Charlie Hebdo Saldırısının Ardından Ben Neden Charlie Olamam?

Kutsal değerlere yönelik haraketleriyle malum hiciv dergisi Charlie Hebdo’ya saldırının ardından birçok kişi “Ben Charlie’yim” (Fra. “Je suis Charlie”) diyerek öldürülen karikatüristlerle dayanışma gösterdi. Oysa Charlie Hebdo’nun Avrupa değerleri için büyük bir sembol olarak görülüp “Ben Charlie’yim” demenin Avrupalılık için bir sınav olarak görülmesi çok daha derin sorunların bir göstergesi.

1 Şubat 2015

Charlie Hebdo saldırısında kurbanların temel Avrupa değerlerini korurken öldürülen cesur kahramanlar olarak görülmesi, Avrupa’nın İslam bağlamındaki siyasi kültüründeki yönün korkutucu göstergelerinden birisi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’yı “Avrupa” yapan, farklı kültür ve milletlerin barış içerisinde bir arada yaşayabileceği bir toplum düzenine dair inançtı. Farklılıkları tahkir eden tutumların ifade özgürlüğü olarak görüldüğü yerde, Avrupa’nın bu toplum düzenine olan inancından yaşadığı kopuşun da sorgulanması gerekmektedir.

Charlie Hebdo redaksiyonuna saldırının ardından farklı mecralarda Müslümanlardan farklı tepkiler geldi. “Ben Charlie”yim etiketlerini “Ben Müslümanım” etiketleri izledi. Birçok kişi, Fransızların sömürge döneminde işledikleri cürümleri paylaşarak saldırıyı meşrulaştırma çabası içine girerken, kimileri de “İslam şiddetle arasına mesafe koymak için reforma muhtaçtır.” gibi söylemlere dayanarak İslam’ın aşırılığı önlemek için yeni bir yoruma ihtiyaç duyduğunu belirttiler. Bu esnada saldırının Avrupa’daki İslamofobiyi artırmak ve siyasi ikbal devşirmek için planlandığı yönünde komplo teorilerini benimseyenler oldu. Ardından Charlie olmak ya da olmamak etrafında şekillenen tartışmalar, salt ifade özgürlüğünü savunanlar ile savunmayanlar arasında cereyan ediyormuş gibi bir algı oluştu. Bu tartışmada Müslümanlar açısından sorulması gereken en önemli sorulardan birisi ise şuydu: “Charlie kimdir ve ben neden Charlie olamam?”

Charlie Kimdir?

“Charlie Hebdo saldırısı, ‘bizim’ medeniyetimizin temel değeri olan basın ve ifade özgürlüğüne bir saldırıdır.” Saldırının ardından Avrupa medyasında bu ortak kanaatin ortaya koyulduğunu söylemek mümkün. “Ben Charlie’yim” afişleriyle desteklenen yürüyüşlerde, “Terör saldırılarından korkmuyoruz ve kurbanlarla dayanışma gösteriyoruz.” mesajının verildiği ifade edildi. Ciddi bir birlik ve beraberlik mesajı verilirken, diğer yandan “Avrupa ruhu”nun ortak düşman imgesi etrafında ne kadar kolay harekete geçebildiğine yeniden tanık olduk.

“İslamcı terör” gibi hatalı bir kavramsallaştırma üzerinden saldırının nedenleri ve önleyici tedbirler tartışıladursun Charlie Hebdo saldırısı, basın ve ifade özgürlüğünün, homojen bir kimlik oluşturmak etrafında araçsallaştırılmasına çok yüksek oranda imkân tanımıştır. “İfade özgürlüğüne saldırı” üzerinden meşruiyet aranan ve güçlendirilmek istenen bu kimliğin taşıyıcıları arasında, “Müslümanlar kendi dinlerine eleştirel yaklaşmalılar, liberal Müslümanların yaptığı gibi İslam eleştirilerine tahammül etmeyi öğrenmeliler.” ya da “Müslümanlar Avrupa’da kalmak istiyorlarsa ‘bizim’ değerlerimizi sahiplenmeliler.” gibi üstten bakan söylemler bulunmaktadır. “Öteki”ne nispetle değer kazanan her kimlik gibi bu tarz bir “Avrupalılık” da, kendisini hırçın ve narsist bir şekilde göstermektedir.

Almanya’da Focus dergisinin 17 Ocak tarihli kapağına bakıldığında, Charlie Hebdo saldırılarının nasıl araçsallaştırıldığı daha iyi anlaşılmaktadır. Kapakta, “Bunun İslamla bir ilgisi yok” cümlesinin altında bir kalaşnikof resmi, onun altında da “Evet, var!” cümlesi bulunmakta, altında ise “Müslümanlar dinlerini neden yenilemek zorundalar ve özgürlük neden savunulmalı” şeklinde garip bir ön kabul ele alınmaktadır. Müslümanların dinlerini yenilemek “zorunda” olduklarına dair entegrasyonist, üstten bakan ve tahakküm edici bu bakışın sahibi, tartışmayı “kendi” değerlerinin üstün olduğunun kabul edildiği bir alanda sürdürmek istemektedir. Bu bakış, bir arada yaşamı öncelemekten ziyade kendi değerlerine, dolayısıyla da kendine tapan, eurosantrik bir bakıştır. Bu bakış, “diğerleri” ile aynı göz hizasında iletişim kurma yeteneğine sahip olmadığı için kısır kalmaya ve kendini yok etmeye mahkûm, farklılıklarla buluşmaya ise kapalıdır. Bu bakışın sahibi, farklılıkları kriminalize etmeye ve onları “kendi” değerleri için tehdit olarak görmeye meyletmektedir.

İslam eleştirilerini, Müslümanlara yönelik ayrımcılıkları ve bariz ırkçı tutumlarını Charlie Hebdo saldırısı üzerinden meşrulaştırmaya çalışan insanlar “Charlie”yi bütün Avrupa değerlerinin kendinde meczedildiği bir sembol olarak görmektedirler. Bu sembol, Avrupa’da İslam’la ilişkide öncelikli sıfatlar olarak kullanılan, “şiddet yanlısı” ya da “bağnaz” olmak konusunda çok kısa bir süre içerisinde bir sınama tahtası olarak sunulmuştur. Oysa gerçekte, Olivier Roy’un deyimiyle Charlie Hebdo sadece Müslümanlara göre değil, milyonlarca Katoliğe göre de pornografik bir dergiydi. Charlie olan milyonlarca insan, “homojen bir kimlik”te buluşmanın sevincini yaşarken, kimse “Acaba Katolikler de ‘Ben Charlie’yim’ sloganlarıyla buradalar mı?” gibi bir soruyu yöneltmedi. Yayın politikası incelendiğinde “Charlie” olmanın, Avrupa’daki bütün farklılıkları kucaklayabilecek konforlu bir zemin sunmadığı ve dergide yayımlanan birçok karikatürün Fransa’nın agresif aydınlanmacı saldırganlığının bir uç tezahürü olduğu açıktır. Derginin yayın politikasının arkasındaki faşizan yaklaşım, Marcello Ferrada de Noli’nin de dile getirdiği üzere ifade özgürlüğü ile meşrulaştırılmaması gereken tehlikeli bir yaklaşımdır. De Noli şöyle demektedir:
“Ben Charlie değilim, çünkü ben bir faşist değilim. İfade özgürlüğünün korunmasından yanayım. İfade özgürlüğü, diğerlerinin kalplerindekini söyleme özgürlüklerini engellemenin tam tersidir. Aklın konuşması söz ile, ruhun konuşması ise ibadet ile olur. Barışsever müminin sessiz çağrısı, toplumdan inançlarına saygı gösterilmesini beklemektedir. Her ne kadar dindar olmasam da ya da dinlerin toplumlar için yapıcı mı yoksa yıkıcı mı katkılarının olduğu konusunda şüphelerim olsa da onurlarına büyük bir hakaret edilmiş olanları, biricik inançlarına küfredilenleri anlıyorum. Gazeteciler, yayıncılar, karikatüristler ve elitler; göçmen, fakir ve kültürleri sebebiyle yaftalanmış olanları aşağılayan kültürel gücü ele geçirmiş durumda. Bunlar, asıl kendileri durmaksızın tecavüz ettikleri ifade özgürlüğünü savunduklarını ifade eden, faşistlikten mülhem bir medyanın bireyleridirler. Bunların motivasyonu, küçük gördüklerini ‘meşru yollardan’ aşağılamaktır. Bu, korkağın zayıfı aşağılama biçimidir. Kısaca, bu onların içindeki gaddarlıktır, gaddarlık da faşizmin alametifarikasıdır. Bu yüzden, kendimi bunlardan mümkün olduğunca uzakta konumlandırıyorum. Ben onların karşısındayım. Ben Charlie DEĞİLİM.”

“Charlie Olmak Zorunda Değilim”

Müslümanlar, ciddi bir terör saldırısının ardından kendilerine yöneltilen genel zandan ve bu zannın yansımalarının görüldüğü çerçeveden kurtularak şunu belirtmek durumundadırlar: Müslümanlar suç eylemlerini kınamak için kendilerini, Allah’ın sevgilisine hakaret eden bir dergi ile özdeşleştirmek zorunda değillerdir. Hz. Peygamber’e ve İslam’a hakaret eden insanların da yaşama hakkına sahip olduğunu savunmak için bu hakaretlerin meşru olduğunu benimsemek gerekmez. Zira Müslüman “ben”in toplumsal anlaşmazlıklara ya da sorunlara işaret etme metodu, herhangi bir inancı ya da onun mensubunu aşağılayarak gerçekleşmemektedir. Tam da bu nedenle Müslüman “ben”, Charlie olamaz.

Bu tartışmada İslam’a karşı ön yargılarını “Ben Charlie’yim” sloganıyla, hem de hiçbir sorunla karşılaşmadan ifade etme imkânı bulanların yanıldığı nokta, Müslüman “ben”in Charlie olmak zorunda da olmamasıdır. Müslüman “ben”, Müslüman kimliğiyle vardır ve güncel siyasi gelişmelere göre mevzi alarak bir gün Charlie, bir gün başka bir kimliğe sahip olmaz. O “ben”, bu hâliyle vardır ve bu hâliyle toplumun değerli bir parçasıdır, bu “ben”deki zenginliğin muhafazası aynı zamanda toplum için de büyük bir fırsattır.

“İslam eşittir şiddet” denklemini hiç sorgulamadan kabul etmiş insanların İslam ve Müslümanlar hakkındaki yargılarının doğruluğu konusunda bir an olsun şüphe etmezken, Müslümanlardan İslam’a dair şüphelerini dile getirmelerini, onun şiddetle ilişkisini “düzeltmelerini” beklemeleri, sadece Charlie Hebdo saldırısı esnasında ortaya çıkmadı. Bu durumda şiddet eylemlerinin ardındaki infial ve şaşkınlık üzerinden meşruiyet zemini kazanmaya çalışan insanların İslam hakkındaki beklentilerine cevap vermeye çalışmak lüzumsuz bir girişim olacaktır. Charlie Hebdo saldırısını kesin bir şekilde kınayan Müslüman cemaatlerin açıklamalarından tatmin olmayan, onlardan daha sert tutumlar bekleyen kişiler için Müslüman “ben”in Charlie olması mevcut sorunları da çözmeyecektir.

İslam’ın olduğu gibi diğer inanç gruplarının da kutsal değerlerine hakaretin temel Avrupa değerleriyle örtüşebileceğini zannetmek en başta Avrupa’nın kendi çoğulcu toplum iddialarına büyük bir hakarettir. Dolayısıyla asıl yapılması gereken, ifade özgürlüğü ile hakaret ve aşağılama arasındaki ayrımı belirlerken toplumsal barış ve bir arada yaşamın öncelenmesi, farklı inanç gruplarının hakaretlerle aşağılanmasını önleyecek yapısal düzenlemelerle ahlaki normların önemsenmesidir.

Fotoğraf: ©Flickr.com/Valentina Calà

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar