’da değil İslamabad’da oturuyormuşçasına bir his veriyor: Londra’daki Bollywood radyo kanallarından gelen yüksek sesli Bollywood müziği, Urduca konuşan radyo sunucusu tarafından kesiliyor.

1,5 yıl sonra Ilford’da Mini-Cab şoförleri ile arkadaşlık kurmayan birisi gerçekten burada yaşamıyor demektir. Arkadaşlık mı değil mi bilinmez ama kişisel Mini-Cab şoförüm Pakistanlı olduğundan benim de Pakistanlı biriyle evli olduğumu biliyor ve yolculuk parası üzerine yapılan sıkı pazarlık, önce şakalaşmaya dönüyor ve en sonunda söz cuma namazına yetişmeye çalışan birisiyle çarpıştıktan sonra kullanılmaz hâle gelen arabama geliyor. (Şöyle demişti o kişi: “Üzgünüm bhabi (gelin), fakat cumaya geç kalmıştım ve acele etmem gerekiyordu.”) ve bana göre bu Ilford trafiğinde asla olamayacak bir şeydi. Taksi şoförüme Ilford’daki trafiğin, Londra’nın diğer kısımlarındaki trafikten farklı olup olmadığını soruyorum ve beklediğim cevabı alıyorum: “Diğer şehir bölgelerinde çalışmıyorum, çünkü burada, doğuda yaşıyoruz!”

Güney Asya alışveriş merkezlerinin bulunduğu 1,6 km uzunluğundaki Green Street’e iniyoruz. İngilizler hariç Asyalı ya da Avrupalı her çeşit yabancıyı burada görmek mümkün. Her ramazanda hediye olarak aldığım küçük süs kutularında paketlenen ve soyulmayan, yumuşayana kadar yoğurulup sonunda da suyunun içildiği Pakistan mangolarından arıyorum. Peş peşe dizilmiş onlarca meyve tezgâhlarından ilkindeki satıcıya ne istediğimi anlayıp anlamadığını soruyorum, fakat gülümseyerek büyük Hint mangosu dolu çantayı bana uzattığında beni anlamadığını fark ediyorum. Sorumu tekrarlıyorum ve bana, “Beş sterlin.” cevabını veriyor. Hemen peşinden komşu tezgâhtaki satıcı gülmeye başlıyor ve alay etmeden, yanındaki satıcının çok iyi İngilizce konuşamadığını, benim de çok hızlı konuştuğumu anlatıyor ve en sonunda Bengal mangolarını bana uzatıyor.

Ziyarete gelen Alman misafirim, Bollywood dünyasına ait olan elbise ve tekstil mağazalarına karşı büyük heyecan duyuyor. Uygun bir Shalwar Kameez, Duppatta’lı Pakistan takım elbisesi ve genellikle göğüs ve kollar üzerine giyilen ve bazen de sadece saygı amacıyla baş üstüne takılan uzun bir başörtüsü bulmak için birkaç saat geçiriyoruz. En sonunda aradığımız şeyleri iki mağaza değiştirmemizin ardından buluyoruz: İlki satıcılardan birinin art niyetle olmasa da nezaketten yoksun şekilde ya da nazik olabilecek kadar dil bilgisine sahip olmaması yüzünden beni “too fat” (çok şişman) olarak adlandırdığı mağaza; ikincisi de Urdu dilini anlamadığım düşüncesiyle bir satıcının arkadaşıyla “zengin beyazlar” üzerine ahkâm kestiği mağaza oluyor. Sonunda en büyük koz olarak, kendi deyimiyle etnik kökeni sayesinde yaptığı pazarlıkla, tutarı 115 Sterlin’den 35 Sterlin’e indiren eşim sayesinde aradıklarımızı buluyoruz.

Acıkıyoruz ve caddedeki restoranlardan birine giriyoruz. Restorana girdiğimizde bir süreliğine sanki yanlışlıkla erkekler tarafından cami girişine girdiğim zamandaki gibi, çoğunluğu Pakistanlı (ya da Hintli, Bengalli) olan orta yaşlı 40 tane bıyıklı erkeğin hiç de davetkar olmayan bakışlarıyla karşılaştık. İlk olarak yanlışlıkla sadece erkeklere ait olan bir derneğe girdiğimizi düşündüm; İngiltere’de bu tür bir yerin olmadığını neredeyse unutuyordum. Fakat neden hepsi böylece bize bakıyorlardı? Acaba giydiğimiz elbiselerimiz uygun değil miydi? Hayır, bu mümkün olamazdı. Bu tür bir karşılamadan dolayı biraz utandım, çünkü misafirimin tüm Pakistanlıların böyle olduğunu düşünmesini ve kadın düşmanlığı gibi çıkarımlar yapmasını istemiyordum. Garsona şehrin bu kısmında birçok restoranda olan ve kadınların rahatça birbiriyle konuşabildiği, etrafı dışarıdan gözlemleyebileceği fakat gözlerden de uzak olacağı bir yer olan aile bölümü olup olmadığını sordum; o da bizi mutfak ile arka bahçe arasında kalan ufak bir odaya götürdü.

Misafirimin bu küçük aile bölümünün, içinde erkeklerin oturduğu, güzel dekore edilmiş büyük odadan niçin daha iyi olduğu sorusuna, “Yemek yerken kadın erkek ayrılmalı.” cevabını verdim, fakat bu cevaptan memnun olmamıştı. Ben de bu tür bir ayrımı başka bir şehir bölgesinde normal karşılamayacağıma emindim. Misafirim İngilizler’in neler yediğini merak ediyordu. Fakat burada büyük süper marketlerde bile Asya gıdaları satıldığının farkına varacağını tahmin ediyordum. Bu gıdalar sadece Asyalılar tarafından değil, Asya mutfağını benimsemiş ve düzenli olarak Curry Night için barlara giden İngilizler tarafından da çokça tüketiliyor.

Sonradan Müslüman olmuş birisi olarak İngiliz süpermarketleri beni hep heyecanlandırmıştır. Helal kesim, helal taze et, helal sosis ve hatta helal hazır yiyecekler. Bunlar yoksa en azından Yahudilerin helal kesimi olan koşer… Bunlar, ben ve birçok kişi için bulunmaz bir nimet olsa da misafirime uzak şeylerdi.

Otobüs durağına giderken büyük bir kilisenin yanından geçiyoruz. Misafirim derin derin nefes alıyor ve bunun sebebinin Alman yemek kültürünün Hint baharatlarına uzak olmasından mı yoksa yanından geçtiğimiz batı tarihî eserini görmenin sevinci sebebiyle mi olduğunu bilemiyorum. Tam da caddenin kargaşasından sıyrılıp kiliseye gitmeye karar verdikten birkaç dakika sonra, kapı açılıyor ve eski bir kilise oturağı gibi olan bir şeyi ölçen iki işçi yanımızdan geçip kaldırıma gidiyor: Kilisenin yarısının camiye çevrileceğini öğreniyoruz.

Otobüste, buraya gelmeden önce hayal ettiğim İngiltere’yi kafamda canlandırıyorum. Okul üniformalı öğrencilerin arasında oturuyoruz ve itiraf etmeliyim ki o zaman tahayyül ettiğim öğrenci profili çok daha farklıymış. Düşüncemdeki öğrenci profilinde kızlar üniformalarıyla uyumlu başörtüsü takmıyorlardı ve erkekler de takke değil beysbol şapkaları giyiyorlardı; çocuklar belki de okul arkalarında gizlice sigara içiyor, en azından bu otobüste olduğu gibi baharatlı, betel yaprağına sarılan Paan tütünü çiğnemiyorlardı.

Pencereden dışarı bakıyorum ve arabalara yer sağlamak amacıyla çimlerinin üzerine kaldırım döşenmiş sıralı evleri görüyorum. Cumbalarda “Union Jack” harici türlü türlü ülke bayrakları asılı. Bazı evlerde sıralı ışıklar gözüküyor; fakat bunlar Noel ışıklandırması değil, Asya düğünleri için hazırlanan ışıklandırmalar. Peki, Fish and Chips ne oldu? Klasik Chippies denen Fish and Chips mağazaları Ilford’da bulunmuyor, bunun yerine cadde boyu McDonalds’ın baharatlı helal alternatifi olan ve vize başvuruları için istihdam sağlayan Chicken and Chips mağazaları bulunuyor. Peki çay? Buradaki su uygun olmadığı için pek nadir bulunan pembe ve tuzlu Keşmir çayı olmasa da, sütlü ve şekerli, her İngiliz evinde içilen siyah çay burada da sıkça içiliyor.

Akşam eşim misafirime “Küçük Lahor”daki gezisinin nasıl geçtiğini sordu. “Güzel” diye cevapladı misafirimiz: “Tıpkı farklı bir ülke gibi, fakat İngiltere değil.” Eşime Ilford’u, İngiltere’nin mi yoksa Hint alt kıtasının mı bir parçası olarak gördüğünü sordum. Her gün iki kültürle de haşir neşir olan bir mülteci hukuku avukatı olarak muallak cevap vermek zorunda kaldı: “Bu, durumdan duruma göre değişir. Burada verilen cezalar İngiliz cezaları ve cezaları ödediğin para İngiliz parası. Fakat yemek, giysi, müzik, filmler, araba ve bununla alakalı hizmetlerin hepsi Asyalı. Burada insanların uyduğu sosyal kurallar Asya kuralları. Yasalar İngiliz yasaları. Fakat bazen Asya yasaları İngiliz yasalarını geçiyor; mesela İngiliz mahkemeleri şeriata riayet ettikleri zaman. Ya da yeterince Asyalı, İngiltere’yi ‘İngistan’ yapacak kadar kolektif biçimde hareket ettiğinde!”

Eşimin son sözlerine örnek, onun bir müvekkiliydi. Bu adam aylardır işletme masrafı tutarlarını ödemeyip icra ile karşı karşıya kalmıştı. Adını faturadan çıkartıp yerine hayali bir isim yazdırmak için de eski bir iş arkadaşının komşusunun kardeşinin elektrik ve doğalgaz firmasında çalışan arkadaşını aramak yeterli olmuştu.

Sanırım paralel toplum ne demektir şimdi anlıyorum. Fakat bunun da iki dünyanın en iyi yönlerinin bir arada bulunduğu bir dünyaya doğru atılmış bir adım olduğunu düşünüyorum. Londra’nın merkezinde bir bankaya gittiğinizde, başörtüsü takan Pakistan asıllı bir memurla karşılaşma olasılığınız yüzde ellidir. Hiç kimse önemli bir pozisyonda bir yabancının olmasına içerlenmez, hiç kimse cuma vakti caminin yolu üzerinde doluşan Müslümanlara yolu daralttıkları için sinirlenmez ve kimse benim gibi birisini yolda yürürken görünce iki kere bakmaz. Eğer gözlerine inanamayan birisi varsa, o da burada hâkim olan “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” ilkesine alışık olmayan ve burada doğmamış olan Asyalılardır.

Bir sonraki nesillerde birçok şey değişecek. Artık görünüş ve davranıştan hangi kültürün kime ait olduğu anlaşılmayacak, bu veya o kişinin nereli olduğu anlaşılmayacak ve bu parçalardan yeni bir bütün doğacak.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar