Sıradışı Kaçırma ABD’de Küreselleşen İşkence Terörü

CIA hakkında Aralık ayında açıklanan işkence raporu, “sıradışı kaçırma” olarak bilinen bir yöntemle kaçırılan insanların işkenceden geçirildiğini, bu işkenceler neticesinde kritik bilgilere ulaşılamadığı gibi sorgulananların çoğunun aslında suçsuz olduğunu ortaya koydu.

Hüdanur Sarar 1 Şubat 2015

Terör şüphelisi kişilerin tutuklanarak yargı karşısına çıkarılmadan bir ülkeden başka bir ülkeye nakledilmeleri ve o ülkelerde akıl almaz işkenceler eşliğinde “sorgulanmaları” ABD tarafından dünya literatürüne sokulan bir kavram ile ifade ediliyor: “Extraordinary Rendition”. Bu süreçte “şüpheliler” hâkim karşısına çıkarılmadan, yani herhangi yasal bir süreç sonunda mahkûm olmadan tutsak ediliyorlar. ABD’yi korumak için tasarlandığı iddia edilen bu sistematik program, insanların onurunun ve en temel haklarının çiğnendiği, en acımasız işkencelerin yürütüldüğü ve nihayet ABD’nin insan hakları bağlamında var olduğu iddia edilen uluslararası itibarını sarstığı için eleştiri topluyor.

Türkçe’ye “sıradışı kaçırma” olarak tercüme edilebilecek bu adaletsiz sistematik işkence ve sorgulama programı dünya üzerindeki diğer ülkelerin de işbirliği ile gerçekleşiyor. Open Society Vakfı’nın 2013 yılında yayımladığı rapora göre resmî olarak en az 136 kişi bu yöntemle kaçırıldı ve CIA tarafından gizlice tutuklandı. Nisan 2006’da ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice bir radyo röportajında, ABD’nin kimseyi işkence amaçlı belirsiz bir mekâna götürmediğini savunsa da Avrupa Konseyi’nin Haziran 2006 raporunda Avrupa’dan başka bir ülkeye kaçırılanların sayısının 100 olduğu belirtildi. Resmî verilere göre en az 54 hükûmet de CIA’nın bu işkence programına müdahil oldu. Avrupa Parlamentosu’ndaki siyasi temsilcilerin büyük çoğunluğu bu tarz raporların doğruluğunu onaylamış ve bu yasadışı eylemlerin bazı Avrupa ülkeleri tarafından tolere edilmesini eleştirmişti. Ne yazık ki bu bilgiler Avrupa’nın sessizliğini bozmaya yetmedi.

Aralık 2014’te ABD Senatosu, CIA’nın 11 Eylül saldırıları sonrası kullandığı sorgu tekniklerini anlatan ve yüzlerce işkenceyi bildiren ilk resmî raporunu açıkladı. Böylece yıllardır “terörle mücadele” başlığı altında uygulanan işkencelerle en temel insan haklarının asılsız şüpheler uğruna nasıl çiğnendiği de gün yüzüne çıkmış oldu. Hiçbir yasal zemine dayanmadan tutuklanan esirlerin gizli kamplara kaçırılarak süresi belirsiz, sonucu meçhul işkencelere tabi tutulması ve acımasız sorgulama teknikleri bu şekilde ilk defa ABD Senatosu tarafından kamuoyuyla paylaşılmış oldu.

Sistematik İşkence

CIA’nın bu uygulamaları yeni bir fenomen değil, bu durum bilhassa 11 Eylül 2001 sonrası mahkûmlara en acımasız ve ahlaksız işkencelerin uygulandığı Ebu Garip kampındaki muamelenin çok ufak bir kısmının kamuoyuna yansımasından beri dünya tarafından biliniyor. Bu durumda güvenlik görevlilerin işkenceleri bilinçli ve sistematik bir şekilde uyguladığı, hatta bu işkencelerin ABD eski Başkanı George W. Bush tarafından “geliştirilmiş sorgulama teknikleri” (İng. “enhanced interrogation techniques”) olarak nitelendirildiği bir gerçek. Örneğin 20 Kasım 2002 tarihinde Gul Rahman adında bir esir, Afganistan’daki bir tutuklu kampında yarı çıplak bir şekilde duvara zincirlenerek, “Hipertomi”, yani vücut sıcaklığını kaybedip işkenceye, daha doğrusu Bush’un deyimiyle geliştirilmiş sorgulama tekniklerine dayanamamış, hayatını kaybetmişti. Rahman’ın ölümünden sorumlu genç subay ise 2.500 dolarlık bir ödüle layık görülmüş, kendisine açılan soruşturma da kısa bir süre sonra durdurulmuştu. Bunun ötesinde Bush terör şüphelilerine yönelik uyguladığı gözaltı ve işkence yöntemleriyle eleştirilen CIA yetkililerini, “Onlar vatanseverler!” diye savunarak ABD halkının bu yetkililerin çabasından dolayı memnuniyet duyması gerektiğini belirtmişti.

Devlet terörü olarak isimlendirilen bu uygulamalardan sıradışı kaçırma programı kapsamında kamuoyuna yansıyan bir diğer kişi ise Alman vatandaşı Halit el-Masri olmuştu. 2004 yılında CIA tarafından kaçırıldıktan sonra işkenceli sorguya tabi tutulan isimler arasında yer alan Lübnan asıllı Halid el-Masri davası incelendiğinde masum kişilerin ABD gizli servisinin pençesine nasıl rahatlıkla düşebileceği gözler önüne seriliyor. Halid el-Masri vakası, ABD Senatosu tarafından Aralık ayında yayımlanan raporda da ele alınıyor. Raporun 129. sayfasında “El-Masri’nin tutuklanmasının haklı olmadığı” cümlesi yer alıyor. Ocak 2004 yılında Makedonya’da tutuklanıp Arnavutluk üzerinden Almanya’ya, oradan da Afganistan’da CIA ajanlarına teslim edilen el-Masri’nin sadece kimlik benzerliği sebebiyle senelerce işkenceye maruz kaldığı belirtiliyor.

Utanç Raporu

ABD Senatosu İstihbarat Komitesi’ndeki demokratların hazırladığı ve 11 Eylül sonrası CIA’nın sorgulama yöntemlerinin ele alındığı raporun yayımlanmasıyla bu işkencenin sonuçsuz olduğu da gün yüzüne çıktı. Yaklaşık 6 bin sayfa olduğu belirtilen raporun 528 sayfalık özeti kamuoyuyla paylaşılırken aslı gizli tutulmaya devam ediliyor. İşkence raporu ABD istihbaratının terör şüphelilerine uyguladığı işkenceyi doğrularken, bilinenden daha fazla esirin olduğunu da ortaya koyuyor. CIA ise bu yöntemlerin “birçok kişinin hayatının kurtarılmasına yardımcı olduğunu” savunup şüphe üzerine bina edilen işkence sisteminin faydalı yanlarını ileri sürerek kendisini temize çıkarmaya çalışıyor. Bu mantığa göre kendisinden tehlike sadır olabilecek her insanın işkenceden geçirilmesi ve neticede içlerinden tesadüfen bazılarının bazı “itiraf”larda bulunmasını sağlamak da muhtemel sorgulama yöntemleri arasında yer alsa gerek.

Rapora göre istihbarat servisi uyguladığı sert tekniklerle tutsakları 180 saat boyunca kesintisiz olarak uykusuz bırakma, dar alanlarda uzun süre bekletme, dayak ve buzlu banyo işkencesine kadar birçok yöntemle sorguladı, ancak hiçbir kritik bilgiye ulaşamadı. En sık uygulanan işkence yöntemlerinden biri “Waterboarding” idi. Bu, esirin sırt üstü yatırılmasıyla yüzüne konulan ıslak bir bezle gerçekleştiriliyordu. Kuru boğulma olarak da tarif edilen bu acı, oksijen yetersizliğiyle beyinde hasara, mücadele esnasında ise kemik kırılmasına sebep oluyor. Tutsaklar değişik psikolojik ve fiziksel saldırılarla tehdit ediliyor, bazıları ise saatlerce bir tabutun içinde tutuluyor. Raporda, “Uygulanan yöntemler politikacılara aktarıldığından çok daha vahşiceydi. Esirler tamamen karanlık yerlerde zincirleniyorlardı. Uykularına müdahale ediliyor, kimi zaman çıplak hâlde koridorlarda sürüklenerek dövülüyorlardı.” gibi ifadeler geçiyor.

Bu acımasız sorgulama tekniklerinin tamamen yararsız olduğunun belirtildiği rapor hakkında ABD Başkanı Barack Obama, “CIA raporu gösteriyor ki, Bush döneminde uygulanan sorgulama yöntemleri ABD’nin dünyadaki itibarına zarar vermiştir.” diyor. Bu durumda resmî verilere göre yüzlerce, gerçekte ise sayısı bilinmeyen birçok insanın yaşamlarının karartılması, hiçbir hukuki zemine ve vicdana dayanmayan işkencelerden geçirilmesi ve böylece bu tutsakların hayatta kalmalarına rağmen yaşamlarının “bitirilmesi”, bu kişilerin özgürlüklerine kavuştuktan sonra bile sonu gelmeyen psikolojik ve fiziksel hastalıklarla yaşamlarını idame ettirmeye çalışmaları, bu yazının kaleme alındığı tarihte bile sayısı bilinmeyen binlerce tutsağın “ABD’nin korunması” adına işkenceden geçiriliyor olması, bu denklemde ABD’nin uluslararası prestijinden öncelikli değil!

Amerikan istihbarat birimlerinin ve bir zamanlar ABD’nin en üst devlet adamının “geliştirilmiş sorgulama teknikleri” olarak adlandırdığı bu insanlık dışı uygulamaların ABD Senatosu’nun kendi raporu ve uluslararası aktörlerin verileriyle gün yüzüne çıkması buz dağının sadece görünen kısmını teşkil etmektedir. Bu veriler ışığında sorumluların derhâl uluslararası kamuoyu önünde hesap vermeleri şarttır. İşkenceyi tümüyle ve kesin olarak yasaklayan uluslararası hukukun, söz konusu ABD olunca hiçbir şey yapamaz hâle gelerek küreselleşen bir işkence terörüne karşı işlevsiz kalması düşünülemez. İnsanlık onurunu ayaklar altına alan uygulamaların aktörleri sebebi bilinmez bir dokunulmazlıkla cezasız kalmamalıdır.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar