Charlie Hebdo Saldırısının Ardından Charlie Hebdo Saldırısı ve Suçluluk Duygusu

Paris’te Charlie Hebdo’ya yapılan terör saldırısı tüm dünyadaki Müslümanları, -sanki öyle bir mesafe normal zamanlarda yokmuş gibi- teröre karşı mesafe alma beklentisiyle karşı karşıya bıraktı. Bu beklentinin Müslümanları potansiyel teröristler olarak gören anlayışın devamı olduğu ortadadır.

1 Şubat 2015

Dünya 2015 yılının ilk günlerine Paris’te Peygamber Efendimizin karikatürlerini yayınlayan mizah dergisi Charlie Hebdo’ya yapılan kanlı terör saldırısı haberleri ile uyandı. Olaya ulusal olduğu kadar uluslararası arenadan da tepkiler yağarken Fransız halkı ile dayanışma içerisinde olduklarına dair ülke liderleri ve uluslararası kuruluşlardan açıklamalar yapıldı. Barbarlık olarak tanımlanan saldırının ifade özgürlüğü, demokrasi ve evrensel değerleri hedef aldığı vurgusu yapıldı. Bu bağlamda saldırıyı kınama ve dayanışma ruhuyla tepkiler “Ben Charlie’yim” (Fra. “Je suis Charlie”) etiketleriyle ifade edildi.

Charlie Hebdo saldırısı ve zincirleme terör olaylarında ölenlerin anısına 11 Ocak 2015’te Paris’te François Hollande’nin yanı sıra David Cameron, Angela Merkel, Mariano Rajoy ve Ahmet Davutoğlu gibi devlet liderleri ile Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz gibi uluslararası kuruluşların önde gelen isimleri de katıldı. Cumhuriyet Yürüyüşü olarak adlandırılan bu gösteriye Müslümanlar da dâhil olmak üzere halkın katılımı çok yüksek oldu. Bu yürüyüşün amacının her türlü karanlık saldırıya karşı demokratik değerler çerçevesinde ülkede ulusal birliğin ilan edilmesi olduğu; buna karşılık ülkeyi böldüğü, Müslümanlara karşı düşmanca tavrı ve siyasetini korkular üzerine kurmasından dolayı Marine Le Pen’in başkanlığını yaptığı Ulusal Cephe’nin yürüyüşe davet edilmediği belirtildi.

Bununla birlikte saldırıda öldürülen Müslüman polis memuru Merabet, saldırının öne çıkan isimlerden biri oldu. “Je suis Charlie” etiketinin yanında “Je suis Ahmed”, yani “Ben Ahmed’im” etiketiyle anılan polis memurunun yaralıyken saldırganlara yalvarış görüntüleri ve ardından öldürülüşü herkesi derinden sarstı.

Saldırının ardından Müslümanlar her türlü terör saldırısını kınayarak terörün rengi, dini ve ırkı olmadığının altını çizmiş, bu saldırılarla söylendiği gibi Peygamberin intikamının alınması bir kenara din ve İslami ilkelerin ihanete uğradığını belirtmelerine rağmen ısrarla suçluluk psikolojisine sokulmaya çalışılmışlardır.

“Ben Charlie Değilim, Saldırıları İnsanlık Adına Kınıyorum”

Saldırıların hemen ardından sosyal medyada “Saldırganlar Allahu Ekber diye bağırarak Peygamberin intikamını aldıklarını ifade ettiler.” haberleri dolaşmaya başladı. Soruşturmayı yürüten güvenlik görevlilerinin açıklamaları dahi beklenmeden hedefe İslam ve Müslümanlar oturtularak, “Bir terör saldırısı olmuşsa mutlaka Müslümanlar yapmıştır.” refleksi kendisini yeniden gösterdi. Ancak hem Ahmed Merabet örneği ile bu olayda, hem de 2012 yılı Mart ayında yine Fransa’da Mohamed Merah’ın sorumlu olduğu saldırı zincirinde öldürülen İmad İbn Ziaten ile Müslümanların da terörizm kurbanı oldukları gerçeği dikkate alınmadı.

Her Müslümanın potansiyel terörist olabileceği algısı Avrupa toplumunda Müslümanları suçluluk psikolojisiyle karşı karşıya getirmiştir. Meydana gelen son saldırılar ve daha önce işlenmiş benzer saldırılar karşısında resmî açıklamalar ve medya kampanyaları Müslümanlardan terörle aralarına, sanki zaten böyle bir durum yokmuş gibi mesafe koymaları yönünde beklenti oluşturmuş, Müslümanların teröre sempati duymadıklarını ispat etmeleri yönünde çağrılar yinelenmiştir. Beklentilerin yoğunluğu göz önüne alındığında Charlie Hebdo saldırısının ardından “Terör kötüdür.” gibi malumu ilam şeklindeki tutumun Müslümanlar açısından benimsenmesi bir mecburiyet olarak görülmüştür.

Oysa bu tarz saldırıların kınanması insanlık adına bir görevdir. Birileri istedi diye suçlu edasıyla özür dilemek veya saldırıları kınamak, bu açıklamaları yapan Müslümanlar açısından İslam ve Müslümanlara toptan atfedilen suçlamayı kabullenmek ve olaylarda İslam öğretisinin sorumlu olabileceği gibi bir manayı benimsemek anlamına gelebilmektedir. Bu durum, her Müslümanı potansiyel terörist gören mevcut İslam söylemine katkı sağlamakta ve İslam düşmanlığı değirmenine su taşımaktadır.
Binlerce Müslüman sosyal medya hesaplarından “Bu terörist saldırı karşısında bir Müslüman olarak özür dilemeyi reddediyorum, fakat adaletin yerini bulmasını istiyorum.” ya da “İşlemediğin bir suç için özür dileme!” ifadelerini kullanırken bu yanlış algıya ilk olarak İngiltere Müslümanları kapılmışlardır. IŞİD’in saldırılarına karşı “Benim adıma değil” (İng. “NotInMyName”) etiketi ile İngiltere’de Active Change Foundation isimli kuruluşun da desteğiyle İslam adına şiddet ve terörü reddettiklerini açıklamışlardır. Bu savunma hâli Charlie Hebdo saldırılarından sonra da devam etmiştir.

Norveçli Hristiyan Anders Breivik’in 77 kişinin ölümüyle sonuçlanan katliamı karşısında kimse Vatikan’dan, Kilise’den, Hristiyan dinî liderlerinden veya kendisini Hristiyan dinine mensup olarak görenlerden özür veya açıklama beklentisi içinde olmamıştır. Ayrıca bazı Hristiyan din adamları tarafından gerçekleştirilen çocuk istismarı için de Hristiyanlardan özür dilemeleri istenmemiştir. Bu durumda Müslümanlardan ısrarla savunmaya geçmelerini beklemek bir samimiyetsizliğin ifadesi değil midir?

Saldırının Ardından İslami Kurumlara Yönelik Saldırılar

Charlie Hebdo saldırısı medeniyetler çatışması tezini tekrar gündeme getirdi. Avrupa’da IŞİD bahanesiyle kutsal mekânlara ve camilere yapılan kundaklamalar, Almanya’da Pegida ayaklanması ve Charlie Hebdo saldırısı sonrası Müslümanlara yönelik saldırılar gibi son zamanlarda meydana gelen olaylar Samuel Huntington’ın Batı ve İslam medeniyetlerini zıt ve düşman gösteren tezini yeniden gündeme taşıdı. Charlie Hebdo saldırıları sonrasında da “medeniyet” ve “barbarlık” veya “modernite” ve “fanatizm” gibi başkaları tarafından tanımlanan kavram ve değerler arasında pozisyon almak zorunluluğu yeniden ortaya çıktı.

Bir taraftan Avrupa’da Müslümanların potansiyel teröristler olarak algılanması ve bulundukları ülkelerde düşman olarak ilan edilmeleri; diğer taraftan Éric Zemmour’un Fransız medyasındaki doğrudan İslam düşmanı çıkışları ve Michel Houellebecq’in yeni çıkan Teslimiyet adlı kitabında Fransa’nın 2022’de İslamlaşacağı iddiası tüm Avrupa’da olduğu gibi Fransa’da da nefret söyleminin aşırı sağ siyasi akımlar tarafından kullanılmasına zemin hazırlıyor. Bu durumun aşırı sağın yükselişini hızlandıracağı ve bir sonraki seçimlerde bu partilerin oylarını katlayacağı tahmininde bulunmak zor değil. İşin en vahim yanı ise, göçmen ve İslam karşıtı söylemlerin artık merkez siyaset tarafından da kullanılmaya başlanması.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar